Cumartesi

Çoklu Nahakikatler Çağında Bilmenin Değeri Üzerine

İyinin neden iyi, hakikatin neden gerekli olduğunu hatırlamaya ihtiyacım var. Post-truth çağında duyu organlarımın beynime ilettiği algının bile gerçekliğine inanabilmek mümkün değilken, her izlediğim videoya ya da görsele "acaba YZ mi?" şüphesiyle yaklaşırken, daha karmaşık öykülere veya anlatılara karşı güvenimi nasıl sağlayacağım? Geleneksel olana zahmetsizce dönmek veya realiteyi inkar etmek de mümkün değil. Bu ortada. Post-truth ya da hakikatsizlikle yüzleşmenin zorunlu olduğunu biliyorum.

Alenka Zupančič. Sloven filozof.

Bu çağrıyı ortaya çıkaran ne peki? Onu da sorgulamak ve temeline inmek önemli. Bilinçdışı bir tarafı var mıdır iyiliğin ve hakikatin değersizliğinden korkmanın? İlk aklıma gelen sabitlerimizin ortadan kalkmasının yarattığı tekinsiz his. Sadece uçucu ve kararsız değişkenlerden oluşan bir evrende hareket etmek durumunda kalmış olmak ürkütücü. Her ne kadar fiziksel evrenin gerçeği tam da bu olsa da, iyi ve kötü diye kategorilerin olduğu canlıların dünyasında bu farklı bir etki yaratacaktır. Ölçütlerin çoklulaştığı bir çağdan çıkıp tamamen ölçütsüz bir çağa girmenin ürpertisi sanırım benim yaşadığım. 

Aslında 20. yüzyılın sonlarında çoklu hakikatlare alışmıştık ve bunu yeni bir modernite tarzı olarak benimsemiştik. Gel gör ki, tam çoklu hakikatlerle baş edebiliyoruz derken 21. yüzyıl bize ters köşe yaptı. Burada artık çoklu nahakikatlar var. Bireysel, sosyal, kamusal, sanal veya immersiv fark etmez, nasıl bir ortamda olursak olalım, bizi karşılayan tek şey: yalan olduğunu bildiğimiz yalanlar ve yalan olduğunu bildiğimiz yalanlar karşısında yalan olduğunu bildiğimizi bilmiyormuş gibi yaparak davranmak. 

Sosyal ilişkilerin salağa yatmak ile salak yerine koymak arasındaki iğreti olasılıkları arasında salınmak demek bu. Bu devrin sarkacı da böyle bir şey olsa gerek! Elbette çoklu nahakikatlar arasındaki zorunlu gezinti gözüktüğü kadar zahmetsiz ve bedelsiz değil. Hangi nahakikati seçtiğimiz birçok kereler bizim bireysel ve toplumsal statülerimizi, kimliklerimizi, gücümüzü ve konumumuzu belirliyor. Yani çoklu nahakikatler bizi mutlaka bir seçim yapmak zorunda bırakıyor. Seçim yapmadan eski usul bir özgürlüğü seçenler veya bu şebekenin dışını merak edenler için koca bir boşluk ve bitmeyen yenilgiler vaat edilmiş. Mesela o evrende banka promosyonları yok veya yemek fişleri. Sonuç olarak, rasyonel olduğu çok kereler ilan edilmiş, karmaşık bir canlı organizma olan insan, biyolojik ve toplumsal varlığını sürdürebilmek için en değerli varlığından yani biricik özgürlüğünden vazgeçmek zorunda. Bu da nahakikatlerden birini seçmek ve ona göre eylemek demek. 

Hiçbir şekilde özgürlük imkanı kalmayan bireyler bu seçimi yapmak ve dahası seçimini sevmek zorunda. Birey, bu çağda toplumsal bağlarından hunharca sökülüp alınmış, hafızasız atomize bir canlı olarak tasarlandı. Nahakikat projesinin başarıya ulaşmasına bu aşama elzemdi. Apolitik, kayıtsız, sınıf ve tarih bilinçsiz varlıklar olarak bireyler, dibine kadar güçsüzleştirilmiş ve prekaryalaştırılmış durumda. Yabancılaşmanın belki de Marx'ın bile tahayyül edemeyeceği bir ileri aşamasında hem de. O hissisleştirilmiş, otantik benliğinden ve varlığından koparılmış bir makine veya robot bile değil artık. İnanın makine ve robotların özgürlüğü bireyinkinden fazla. En azından robotta bir kod hata verebilir, bir algoritma yeni bir imkan üretebilir veya bir makine kısa devre yapabilir. Robot, olumsal bir kendiliğe dönüşebilir. Birey ise tüm bunları bilerek ve isteyerek omni-potent ve tarih üstü olarak kodladığı sisteme devretmiş durumda. Çaresiz bir bilinçli varlık konumunda. Burası bence acınası olan. 


Şimdilerde hakikati “biliyorum ama yine de” deme çağındayız. Şimdi bilmenin bir fetiş olduğu çağdayız. Bu çağa dayanmak için senin fetişin ne peki? diye sorar Alenka Zupančič. Bilmenin kendisi gerçekliğe dayanmanın, onu bilmiyormuş gibi yapmanın aracı olmuşsa eğer, bilmenin; iyiliği, güzelliği ve doğruyu artıracağına dair inanca nasıl tutunabiliriz artık? Zor soru. Filistin'deki soykırımı biliyoruz. Dünyanın her yerinde otoriterleşen rejimlerdeki Führer'leri biliyoruz. Dinlediğimiz haberin, ilan edilen istatistiklerin yalan olduğunu biliyoruz. Bir kazanın aslında iş cinayeti olduğunu biliyoruz. Bir kadının tanıdığı bir erkek tarafından katledildiğini biliyoruz. Bir köprü inşa edilirken yapılan ihmalleri; bir hastane kurulurken dağıtılan rüşvetleri, ranta kurban edilen sulak alanları, kıyıları veya kurutulan gölleri biliyoruz. Bir maden sahasının sebep olduğu yoksulluğu, emek sömürüsünü, gelir adaletsizliğini biliyoruz. Bir plastiğin doğada yüzlerce yıl yok olmadığını, özel jetlerin atmosferi ısıttığını, ormanları kesmenin kuraklığı tetiklediğini biliyoruz. Bu dünyayı %1'in yönettiğini, bizim de içine dahil olduğumuz %99'un gözden çıkarılmış ucuz emekçiler olduğunu ve ne kadar çalışırsak çalışalım bir CEO veya Genel Müdür olmayacağımızı biliyoruz. 

Bugünün dünyasında bilmek, sadece "bilmiyorum" dememek için var. Bugünün dünyasında bilgi, bilinç ile bilinçdışı arasındaki ara yüzde varlığını (olabildiğince sessiz) sürdürmekte. Yani Türkçe'deki güzel ifadeyle tüm sistemin işleyişini aslında içten içe biliyoruz. Yüce bir amaca (mesela bugüne veya yarına) hizmet eden bir bilgi olarak bilgi değil bu artık. Yani insan nahakikatler çağında “biliyorum, öyleyse hiç bir şey yokmuş gibi hayatıma devam edebilirim” düsturuyla yaşıyor. İşte kitabın başlığı buradan geliyor: "Biliyorum, ama yine de..." Bu içten içe bilinen şeye rağmen yapmamayı, susmayı, görmezden gelmeyi, inkar etmeyi, salağa yatmayı tercih ediyoruz. Evet doğru bildiniz: İçten içe tercih ediyoruz. 

Tüm bu birikmiş bilgi ne işe yarıyor peki o zaman? İnsanlığın binlerce ve binlerce yıllar boyunca ilk önce sözle, sonrasında yazıyla ürettiği, çoğalttığı ve biriktirdiği bilgi ne işe yarıyor? Bunları bilmek, ancak ve ancak, bir tersliği veya yanlışlığı düzeltmek için kullanılırsa anlam kazanır. Neye hizmet ediyor tüm bu bilgiler acaba? 

Büyük data merkezleri dünyanın her yerinde bol bol emisyon salıyor. Ne için?

Bence bilimlerin ve felsefelerin varlığın ne’liğini, ontolojisini ve ilişkiselliğini düşünmenin ötesine geçip yine ve yeniden iyinin neden iyi ve hakikatin neden gerekli olduğunu ele alması gerekiyor. Hatta belki bir adım daha ileri gidip iyi, iyi midir? sorusunu sanki hiç sorulmamış gibi yeniden sormamız lazım gelir. Bu soruları sormak sadece bir felsefe etkinliği olarak değil, aynı zamanda 21. yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken “kara ayna/black mirror” karşısında hipnotize edilmiş, epey karışık ve uyuşuk kafalarımız için analog bir alarm işlevi görebilir.

Post-truth çağında, görünen o ki, (na)hakikati tekeline almış olan %1’ler hayatta kalacak. Peki geriye kalan %99 için biyolojik, kültürel, toplumsal realiteler hangi hakikatleri doğuracak? Bir referans noktası olmadan, yalnızca havada uçuşan, geçişken değişkenlerin olduğu bir durumda öznel konumumuz ve duruşumuz neye göre şekillenecek? Prekarya, küçük burjuva, çiftçi, işçi, gözden çıkarılmış tüm jeo-sınıflar, gezegenin yoksul Güney'i kendi hakikatini dile getirse bile o bir hakikat olarak algılanacak mı? Yoksa onun hakikati başka bir nahakikat olarak paketlenip bir Reels videosunda mı konu edilecek? İçten içe bilinen (ama hakkında bir şey yapılmayan) şeyler, yani %99'lar içten içe bilerek ölüme terk edilecekler. Hatta spoiler vereyim: edildiler bile. 

Öyle görünüyor ki, sabitler ve katı maddeler için avantajlı olmayan bir dönem bu. Olabildiğince akışkan, geçişken ve kararsız kütleler hayatta kalabilecek sadece. Bir diğer deyişle omurgasız canlıların yıldızının parladığı dönemdeyiz şimdi. O nedenle, 7. kitlesel yok oluşu da yaşayacak bu gezegen. Geriye kalan "başarılı" %1 için dileğimiz sonsuza kadar hakikatsiz kalacak evrenlerinde bu bilgiyle içten içe anın tadını çıkarmaları. 
.
.
.
.
.
Kitabın künyesi: Alenka Zupančič. 2024. Biliyorum ama yine de... Metis Yayınları. Çeviri: Barış Engin Aksoy. 

Pazar

Zamanı Olmayan Evren veya Rovelli'nin Anlattığı

Carlo Rovelli. İtalyan teorik fizikçi. Zamanın Düzeni kitabının yazarı


Bin yıllardır insan zihnini meşgul eden kavramlardan biri zaman. Varlığı, yokluğu, azlığı, çokluğu, düzeni, tekrarı, belirsizliği, akışkanlığı ve göreliliği. Felsefecilerden fizikçilere tarihçilerden jeologlara zamanla öyle veya böyle işi olan herkesin ya üzerinde derin tefekküre daldığı veya hiç kendini yormadan veri olarak kabul ettiği bir gizem zaman. 

İlk nasıl oldu bilmiyoruz ama gök cisimlerinin belirip kaybolması veya şekil değiştirmesi bu evrende bir şeylerin durağan olmadığını apaçık göstermiş olmalı insana. Dahası canlıların doğma, büyüme ve ölüm süreçleri akıp giden, durdurulamaz ve bilinemez bir mefhumun habercisi olmuş olmalı. 

Bu akışı "zaman" diye kavramsallaştırmak ve onu varlığın dışında veya üstünde bir kategori olarak kabul etmek ayrı bir düşünce biçimini gerektirmiş gibi geliyor bana. Üretimin ve  yeniden üretimin hayatın can damarını oluşturduğu tarih öncesi dönemlerde akışı düzene sokmak, bölmek, ayırmak, sınır çekmek bugün bizim adına "medeniyet" dediğimiz uğraşlar toplamının temellerini oluşturdu diye öneriyorum. Akışın kontrolü, toplumun eylemselliğinin yani üretimin ve yeniden üretimin denetimi anlamına geldiği için böyle söylüyorum. Bir nevi ıslah edilen bir akıştan bahsediyorum. Baktığımızda Avrupa'da ancak 13. yüzyılla birlikte mekanik saatler kullanılmaya başlamıştı. Ancak çok daha öncesinde güneş saatleri, kum saatleri, ay döngüleri zamanla ilgili referans noktaları olarak alınmıştı. Ele avuca gelmez olanın rasyonel olarak ve ayrıca matematiksel olarak ifadesi ve bunun sonucunda tıpkı canlılara taksonomik bir düzen atadığımız gibi, zamanın kontrolü de toplumsal olana bir düzen atıyordu. 

Peki bu rasyonel, tarihsel açıklamanın ötesinde bir zaman var mı? 

"Zamanın Düzeni" kitabında Carlo Rovelli'nin yanıtını aradığı soru tam olarak bu. 

Yaşamın en temel ve en mutlak kabul ettiğimiz (böyle öğretildiğimiz için tabii) kategorisinin varlık zeminini sorguya çekmek istiyor Rovelli. Ve bana sorarsanız bu sorgulama oldukça sıra dışı ve hatta provokatif bir metne kapı aralıyor. Bir anda ayaklarınızın altındaki tabanın çekildiğini veya sert bir yüzeyin bir anda jele dönüştüğünü hayal edin. Onun gibi bir his. Şimdi bu jölemsi zemin üzerinde düşmeden nasıl hareket edeceğiz? Böylesi kaygan bir zeminde geçmişi, bugünü, geleceği nasıl tasavvur edeceğiz? Sorularımız bunlar.

Rovelli teorik fiziğin tarihi içinde adım adım ve sırayla gezerken sorularımıza da yanıtlar gecikmeden akmaya başlıyor. Pek tabii ilk referanslar presokratik Yunan düşünürlerinden geliyor. Her ne kadar fragmanlarla bu düşünürlerden haberler alıyor olsak da, Herakleitos veya Anaksimandros ana referans noktalarımızı oluşturuyor ilk etapta. 

Rovelli'ye göre şeylerin zamanın düzenine göre değişip dönüştüğünü birbirini imlediğini söyleyen Anaksimandros burada kilit bir noktayı yakalıyor: Zamana görelilik. Şeylerin zamana göre olan durumlarının anlaşılma hali olarak fiziğin veya astronominin tarifi. Bu "göre" olma hali zamanın da tekli ve mutlak duruşunu bize en başından sorgulatan nokta oluyor en nihayetinde. 

Şöyle diyor Rovelli:

"Evrendeki şeylerin zaman içinde nasıl değiştiğini betimleyemeyiz; şeylerin yerel zaman içindeki, yerel zamanların da birbirlerine göre değişimlerini betimleriz. Evren bir komutanın ritmine göre uygun adım giden bir manga asker gibi değildir. Birbirini etkileyen olaylar ağıdır."

Böylelikle, zaman ona atfettiğimiz en başat niteliklerden birini hemen teslim eder bize: Teklik. Ve açılır çoklu zamanlar, yani yerel zamanların eşzamanlı ve etkileşimli varlığı. Şimdiden evren daha heyecanlı bir yer olmadı mı?

Rovelli'nin zaman kavramına ikinci darbesi onun sıralı oluşuna, düzenliliğine ilişkindir. İnsanın kısıtlı algısı, bazı sesleri/renkleri/cisimleri/kokuları/tatları algılayamama durumu ve evreni neden-sonuç ilişkileri üzerinden kavramaya meyilli zihinsel işleyişi zamana dair büyük bir yanılgının da temelini oluşturur: Onun düzenli olduğu yanılgısı. 

Bizim zamansal ayrımlar ve ondan doğan düzenli bir akış görme eğilimimiz evrenin aslında böyle işlediğini değil, bizim doğayı "bulanık" olarak algılamamızdan doğmuş olabilir der Rovelli. Bu bulanık bakış nedeniyle ki geçmişle gelecek arasında bir ayrım olduğu düşüncesi bize doğru gelir. Halbuki "şeylerin mikroskobik durumlarını gözlemlediğimde geçmiş ile gelecek arasındaki fark ortadan kalkar. Evrenin geleceği, örneğin, şimdiki durumu tarafından belirlenir, tıpkı geçmiş gibi". Yani geçmiş olarak betimlediğimiz özel durum, geçmişe ait bir özellik değil; benim kısıtlı, bulanık algılayışımın ve kavramsallaştırmanın bir sonucudur. 

Geçmiş ve gelecek arasındaki ayrımı -en azından- moleküler düzeyde ortadan kaldıran bir bakış açısında şimdi'nin akıbeti nedir sizce? 

Tahmin edebileceğiniz gibi, Rovelli burada da iğnesini batırır: Evrende şimdi diye bir şey yoktur. Olsa olsa bizim birkaç metrelik çevremizde deneyimlediğimiz bir şimdimiz vardır; ancak bu evrenin şimdisi asla değildir. Geçmişimizi geleceğimizden ayıran zaman sadece birkaç nanosaniyedir. Zamanı illa sıraya dizmek ve bir şimdi tespit etmek istersek ışık konilerine göre bir düzen oluşturabiliriz. Ne var ki, tek bir ışık konisi değil, evrendeki her bir cisim kadar ışık konisi düşünmemiz gerekir. Neredeyse sonsuz şimdiler içinde ama birbiriyle ilişkileri içinde karmaşık bir evrendir artık bu. 

Şöyle anlatmaya çalışıyor Rovelli:

"Evrenin her yerinde iyi tanımlanmış bir şimdinin var olduğu düşüncesi, bu nedenle bir yanılsama, deneyimimizden kaynaklanan, kurallara aykırı bir tahmindir. Bu, gökkuşağının ormana değdiği nokta gibidir: Onu gördüğümüzü sanırız ama bakmaya gittiğimizde orada yoktur."

Şimdinin olmaması, veya en azından nanosaniye mertebesinde tanımlanabilmesi ancak onun ötesinde bir geçerliliği ve evrenselliği olmaması bizim tahayyül etmekte zorlandığımız bir bilgi. Bu bilginin bizi sormaya zorladığı sorular var: Eğer şimdi yoksa, evrende var olan şey nedir? 

Bu belirsizlik bizim baş etmekte zorlanacağımız bir belirsizlik. Bu noktada Newton'un zamanı mutlaklaştırarak onu her şeyin dışında ve her şeyden bağımsız bir kategori haline getirişi kısmi ve geçici bir rahatlama yaratmış olmalı. Newton fiziğinde zaman "mutlak, gerçek ve matematiksel"dir. Yani değişmez bir "t" sembolü hayatımıza girmiş olur. Zemin serttir artık, denklemler çalışır, evren bilinir kılınır. 

Ta ki...

Einstein, hepimizin az çok bildiği gibi, zamanın mutlaklığını ve evrensel teklik ilkesini çöpe atan bilim insanı olmuştur. Uzay-zaman kavrayışı, zamanın farklı cisimler için farklı hızı, her şeyden bağımsız bir zaman kategorisinin olmadığının anlaşılması çoklu olasılıklar ve çoklu zamanlar düşüncesini hayatımıza yerleştirdi. Bu düşünceyi artık içselleştirmeye başladığımız noktada teorik fizik bir keşif daha yaptı: Kuantum fiziği. 

Belirsizlikler ve öngörülemezlikler kuantum fiziğiyle beraber zamanla aramızda düzenlediğimiz Einstein esinli sözleşmeyi yeniden yıktı. Kuantum yani parçacık fiziği, evrendeki en en en küçük varlıklarla, elektronlarla ve fotonlarla meşgul bir alan. Bu alanda zamanın da mekanın da ifadesi "tanecikli". Mesela bu evrende Planck zamanıyla konuşuluyor: 

10-44 saniye.

Zaman bu kadar tanecikli hale gelince bir yerde yok olur gider. Bu değerin altında bir zaman ölçebilmek mümkün değildir, orada artık zaman diye bir şey bile yoktur diyor Rovelli. 

Kuantumla gelen ikinci şey belirsizliktir:

"Örneğin, yarın bir elektronun nerede ortaya çıkacağını kesin olarak öngörmek mümkün değildir. Elektron iki belirme arasında kesin bir konuma sahip değildir, sanki bir olasılık bulutu içinde dağılmış gibidir. Fizik jargonu buna bir konumlar süperpozisyonunda bulunduğu söyler". 

Yani dalgalanan elektron, dalgalanan bir uzay-zaman demektir; dalgalanan uzay-zaman ise belirsizliklere haiz bir evren davranışı demektir. "İçindeki yaşadığımız dünyadır".

Son olarak Rovelli, artık bizi zamansız bir evrene taşıyor. Kitabın ikinci bölümü "Zamanı Olmayan Evren" başlığıyla iştah kabartıcı. Rovelli, zamana ilişkin uslu referanslarımızın hepsini yerle bir ettikten sonra, artık zamanın kendisinin varlık zeminini tartışmaya açıyor. Söylediği şey basit: Zaman değil, mekan vardır. Durağanlık değil, oluş vardır. Süreklilik değil, kesintiler vardır. Öngörülebilirlik değil belirsizlik vardır. Teklik değil çokluk vardır. 

O halde, zaman dediğimizde bir olayın olmasından başka bir şey anlamıyoruz. Fizik, nesneleri değil, onların değişimini inceler. Nokta.

Şöyle ifade edelim. Bize zaman olarak öğretilen kategori, esasen sürekli olarak birbiriyle etkileşim halinde olan temel parçacıkların hareketidir. Zaman, mekandır. Mekan da etkileşen elektronlardan başka bir şey değildir. Onun dışında ve bunlardan bağımsız zaman veya mekan yoktur. Bu etkileşimlerin ne bir yönü vardır, ne de bir düzeni. Kuantumların etkileşimleri evrenin düzen-dışı ve doğrusal olmayan yapısını oluşturur:

"Bu etkileşimlerin dinamiğinin temelinde olasılık vardır. Bir şeyin olma olasılığı -başka bir şeyin gerçekleşme olasılığı verili olduğunda- temel olarak bu kuramın denklemleriyle hesaplanabilir. Evrenin olaylarının tam bir haritasını, tam bir geometrisini çizemeyiz çünkü olaylar ve bunlarla birlikte zamanın geçişi, her zaman yalnızca bir etkileşim içinde ve etkileşimi kapsayan fiziksel sisteme ilişkin olarak gerçekleşir. Evren birbiriyle ilişkide olan bakış açılarının bir toplamıdır; evrenin dışarında görünüşü ifadesi mantıklı değildir çünkü evrenin "dışı" diye bir şey yoktur."

Rovelli, modernitenin son kalan kalesiyle hesaplaşmasını böyle taçlandırıyor. Zihin, evreni düzenlemeye devam etsin, insan geçmiş ve gelecek zaman kipleriyle konuşmaya devam etsin; ama bilsin ki "her düzenleme girişimi bir şeyleri daima dışarıda bırakır."


Kaynak: Carlo Rovelli. Zamanın Düzeni. Çeviri: Tolga Esmer. Tellekt. İstanbul.  

   

Faillik ve Faniliğe Dair Bir Film: The Banshees of Inisherin

 


Üzerine yazmaksak zihnimizin bizi günlerce kemireceği filmlerden biri geldi hayatımıza. Bu yazıyı yazmak biraz zor olacak; çünkü halen hangi karakter ve/veya olay üzerinden giriş yapacağımı bilmiyorum. İzin verirseniz doğrudan işlenen konuya geleyim. 

Ben bu filmin sonlulukla, yani insanın ölümle yüzleşmesindeki ıstırapla ilgili bir öykü olduğunu düşünüyorum. Filmdeki olayları tetikleyen ve sonra da katmanlandıran, karakterimiz Colm Doherty'nin fanilikle olan oldukça kişisel mücadelesinden çıkıyor. Esasen onun aldığı bir karar, yavaş ve izole ritmindeki adalı hayatları, en başta da hayattaki tek dostunu, kelebeğin kanat çırpışı gibi etkiliyor. Hem de öyle böyle değil, derinden etkiliyor. 

Bu karar sonrası herkes konum almak zorunda kalıyor ve işte burada bana sorarsanız film kadim bir felsefi tartışmayı tüm yakıcılığıyla kucağımıza bırakıyor. 

Nedir bu tartışma?

Hemen söyleyelim: Sonlu bir dünyada iyilik ve kötülüğün değeri tartışması. 

Bu tartışmanın nasıl yürütüleceği bakımından elbette filmin geçtiği tarihsel bağlam çok belirleyici. Aydınlanmacı ve Cumhuriyetçi fikirlerin -yavaş da olsa- topluma penetre etmeye başladığı minicik bir adadayız ve adanın yavaş tarihsel ritmine rağmen araçsallaşmış aklın kendini iyiden iyiye tüm ilişkilerde açığa vurmakta olduğunu seziyoruz. Artık iyiliğin ve kötülüğün ötesinde, akla uygunluk ön plandadır ve bu adanın değişime hemen adapte olamayan "yavaş" failleri için büyük bir krize dönüşecektir. 

Filmde bizi ilk karşılayan güzellik ve akıllılıkla eşit mertebede olması gerekirken neredeyse tamamen unutulmuş olan iyilik erdemi ve onun değeri/değersizliğine dair hüzünlü bir olay. Adanın iyilik ve nezaketle tanınan yalnız çobanı Pádraic bir gün hayattaki tek dostunun artık onunla görüşmek istemediğini öğrenir. Kafası çok karışan Pádraic kısa zamanda "iyi bir adam" ("a good lad") olduğu için bu muameleye maruz kaldığını anlayacaktır. Bu toplumda iyi ve kibar olmak "sıkıcı", "aptal", "sıradan", "kalın kafalı" ve "bayık" olmakla eşanlamlıdır zira. Bunu gören karakterimiz iyiliğin modern hayatta pek de bir işe yaramadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda bırakılmış oluyor. 

Yani dostu onu sıkıcı olduğu için terk ediyor, herkes onu aptal buluyor (hatta hayattaki tek ailesi kız kardeşi bile). Kendi eylemleri üzerine bir kere bile durup düşünmemiş, Adorno'nun yeni kategorik buyruğunda anlattığı gibi, itkisel bir şekilde hep iyiyi eylemiş, yüreği sevgi ve şefkat dolu özgeci çobanımız kendi eylemleri üzerine ilk defa düşünmeye ve konuşmaya başlar. İyilik ve kötülüğün ne olduğu konusunda o güne kadar hiçbir şüphesi ve tereddütü olmamış olan bu pre-modern insan, bu sorgulama sonrasında bir anda modern topluma içkin ikiyüzlülük ve araçsal akılla tanışır. 

Kötülüğün prim yaptığı, şiddetin akla uygun, hakaretin ise "ilginç" bulunduğu bir ortamda bir erdem olarak iyiliğe değerini veren zemin tamamen ortadan kalkmıştır. Bu zemin ortadan kalktıktan sonra Pádraic ömründe ilk defa olarak içindeki potansiyel kötülüğün yüzeye çıkmasına izin verir ve o potansiyeli kararlılıkla gerçekleştirir. O ana kadar adanın diğer varlıkları arasında sıradan bir varlık olan karakterimiz, gerçek bir failliğe -yani kötülük ve yıkıcılıkla mümtaz- özgün ve özgür insani eylemlerin garip çekiciliğine doğru adımını atmış olur. Böylece karakterimiz bize "özünde" iyi olmadığını kanıtlar. 

Buradaki bence temel nokta şu, ki onu da Kant'ın ve Schelling'in özgürlük üzerine düşüncelerinde bulmak mümkün, Pádraic aptal ve mankafa olduğu için iyi değildir; o, iyi ve nazik olmayı seçtiği için iyidir. Dolayısıyla, o güne kadarki tüm eylemleri onun cahilce aptallığından değil, bunu içinden gelen şefkatli itkiye uyarak yapmayı seçtiği için iyidir. Onun iyiliği araçsal değildir, koşulsuzdur. Adorno'nun ilkel itkinin anısı dediği şeyle hareket ediyor gibidir. Dostunun iyiliğini ve başarısını hakikaten ister ve bunda kendine bir çıkar gözetmez. Colm iyi olsun ister; çünkü onu sevmektedir. Bu kadar. İşte toplumun asla ve asla anlayamayacağı durum da budur. Araçsallaşmamış, dolayımsız, saf bir iyiliği bilmedikleri için Pádraic'in iyiliği onlara akla uygunsuz, aptalca ve cahilce görünür. Halbuki bu yanlış bir yorumdur. Her insanın içinde olan kötülük kapasitesini isterse Pádraic de performe edebilir. Ne yazık ki Pádraic bunu kanıtlamak zorunda bırakılacaktır.  

Pádraic'teki bu kötücül ve yıkıcı kapasiteyi su yüzüne çıkaran, sonluluğuyla yüzleşmeyi tam anlamıyla eline yüzüne bulaştıran dostu Colm'dur elbette. Colm,  tıpkı Mozart gibi yüzyıllar sonra insanların onun adını anımsamasını istemektedir. İlerleyen yaş onda derin bir korku yaratır ve bu korkusu onu dostluğun bitip düşmanlığın başladığı acımasız sınıra getirir bırakır. Ancak Colm kendi içsel mücadelesini verirken sadece ve sadece huzur istemektedir. Günah çıkarmaya gittiğinde içinde bulunduğu buhrandan bir türlü çıkış yolu bulamadığını öğrenir, çektiği ıstırabı onun yüz çizgilerinde tek tek okuruz. Sonluluk korkusu onu bencil ve dengesiz yapmıştır. Beş parmağını birden kesmesi kendine olan öfkesini artık dizginleyemediğini gösterir. 

Sonuç olarak insanın büyük ikilemine takılıp kalıyoruz: Kötü olup sonsuza kadar anımsanmak mı yoksa nazik olup sonsuza kadar unutulmak mı?

Kanımca, sorunun cevabı Dominic'in hikayesinde gizli. 



Yan karakter Dominic, iyilik ve kötülüğün muğlakça ve yalapşap tanımlandığı bu adada, neden erdemler içinde en çok da iyiliğin yeniden anımsanması gerektiğini bize bildirmiyor mu? Yani iyilik aptallık mıdır? İyilik küçümsenecek bir erdem midir? İyi olmak çok kolaydır da kötü ve kaba olmak kahramanlık mı ister? Kötü olmakla mı fail olunur? Otantik eylem kaynağını illa kötülükten mü almalıdır? İyiliğin, nezaketin ve özgeciliğin kendinde bir değeri yok mudur? Bunlar akla uygun değil midir?

Babası tarafından sistematik tecavüze ve şiddete maruz kalan Dominic, işte bu sorulara tek tek cevap veriyor film boyunca. O, parlak ve yozlaşmamış çocuk aklıyla toplumsal ilişkilerin tüm mide bulandırıcı ikiyüzlülüğünü, bayağılığını ve saf kötülüğe kayıtsızlığını ifşa eden figür rolünde. 

Dominic, aşık olduğu kadınla evlenme umuduyla tutunduğu tek hayalinin adadan bir gemiyle ayrıldığını gördükten sonra, iyiliğe kayıtsız ama kötülüğe hayran bu kirli dünyadan -sularda arınarak- ayrılmayı seçiyor. Dominic'in ölümü masumiyeti, iyiliği ve nezaketi nasıl boğduğumuzun belgesi olarak boğazımızda düğümlenip büyümeye başlıyor. 

İyiliği boğan, kötülüğü göklere çıkaran yoz dünyada, insanın sonlulukla yüzleşme derdi midir o halde her şeyi mahveden? Sonluluk ve ölüm olmasa, iyilik otomatikman kazanacak mıdır? Tanrı'nın eşek Jenny'nin ölümüne kayıtsızlığı sanki bize başka bir şey söylüyor. Ne sonluluk ne sonsuzluk bizi biz yapan. Sevgisiz ve cezalandırıcı bir Tanrı yerine yine bir o kadar sevgisiz ve cezalandırıcı akla uygun toplumu getirmekle hiçbir şeyi çözmüş olmuyoruz. Koşulsuz iyilik, tüm direngenliğiyle, tercih edilmeyi halen bekliyor.    












Perşembe

Yaranı Sevmek Üzerine

Acı çekmek hayatta en kaçındığımız şey. Evrimsel olarak buna programlanmışız diyebiliriz sanırım. Acıyı by-pass edebileceksek, ederiz. Edemeyeceksek, risklerin en düşüğünü alırız. Yine de beceremeyip bir şekilde yaralanırsak, beden acısını beyne anlatır, beyin de onarma mekanizmalarını devreye sokar hemencecik. Yaralar, bedensel olduğu kadar, ruhsal olabilir. Arada pek fark yok esasen: İkisi de katlanılmaz hisler olarak hafızaya kazınır ve bir sonraki harekette aynı sonuçlara varmamak için, aynı nedenleri yaratmamak üzerine çabalarız, didiniriz. Bu çabalama artık öyle içselleşir ki ne beden ne de ruh bunun tam bilincindedir. Varlığımızın ürkülen bir parçası olmuştur eski acılar. 

Korkumuz, eski acıyı bir daha çekmemektir basitçe. Bir doğum lekesi gibi, çocukluktan bir düşme izi veya hiç geçmeyen, ara ara içinden kan sızan bir dikiş yeri gibi. Bizimle değil, bizzat bize içkin kendi hayatlarını sürmeye başlar acıların hafızası. Nasıl ki bir kere buzluğa girip çıkan bir yiyecek hiç bir zaman artık eski halinde değilse, acı çeken varlık da hiçbir zaman eskisi gibi değildir. O artık daha kırılgan bir varlıktır. Eskinin silik izlerinin üzerine acının huzmeleri düşmüştür. Yeni varlığa tam bir belirlenim olarak hükmetme gücü olmasa da, eh, yenide etkisi ölçülebilir, gözlemlenebilir, hatta test edilebilir. Her tetiklendiğinde eski acı, yeniden yeniden işlenmek üzere mağarasından fırlar dışarı. 

Yarayı sevmek nedir peki? Madem acıdan kaçmaya programlıyız, neden onu en derin mağaralarda, buz gibi suların derinliklerinde boğmayalım ki? 

Bir kere şunu tespit edelim: Acılar ölümsüzdür. Beden ölmedikçe, acılar ölmez. O nedenle acıyı her boğma girişimi havanda su dövmek gibi bir şey. Hatta her boğma denemesiyle güçlenebilir bu ölümsüz yaratık. Unutma ki, o senden ayrı bir varlık değil artık, o senin parçan. Ya ikiniz birden ölürsünüz, ya da birbirinizle ortak yaşamı öğrenirsiniz. Peki, nasıl baş edeceğim? Eski acıyı ağlayabilirsin, dişlerini sıkabilirsin, uyumayı deneyebilir, resim yapar, kendini işlere gömebilirsin, içersin, içersin, içersin. Bunların hepsi pansuman. Ve pansumanı küçümsemiyorum, sadece diyeceğim, bunlar pansumandır. Acıyı geçici olarak dindirir. Geçici bir acil servis müdahelesi gibi düşün. 

 Tyler Durden'i hatırlıyor musun? Kimyasal maddeyle yaktığında elini arkadaşının ne demişti? "Bu senin acın, hiç bir yere gitme, bu senin acın, burada kal ve acını hisset!" Neden?

Şu lanet dünyada bize kalan tek otantik his kendi acımızdır da ondan. Acı, bize Ben'i anımsatır. Hisseden bir bedene, ruha, kalbe sahip olduğunun en bilimsel kanıtıdır o. Bir canlısın. Dünyaya düşmüşsün, tarihin içindesin; kaçma, kal burada, bir fail ol, hayatının öznesi ol; bunun için önce acını hisset. Onu hissedecek cesareti topla kendinde derhal. 

Ruhsal acılar da kimyasal yanıklar gibi. Feci yakıyorlar. O yanarken sen bilincinden kurtulmak istersin sadece, daha fazla uyku, daha fazla içki, daha fazla uyuşturucu herhangi bir pansuman, ne varsa o anda. Belki ölüm. Nihai kurtuluş. Neden olmasın? Olabilir, ama ya yaşamın daha hoşumuza gidecek başka olasılıkları varsa, neden dünyayı terk edeyim erkenden? 

 Yaramla yüzleşmek demek onunla çatışmak, intikam duygusuyla gözlerinin içine bakmak veya onu dövmek değil. Yarayla yüzleşmek demek onu olduğu gibi görmek demek. Yargılamadan. Erich Fried'in dediği gibi, "es ist was es ist", "es ist was es ist", "o neyse o". Her türlü duygu, yaraya müdahele eder. Bazısı yara bandı olmak ister, kendine acımanı sağlar. Bazısı eleştirir, daha da deşer, kanatır yarayı. 

Sevgi denen garip şey, sadece bakar, yargılamadan, acıyı çekmene izin vererek. Kırılganlığının üzerini sentetik şifalarla örtmeye çalışmaz. Acıyı görünmez değil, daha da görünür kılar. İyice yüzeye çıkmasına bir izin verir. Ona alan açar, olasılık açar, yaranın özbilincine varmasına izin verir. Utanmazsın yarandan bir süre sonra. Göz göze gelince gözlerini hızlıca kaçırmazsın. O kırılganlığında biricikliğini keşfedersin. Çirkin gelmez artık yaran sana, ilginçtir o hatta. Ve ona biricik yaşam enerjini, yani ilgini yöneltirsin. İlgiyle dünyaya açılan gözlerinle incelersin yarayı, irini, sızan kanı, oluşan kabuğu. Biricikliğinde özdeğerini inşa edersin istersen. En kırılgan yerin sayesinde en derin korkularının içinden yürürsün. Ta ki artık acın ilginçliğini yitirene kadar. İlginçliğini yitiren her şey gibi, artık bir kenara çekilebilir acı. Failliğinin tadını çıkarmıştır. Sen ve o, bir olarak ve bu sefer artık birlik olarak ve artık farklı bir şey olarak, nehre karışan bir dere gibi... 

Yarayı sevmek, en kırılgan yerini sevmek demektir. Sevmek ise yargılamadan, olduğu gibi ona ilgiyle bakabilmekten başka hiçbir şey değildir. Bu karşılıklı bakış, biricik senin daha sağlam ayaklar üzerinde yükselmeni sağlayacak. Yara artık, senin bir süper gücün olacak. Süper gücünün tadını çıkar.

Pazar

Rosa'nın Son Mektubu

Çok büyük bir şans eseri, Rosa Luxemburg'un şimdiye kadar hiç yayınlanmamış yeni bir mektubu bulundu. O mektubu ilk defa olarak burada Felsefe Popisi farkıyla yayımlıyor ve bu vesileyle Rosa'nın 150. doğum yılını kutluyoruz. 



İşte Rosa'nın mektubu: 

Benim Sevgili Çocuklarım,

Ah biliyorsunuz işte, sevgili dostum Mathilde (Jakob) 31 Mayıs 1919'da cesedimi zorlukla teşhis etti. Beni Landwehr kanalına atan ismi lazım değil denizci teğmen, dev bir cenaze alayıyla ve kızıl bayraklı tabutla gömülmemi hiç istememişti. Hatta, gazeteler sevgili Karl'ın (Liebknecht) güya kaçarken, benim de sözümona kalabalık tarafından linç edildiğimi yazdılar. Gülüyorum bunlara. Sevgili Karl, yoldaşım, senin için yüreğimin ta dibinden ince bir sızı yükseliyor. Sana reva görülen işkence ve Tiergarten'da kalleşçe öldürülmen. Yok, hiç merak etme, katledilmemizle ilgili tüm detaylar artık biliniyor. Üstünü örtemediler. Hakikat bu! Bir yolunu bulup açığa çıkacak çatlağı illa bulur. Buldu da! İçin rahat olsun dostum.

Bize ne olduğu zerre kadar umurumda değil yoldaşlar! Beni ilgilendiren şimdilerde adına 1. Dünya Savaşı denilen savaşta soğuk ölümlerine gönderilen milyonlarca yoksuldu. Savaşın daha ilk yılında şehirler moloz öbeğine, köyler mezarlığa, ülkeler çöle, halklar dilenci yığınına, kiliseler ahıra dönüşüyor; devletler hukuku, ülkeler arası antlaşmalar, ittifaklar, kutsal sözler ve en yüksek otoriteler paçavra gibi yırtılıp atılıyor; burjuva toplumunun kirletilmiş, kepaze hali ortalığa saçılıyor, her yerinden kan ve pislik akıyordu. Her yerde açlık ayaklanmaları, veba, çaresizlik, sefalet ve ölümlerin en korkuncu kol geziyordu. 

Ben savaşa karşı çıktığımda beni ilk terk eden kendi partim oldu. Evet! Sosyal Demokratlar (SPD) bir de utanmadan parlamentoda Prusya'nın savaş bütçelerini bir bir onayladı! Prusya'nın savaş bakanı beni vatan haini ilan edip mahkemelerde süründürüp sonra da zindana attı. Acaba bu adamlar (adamlar diyorum, çünkü o dönemde henüz kadınların seçilme hakkı yok!) 20 milyon cesedin ağırlığını bir gün olsun yüreklerinde hissetti mi?

Uzun zamandır parti içindeki sağa kayan eğilimler beni rahatsız ediyordu. Ta 1906'da parti içi korkaklığa isyan ediyordum. Ah Tanrı aşkına, sosyal demokrasi tarafından mahvedilmediği takdirde, devrim ne büyük ve güçlü! Sosyal demokrasi içten içe erimenin üstesinden gelmeli, hizipçilik belasının vahşi içgüdülerini ve içimizi kemiren oportünist tasfiyecilik kanserini kararlılıkla söküp atmalıdır. İnanıyorum ki, gerçek politik liderlerin, bizimki gibi milyonlarca üyesi olan bir kitle partisinin liderlerinin bu sıfatı hak etmeleri için ilk önkoşul, kitlelerin ruhunda yükselen duygulara kulak verebilmeleridir.

Son tutsaklığımda seslere ve renklere karşı nasıl da açlık çekmiştim. Ona rağmen bizim Clara'ya (Zetkin) espri yapmaktan geri durmadım. Clara, beni kadın aleminin bir yığın gerçeği hakkında aydınlatan kadın hakları savunucusu kadın arkadaşım, yoldaşım. Onun mahpusluğu zor geçiyordu. Dedim ki, "en büyük avantajımız ne biliyor musun? Parti kongresine katılmak zorunda değiliz! Tanrıya şükürler olsun!"

Yine de itiraf etmeliyim, 14 metreküp bir hücrede olmak kolay değildi. Yemekler yenemeyecek kadar kötüydü, tuvaletin suyu yoktu. Mathilde benim için yemek ayarlamasa, mide ülserim burada iyice azacak ve belki de ölecektim. Işıksız hücremde beni ne kurtardı biliyor musunuz dostlar? Mörike'nin şiirlerini yüksek sesle ezberden okumak! Size de tavsiye ederim, olur da düşerseniz hücrelere.

Dediğim gibi, her şeye rağmen keyfim yerindeydi. Rusya'da devrim olmuştu ve kendi kişisel sorunlarımın bu esnada hiç ama hiç bir önemi yoktu. Rusya'daki gelişmeleri olabildiğince yakından izlemeye çalıştım. Almanca, Lehçe, Rusça gazete ve broşür elime ne geçerse! Bazı olaylar devrimin pek yolunda gitmediğini gösteriyordu. Sanki bir düzine mükemmel beyin her şeyi idare ediyor, işçilerin içinden bir elit grup da liderleri alkışlamakla ve önerileri oybirliğiyle onaylamakla yükümlüydü. Bu bir kliğin yönetimi değil mi Tanrı aşkına? Bence, Lenin-Troçki teorisinin temel hatası, diktatörlüğü demokrasinin karşısına koymasıydı. Kaç kere söyledim, dinletemedim. Lenin bana hep öfke püskürdü! İnatçı adam! Asyatik yüz çizgileriyle gerçek bir Rus köylüsü kafası! Bu kafayla duvarları yıkmak istiyordu, yıktı da! Deli şey! Tabii evime gelip sevgili kediciğim Mimi'yi nasıl sevdiğini de unutamam. Mimi resmen onunla flört ediyordu! Yanına gelsin diye her şirinliği yapıyor, sonra Lenin yanına gidince, küçücük pençesiyle ona vurup tıslıyordu! Ne komik bir görüntü, düşünsenize! 

Yok yoldaşlar, ben hep şunu söyledim, hala arkasındayım bu sözlerimin, sonuçta hiç kimse görüşleri nedeniyle dışlanamaz:

"Sayıları ne kadar fazla olursa olsun, yalnızca hükümetin taraftarlarına ve partinin üyelerine tanınan özgürlük, özgürlük değildir. Özgürlük her zaman başka türlü düşünenin özgürlüğüdür. 'Adalet' fanatizminden değil; politik özgürlüğün canlandırıcı, iyileştirici ve temizleyici yanı bu öze bağlı olduğundan ve eğer özgürlük ayrıcalığa dönüşürse etkisini kaybedeceğinden."

Görüyorum ki beni ikonlaştırmışsınız. Benim portremin olduğu çıkartmalar, kitap ayraçları, kahve bardakları, tişörtler...Bunları görmek hoşuma gidiyor elbet, 150 yıl sonra aranızda hayaletim dolaşıyor. Ama size bir öğüdüm var: Her türlü şablonlaştırma ve her türlü toptan reddetme ve göklere çıkarma dar kafalılığın bir göstergesidir. Kulağınıza küpe olsun. O fikirleri taşıyan bizler de işte sizin gibi insanlarız. Beni az çok bilirsiniz. Güçlü ve dirençli bir kadınım. Yine de utanarak bir şey itiraf etmek isterim. 18 Şubat 1915'te tutuklandığımda Berlinli polisler benim kim olduğumun onlara vız geldiğini söylemişti. Haklılarmış! Aynı gün içinde beni ikinci kez beni çırılçıplak soyup oramı buramı ellediklerinde ağlamamak için gözyaşlarımı zor tuttum. Bu zayıflığımdan dolayı hala kendime öfkeliyim. 

Peki ya 10 Temmuz 1916'da evime gelip beni yaka paça tutuklayanlara ne demeli! Üzerimde sadece gecelik olmasına rağmen, yatak odamın kapısını zorla açmaya çalıştı bir polis. Biliyorum yoldaşlar, egemenlerin yöntemleri 150 yıl sonra bile değişmedi, değil mi? Siz şimdi bir de bunları ekranlardan canlı yayınla izleyip gerçek zamanlı polis şiddetine kitlesel bir şekilde maruz kalıyorsunuz. Size üzülüyorum, olanlara öfkeleniyorum. 

Tabii polislerin böyle davranması pek doğal. Prusya'nın Savaş Bakanı bana açtığı davayı utanç verici bir biçimde düşürmek zorunda kalmıştı. Tam savaş arifesinde yüzbinlerce insanın askerlik kurumundan soğumasını göze alamadı. Bundan daha iyisi, bu dava sayesinde fikirlerimin büyük kitlelere ulaşmış olmasıydı. Keyfime diyecek yoktu doğrusu! Dünyanın en tatlı avukatları da yanımdaydı: Kurt Rosenfeld ve Paul Levi. Daha ne isterim ki! Ah Rosenfeld'in mahkemenin iddianamesini nasıl delik deşik ettiğini görmeliydiniz. Sosyal demokrasinin anti-militarizm ilkesinin ve toplantı özgürlüğünün bir suç olmadığını savcıya hatırlatmak zorunda kalması ne gülünçtü. Peki Hegel'e yaptığı göndermeye ne demeli? Mahkeme başkanının gözlerinin içine bakıp: 

"Dünyada büyük olan hiçbir şey, tutkusuz başarılamadı!" 

derken içinde yükselen kararlılık ve bana olan bağlılığı... 

Ben de savunmamda onlara beni benim fikirlerimden dolayı değil, kendi fikirlerinden dolayı cezalandırmak istediklerini tane tane anlattım. Savunmamı bulursanız bir yerlerde okuyun. Seversiniz. 

Ah, kusura bakmayın yoldaşlar! İçimde hala biraz öğretmenlik kalmış. Parti okulunda az ders vermedim. Biliyor musunuz, ben hep bazı durumların içine tepetaklak düştüm, ama sonuçta hepsi de iyi gitti. Bunun için mutluyum. Öğretmenlik kolay değildi. Parti okulunda ekonomi-politik teorisi anlattım uzun zaman. İktisat tarihi, sömürgecilik tarihi, karteller...Öğrencileri zorlayarak onların eleştirel düşünme pratiklerini geliştirmeyi seviyordum. O yüzden beni hem severler, hem de korkarlardı. 

Öğretmenliğin güzel yanları vardı elbet. Ama bazen öğrencilerin anlattıklarımı solgun ve dümdüz bir şekilde not aldıklarını, yeni öğrendikleri bilgileri nasıl da duygusuzca  kullanmaya başladıklarını gördüğümde kendimi kötü hissederdim. Böyle zamanlarda sevmiyordum öğretmenliği. Bir yandan da onlara ekonomi-politik anlatırken kendimden geçtiğimi hatırlıyorum. Dilimde tüy bitene kadar anlattım işte! Siz söyleyin, söylediklerim hala geçerli değil mi? Hatta sizin dünyanız sanki bizimkinden daha da az adaletli. Jeff Bezos ve Bill Gates diye birileri varmış. Tek başına bu adamların serveti Amerikalılar'ın servetinin %50'sine eşitmiş. Kapitalizm hala serpiliyor, gelişiyor demek bu. Bunu nasıl başarıyor açıklayayım:

Kapitalist ekonomi, birincisi; tüm üreticileri ve dünyanın birbirinden uzak tüm bölgelerini birbirine bağlayan ve böylece bütün dünyada işbölümünü hakim kılan mal değişimi ve para ekonomisiyle, ikincisi; teknik ilerlemeyi mümkün kılıp aynı zamanda küçük üreticileri sürekli olarak proleterleştiren ve böylece sermayeye satın alınabilir emek gücü sunan özgür rekabetle, üçüncüsü; bir yandan ücretli işçileri mekanik bir şekilde proleterleştirir ve sermayenin emrinde çalışmaya bağlarken, diğer yandan karşılığı ödenmemiş emeğin sermaye olarak birikmesini ve böylece üretim araçlarının büyüyüp gelişmesini sağlayan kapitalist ücret yasasıyla, dördüncüsü; kapitalist üretimin toplumun ihtiyaçlarına göre esneme ve uyum kabiliyetini artıran yedek sanayi ordusuyla, beşincisi; sermayenin bir üretim alanından diğerine hareket etmesinin önkoşulu olan ve böylece işbölümünü dengeleyen kar oranının eşitlenmesi yasasıyla ve nihayet altıncısı; kısmen günlük ve kısmen de dönemsel olarak kör ve kaotik üretim ile toplumun ihtiyaçları arasındaki dengeyi oluşturan fiyat dalgalanmaları ve krizlerle varlığını sürdürmektedir.

Bakın yoldaşlar! Kapitalist üretim biçimi doğa kanunu veya değiştirilemez nitelikte değil. Bunlar insanın eliyle oluştu, insanın ürünü. Fakat burjuva toplumu, sanki doğal bir güçle karşı karşıyaymış gibi tümüyle çaresiz. Marx, idealimiz olan sosyalizm nihai hedefini bilimsel bir temele yerleştirdi ve bize doğru yönü gösteren bir araç verdi. İşte bu nedenle ekonomik hayatın koşullarını bilimsel bir incelemeye tabi tutmak zorundayız. Ekonomik politiğin incelenmesi tüm bilimlerin bilimidir ve geleceğin ülkesine doğru ileri atılacağımız yolu hazırlar. 

Ömrümde o kadar çok kişiye bunları anlattım ki! Sayısını kimse bilmiyor. Bir seferinde Bremen'de 4 bin kişiye hitap ettiğimi hatırlıyorum. Polis ne kadar engel olmak istemişti benim konuşmama! Büyük bir eğlence! 

1906 yılının, Mart ayında, sevgilim Leo (Jogisches) ile Varşova'da tam da 35. yaşgünümden bir gün önce tutuklanmıştım. Şimdi bana sevinçli bir hüzün getiriyor bu hatıra. İnsanın sevgilisiyle aynı anda tutuklanması devrimci aşklara dahil değil midir dostlar? Moralim gayet yüksekti hapiste. Benim için üzülen arkadaşlarımı ben avuturdum. Hele Polonyalı yoldaşların beni kaçırma planı! Başarılı olamadılar gerçi, ama olsun! Bana üst makamlardan af dilemem için baskı yapan arkadaşlara da direndim. Böyle bir af dilersem, şansölye ve hükümetine karşı nasıl özgürce ajitasyon yapabilirdim ki?! 

Ajitasyon demişken, "Toplumun Sosyalizasyonu" makalemde devrimin önkoşulunu şöyle tespit etmiştim:

"Tembel, dikkatsiz, bencil, düşüncesiz ve umursamaz insanlarla sosyalizm kurulamaz. Sosyalist toplumun, diğer insanlar için en zor görevleri aşk ve coşku, fedakarlık ve duygudaşlık, cesaret ve dayanıklılıkla başarmaya azmetmiş insanlara ihtiyacı vardır. Bugünün devrimi için kazandığımız maharetli savaşçılardan, yarının yeni düzenini kuracak olan sosyalist işçileri yaratacağız."

 Aslında mahpusluktan şikayet ediyorum, ama bakmayın siz, pek üretken ve dingin günlerim geçti hücrelerde. İlk mahpusluğumda öyle bir rutin oluşturdum ki, dışarıdaki yoldaşlar benim kadar hayat dolu değildi. Sabahları 6'da kalkıyordum, 7'de kahve veriliyordu, 8'den 9' kadar yürüyüş, 12'de öğle yemeği var. 1'den 2'ye kadar yürüyüş, 3'te kahve, 6'da akşam yemeği, 7'den 9'a kadar lamba, 9'da yatak. Berliner Tagesblatt alıyordum her gün. Çok okuyor ve çok düşünüyordum. 

Hayatım bitimsiz bir devrim mücadelesi. En azından siz böyle biliyorsunuz. Ne var ki bu cesaretli mücadele içinde doğayı, edebiyatı, müziği sevmeyi ve bunlara incelikle eğilmeyi hiç ihmal etmedim. Ah hele Mozart'ı tanısam ne severdim onu! Sihirli Flüt, Figaro'nun Düğünü, Don Juan pek severim. Bach'ın Mateo passionlarını da! Aşka aşık oldum. Aşıklarıma duygu yüklü mektuplar yazdım. Bir çocuk sahibi olmanın hayalini kurdum. Resim yapmayı öğrendim. Kendi suluboyalarımdan Noel kartları hazırladım arkadaşlarım için. İçinde yüzlerce tür bulunan bir bitki koleksiyonu oluşturdum. Şiir yazdım. Çeviriler yaptım. Güneş, sükunet ve özgürlük benim için hayattaki en güzel şeylerdi. Güller, defne ağaçları, hanımelleri, günebakanlar, zeytinler, selviler yaşam sevincimi katmerledi. Hayallerimde Buhara ve Semerkant'a yolculuk ettim.  Yani demem o ki, her şeyi neşe ve sevinçle karşılayın -haklı olan sonunda galip gelir. 



Ah şu solgun, sıkıcı Berlin'de o kadar çok kaldım ki! İsviçre'deki veya St Petersburg'daki günlerimi nasıl hala özlemle anıyorum. Hele Zürih Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi'nde bir doktora öğrencisi olduğum zamanları büyük bir sevinçle yad ederim hala. Doktora babam muhafazakar Julius Wolf sosyalist tezimi öyle beğendi ki! Büyük bir eğlenceydi! Tezimi anadilim olan Lehçe değil, Almanca yazdım. Başlığı "Polonya'nın Endüstriyel Gelişmesi"ydi. Eh buralarda adet olduğu üzere tezim yayımlandı. 1898'de Duncker & Humblot tarafından! Rusça çevirisi de bir yıl sonra Petersburg'da çıktı.

Ailemle pek ilgilenmedim. Beni affetsinler annem, babam, kardeşlerim. Beni nasıl da çok sevdiklerini biliyorum. Ben de onları seviyorum. Annem demiş ki "Rosa hepimizin toplamından daha akıllıdır". Bilemiyorum, küçük Rosa da çalışkandı işte! Altı yaşında iyi derecede yazıp okuyordum. Rusçadan Lehçeye şiirler çevirmeye başladım bir süre sonra. Çocukken Adam Mickiewicz'in Polonya ulusal destanını okumaktan çok keyif alırdım. İçimde hep bir kıvılcım vardı, bunun aleve dönüşmesi çok uzun sürmedi. Lisedeyken bir şiir yazdım, içimdeki duygular artık taşıyordu:

Ceza talep ediyorum,

Bugün tok olanlara, sefa sürenlere,

Milyonların ekmeğini hangi acılarla kazandığını

Bilmeyenlere, hissetmeyenlere.

Neşeli bir yüz,

Neşeli bir gülüş görürsem

Acı çekiyorum

Zira yoksulluğa ve bilgisizliğe 

Mahkum olanlar

Gülmeyi ve neşeyi bilmezler.

Bütün dertleri,

Bütün gizli ve acı gözyaşlarını

Tokların vicdanına yüklemek istiyorum,

Ve yaptıkları her şeyin intikamını almak.   


Küçük Rosa'nın kalbi çoktan devrime adanmıştı, anlıyor musunuz? 

Ben Rosa Luxemburg. 5 Mart 1871'de küçücük bir Polonya şehri olan Zamość'da doğdum. Şimdi 150 yaşındayım. Bu mektupla sizlere binlerce selam gönderiyorum. Her şeye rağmen tutkuyla yaşadığım şu hayatı benden kimse koparamadı. Size de şimdi tek bir sözüm var. Devrim yolunda yürümeye devam edin, ve unutmayın sakın: 

Dudakları büzüştürmek yetmez, ıslık çalmak lazım!



***************************************************************************************************************************

*Bu yazının tamamı aşağıdaki kitaptan derlenmiştir.  

Kaynakça:

A. Laschitza 2019. Rosa Luxemburg. Her Şeye Rağmen Tutkuyla Yaşamak. Almancadan Çeviren: Levent Bakaç. Yordam Kitap. İstanbul.

Corona Notları 6: Corona Günlerinde Felsefeci Ne Yapar?

"Modern hayatın çökmesini ve her yeri yabani otların kaplamasını sabırsızlıkla bekliyorum."

Hayao Miyazaki


Bu cümleyi ilk defa, henüz sevgili olmadan önce eşimin facebook profilinde görmüş ve "işte ben bu insanla yaşayabilirim," diye düşünmüştüm. (Doğru da düşünmüşüm.)

Miyazaki'nin gerçekten böyle bir cümle sarfedip sarfetmediği bir yana (ki kendisine bu cümle yakışırdı), bu tür kıyamet senaryoları ya da geçmişe gömülenin yeniden ayaklanmasına dayanan öyküler hep hoşuma gitmiştir.

Bu tür kıyamet senaryolarının çoğu, aslında her şeyin sona ermesini değil, radikal bir dönüşümü arzular. Çünkü bir şekilde özgür hissedilmemektedir. Ortak yaşamda oy verme dışında söz hakkımız yoktur. Böyle bir söz hakkımız yoksa, yaşamımızı da aslında kendimiz idare edemeyiz. Sahici yaşamsal-politik irademiz küçük bir azınlığın elindedir. Satın alma özgürlüğü ise illüzyondan ibarettir. Bu nedenle yaşamımızı çoğu zaman sıkıcı, tekdüze ve anlamsız hissederiz. Bu nedenle kendimizi sürekli bir şeylerle oyalarız.

Bütün bunları aslında zaten içten içe biliriz. Yine de hayatımızı böyle sürdürmeye devam ederiz. Bu da anlaşılır bir şeydir, çünkü hayatın zorunlulukları var. Ayrıca bir devrim iradesi, büyük bir yaşam enerjisi gerektirir; oysa fiziksel yaşamın, minimum enerji harcayarak hayatını devam ettirmeye çalışması kendi içinde tutarlıdır. Yaşamımız, onu tehlikeye atacak bir özgürlük savaşına girilecek kadar tehdit altında değildir belki. Özgürlüğün peşinde koşmak lükstür. Belli ki bu kapitalist sistem, en azından alt ve üst orta sınıfa, her zaman kaybedecek bir şeyi olduğunu hatırlatır. Ama genel bir adaletsizlik ve hayatın olması gerektiği gibi yaşanmadığı hissi de her zaman alttan alta dürter: Yaşam bu yaşadığımdan daha fazlası olmalı!

Bu dürtü, her şeyden önce, adil bir ortak yaşamın çok daha yoğun, özgün ve yaratıcı olabileceği hissiyle ilişkilidir. Bu his, Walter Benjamin'in tarih felsefesi üzerine ikinci tezinde zayıf mesiyanik kudret dediği şeydir. Mistik ya da ilahi bir sezgiyi değil, görmezden gelinenlerin, kaybedenlerin, ezilenlerin, sesi işitilmeyenlerin, yokluk için yaşayıp gömülenlerin bir kez olsun sesini duyurma olanağını ifade eder. Doğayı ve kendimizi iliğimize kadar sömürdüğümüz "büyüme" ya da "ilerleme" süreci bir an için durduğunda, tarihin kaybedenlerine geçecektir söz sırası. Bir tür hesaplaşma, kelimenin gerçek anlamıyla kıyamet, yani adalet için ayaklanma beklentisini yansıtan bir his.

Böyle bir kıyamet beklentisi dünyanın tamamen sona ermesi, üstün bir güç tarafından her şeyin yakılıp yıkılmasına değil, yeni bir dünyanın başlangıcına ilişkin geleceğe dönük bir umut ilkesine dayanır. Dünya düzeninin altüst olarak daha adil biçimde yeniden kurulmasına yönelik bu beklenti, içinde bulunduğumuz küresel Corona faciasında doruğa çıkar. Zaten bunu iyi bilen Zizek gibi popüler filozoflar ve teorisyenler hemen yeni bir dünya projesine dair büyük sözlere girişmeye başladılar. Hatta kitaplar bile çıkmaya başladı. Ama bugün, virüs ortalığı kasıp kavururken, evinde günlerce tek başına oturmak zorunda olan bir insan için "yeni dünya düzeni" ne ifade edebilir? Yanıt alttaki fotoğrafta sanki.




Bir gelecek tahayüllü çerçevesinde peygambervari "şöyledir" ve "şöyle olmalıdır" diyen bütün "profesyonel" gelecekbilimcilerin metinleri, en azından bende bir bıkkınlık hatta boşvermişlik hissi uyandırıyor. Sanki nasıl olsa bugün bir şey yapamayacağım, bari gelecek üzerine atıp tutayım duygusu veriyor. Hatta bir tür kaçış. Oysa Benjamin tam da bu nedenle zayıf mesiyanik kudret ifadesini kullanır, yani bugün yol gösterici bir peygambere ihtiyaç yoktur. Her kuşağın bireyi kendinin pusulasıdır, ama aynı zamanda herkes herkesten sorumludur; hiçkimse arkada bırakılmamalıdır, herkes birbirine omuz vermelidir. Yaşayan her insan, geçmiş kuşakların adil bir dünya umudunu taşır ama gelecek adına değil, her şeyden önce şimdi adına. Bu nedenle eğer tam şu anda, kim mağdursa, acı çekiyorsa ona odaklanmalı; umut geleceğe atılmamalı, gelecek hayali şimdiyi esir almamalı.

Felsefeci, eğer bugüne bir katkıda bulunacaksa, yalnızca hemen yeni bir dünya düzeni tahayyül etmektense, bireylere şimdiki durumda yol göstermekten, dertlerine çare aramaktan çekinmemeli. Hatta felsefenin psikolojiye, teolojiye ya da antropojiye emanet ettiği kavramları geri almaya çalışmalı. Örneğin felsefe ve şifa bulmak bugün hiç yan yana getirilecek sözcükler değil gibi; ama en karanlık ve çaresiz dönemimde, felsefenin bana nasıl iyi geldiğini bizzat biliyorum. Bu "şifa", felsefeyi apolitikleştirmek ve kişisel gelişim haline getirmek demek değil. Bir "teselli" olarak felsefeden söz etmiyorum. Tersine, bireyin şu andaki gerçek sorunlarına ve kaygılarına felsefi bir ilgiyle eğilinmesi, daha önceden planlanılmamış, özgürce kurulacak ortaklıklar yaratabilir diye düşünüyorum.

Benjamin'in zayıf mesiyanik kudret dediği şey, tanık olduğumuz bir mağduriyet ya da adaletsizlik karşısında yaşanan iç ezilmesinden sonra bu mağduriyetin ya da adaletsizliğin giderilmesi için duyduğumuz arzudan başka bir şey değil. Popüler isimlerin, geleceğe yönelik peygambervari güçlü mesiyanik kudret gösterisi yanında, felsefenin bize şimdi yol gösterecek, hatta belki harekete geçirecek kendine özgü kadim ve dingin kudretinin gerekli olduğuna inanıyorum ve felsefecilerin bu konu üzerinde biraz daha fazla düşünmesini talep ediyorum.

Pazartesi

Parazit ve Platform: İki Film, Tek Adalet

*Spoiler Uyarısı*: Platform ve Parazit filmlerinden bahsedeceğim; olabildiğince senaryo ve sahnelerle ilgili spoiler vermekten kaçınsam da, ister istemez işlenen konular üzerine konuşacağım.*

Bu sene iki film beynimizi yaktı: Önce Parazit, sonra Platform. Bu iki filmi, birbirine kolayça geçen farklı renklerde iki lego parçası olarak görüyorum. Her iki öyküyü de teorik olarak saran "sis bulutu" aynı çünkü. Bu filmlerde anlatılanları Hegel ve Marx'a (hatta belki Lenin ve Trotsky'e) başvurmadan açıklamaya çalışmak manasız. O nedenle, bu düşünürlerin kavramlarıyla bu filmlerdeki dayanışma hallerini ve adaletin tesisi konusunu açımlamaya çalışalım. 

Önce Parazit. Film, bizi Seul'da yaşayan iki aileyle tanıştırıyor. Birinci ailemiz, Seul'da aslında ilk olarak sığınak olarak inşa edilmiş, fakat daha sonra, kentte ev bulmak zorlaştıkça normal ailelere kiralanmaya başlanmış "Banjiha" denilen, güneşin ve temiz havanın girmediği yeraltı evlerinden birinde "ikamet" ediyor. İkinci ailemiz ise Seul'un yüksek burjuva mahallelerinin olduğu tepenin yamacındaki mimari harikası bir villada yaşamını sürdürüyor. Bu iki ailenin aynı şehirde yaşadığına inanmak zor. Normalde hayatları hiç kesişmeyecek bu insanlar, kaderin garip bir cilvesi sayesinde tanışıyorlar. Film bundan sonra yavaş yavaş açılıyor ve kendimizi önce komik, sonra da trajik bir sınıf çatışmasının içinde buluyoruz.

Tıpkı Platform'da olduğu gibi, Parazit'te de çatışma aşağıdakiler ve yukarıdakiler arasındadır. 


Banjiha'da yaşayan "yoksul ama mutlu" ailemiz zengin aileyle olan temasında önce tamamen bilinçsiz, filmin sonunda ise bilince gelen önemli bir (d)evrim geçirir. Kanımca, filmin Marksist meta-kuramı tam da bu değişimin niteliğinde. Köküne kadar cahil, çocukca zevkleri ve basit mutlulukları olan bu aile, ötekiyle ötekinin mekanında karşılaşana kadar köleliği üzerine hiç düşünmemiştir. Filmde, bu karşılaşma kendisini tam bir köle-efendi ikiliği olarak göstermekte. Varlıksız varlıklarla, varlıklı varlıkların karşılaşmasının ürettiği bir diyalektiğin içinde buluruz kendimizi seyirci olarak. Bu diyalektiğin doğrudan yüzümüze çarptığı büyük kavram ise adalet. Adaleti tesis edecek olan ise -Hegel'e atıfla- tabii ki köledir! Film, bizi savaştaki tarafımızı seçmeye zorlar.

Aynı zamanda senarist olan yönetmenin (yani Bong Joon Ho'nun) adaletin tesisine doğru giden devrimci eylemde bize sunduğu metafor ise koku. Filmde, pis koku; zaten yoksul, cahil, basit ve aptal olan kölenin değersizliğini fiziki anlamda temsil eden çok güçlü bir simge olarak alttan alta hep işlenir. Ter, pislik, yağ, irin ve sidik karışımı bu koku köleye aittir ve burjuvayı müthiş derecede tiksindirmektedir. Ne kadar yıkanırsa yıkansın arka mahallelerden gelen modern kölenin üzerine yapışmış, çıkmayan kötü kokusu bir damga gibi ona eşlik eder. Böylece ahlaklı ve iyi burjuva sınıfı, aynı zamanda temizliği, iyi giyimi ve bakımı sayesinde de kölenin üstünde "doğal olarak" konumlanır.

Parazit'te, koku, lümpenlikten sınıf bilincine geçişi sağlayan kapının anahtarı olarak karşımıza çıkmakta. Aslında o bilinç gelişene kadar, yoksul ailemiz, sadece hayatta kalma savaşı veriyor, kendisi gibi yoksul başka bir aileyle acımasızca savaşıyordu. Köleler arasındaki bu çatışmada, kana, şiddete ve her türlü ahlaksızlığa yer vardır. Öyle ki, yönetmen, bu ahlaksız, lümpen köle güruhundan tiksinmemiz ve onları hor görmemiz için bize her türlü malzemeyi sağlamakta, film boyunca bizi burjuva ahlakımızla hesaplaşmaya girmeye zorlamaktadır.

Ancak "koku" çatışmayı çözen devrimi başlatmıştır. Her ne kadar bu devrim kurtuluşu getirmese de! Devrim, toplumsal olamamıştır; kişisel bir hesaplaşmada kendini görünür kılmıştır. Dolayısıyla, kölenin içinde biriken öfkeyle empati kurabilsek de, öfkenin dış dünyaya taştığı biricik "eylem"in sınıf kavgasına hiçbir katkısı yoktur. Eylem, sembolik olarak kalır. Şiddeti hor gören ve anlam veremeyen burjuva sınıfı için bu eylem sadece iğrenç ve barbarcadır. Bu nedenle, kendi trajedisini göremeden yaşamaya devam edecek bir efendi orada doğal olarak ona bahşedilmiş üstün varlığını gamsızca sürdürmeye devam edecektir.

Burjuvanın sahip olduğu bu ahlaki üstünlüğü, yoksul ailenin annesi zengin evin kadını hakkında konuşurken dile getirir:

"Bu kadar zengin olsam, ben de iyi olurum. Zenginsen iyi olmak çok kolay." 

Toplumsal dayanışmanın olmadığı ileri kapitalist bir "toplum" modeli içinde gerçek bir hayatta kalma mücadelesi veren ailenin günün sonundaki olağanüstü tespiti budur. Kapitalizmde sadece mallar ve mülkler değil, en kıymetli erdemler de yalnızca zenginlere tahsis edilmiştir. Sistem bunu otomatik olarak yaratır ve yeniden üretir. İyi olabilmek bir ayrıcalıktır; bir sınıf meselesidir. Yoksula bırakılan tek seçenek kötülük, tiksinçlik ve barbarlıktır. Burjuvanın kendi varlığını gerekçelendirebilmesi için zorunlu olan manevi zemin böylece yaratılmıştır.

Evet, tam bu noktada Platform'u hikayeye ekleyebiliriz. Platform, devrimin öncesine veya sonrasına değil, tam da devrim anına odaklanıyor. Filmde, adalete ve dayanışmaya hiç yer olmayan fantastik, ürkünç bir mekanla karşı karşıyayız. Yine de, bize ileri kapitalizmden aşina gelecek olan adalet yoksunluğunu ve eşitsizliği hatırlatan bir sürü gönderme var filmde. Varlığın "gurme yemekle", yokluğun ise "kanibalizmle" temsil edildiği; altta kalanın gerçek anlamda canının çıktığı, tam da Benjaminci anlamda "barbar bir medeniyet" tasarımına tanıklık ediyoruz.

The Platform (2019) - IMDb

Adaleti, bir sorun olarak tanımlayan ve dayanışmayı topluma yerleştirecek olan protoganistimiz açısından yüzleşmek zorunda kalacağı soru çok nettir:

Kanlı mı, kansız mı?

Parazit'in aksine, Platform'daki devrimci eylem kitleseldir. Tüm toplumu yukarıdan değişmeye zorlayan bir mekanizma üretilir. Önce ikna yoluyla, olmuyorsa şiddet ve zor kullanma yoluyla toplumsal dayanışma sağlanmaya çalışılır. Toplumsal dayanışmanın ortaya çıkışı ise sistemi ayakta tutan vicdansızlığa, bir vicdan kazandırma şeklinde olacaktır.

Hem Platform hem de Parazit'teki adalet arayışı ve ondan beslenen haklı öfke kendini fiziksel şiddetle açığa vurmaya mahkumdur. Bir toplumda, adalet, kendiliğinden doğmaz ve spontane olarak gerçekleşmez. Hayatta kalma şansları daha doğmadan ellerinden alınmış olan milyonlar, milyarlar için, kazananla aynı masaya oturmanın ve onunla müzakereler yürütmenin hiç bir manası yoktur. Kaldı ki, adaleti ve toplumsal etiği kuran zaten sistemin kazananlarıdır. Sistemi yürütenlerden kendiliğinden bir adalet beklemek ancak saflıktır, aptallıktır. Dolayısıyla, her toplumun adaleti, dayanışmayı ve eşitliği tesis edecek kararlı faillere ihtiyacı vardır.

Her iki filmin de kaçınılmaz olarak vardığı nokta, devrim için kanlı bir şiddetin meşru ve zorunlu olduğudur. İki filmin de en tartışmalı (neredeyse modernist) duruşu burada çıkıyor karşımıza. Bu acımasız ve barbar dünyada, adalet ve dayanışmaya inanan insanlar, onu gerçekleştirebilmek için en az sistem kadar acımasız ve barbar olabilmeyi başarabilmelidir. Eğri dünyada doğruluk olmayacağı gibi, ruhunu ve bedenini kirletmeden, kurtuluş da gelmeyecektir.

Tüm Don Kişot'ların karşısında dev yel değirmenleri gibi dikilen ikilem tam da budur.

Pazar

Corona Notları 4: Düşünmek Ne Demektir?

Böyle zamanlarda felsefi sohbete çekiniyorum. En azından yeni toplumsal ütopya hayalleri empoze etmek ya da sürekli "doğa ana" ile barışmamızın tavsiye edilmesi son derece sinir bozucu olabilir. Her şeyden önce hâlâ her şey her zamanki gibi sınıfsal. Boğaz manzaralı villasında evine kapananla hala metrobüsle fabrikaya gitmek zorunda olan işçi aynı şekilde etkilenmiyor. Güvencesiz, sözleşmesiz, yarı zamanlı çalışanlar işlerini kaybetmeye başladı bile. Sözleşmeli çalışanların ödemeleri ne olacak belli değil. Kiralar nasıl ödenecek? Sistemin çarkı nasıl dönmeye devam edecek? Devam edecek mi? Şurası kesin: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Gelecekte nasıl olacağına dair ise hiçbir fikir yok. (Bu konuda gelecekten yazan İtalyan yazar Francesca Melandri'nin yazısı için bkz.)

Bu belirsizlik içinde, evlerimize kapandık. Herkes bu süreci kendi deneyimleri üzerinden yaşıyor ve yaşayacak. Benim gibi çocuklular kişisel gelişime pek vakit ayıramayacak. Ama düşünmek için her zaman vakit olacak gibi. Peki düşünmek ne demektir? Daha doğrusu, "şu yeşil elmayı yesem mi?" gibi dolaysız bir düşünme değil de, felsefi düşünmek ne demektir? Eğer bu felsefi bir soruysa, bunun tek ve gerçek bir yanıtı olmadığını hemen söylemek gerek. 

Çoğu (belki bütün) sahici felsefi sorunun  somut ve pozitif bir yanıtı yoktur. Felsefeyi diğer disiplinlerden ayıran taraf da bu. Herakleitos'un 2500 yıl önceye ait bir fragmanını çürütemezsiniz, onu deneyle sınayamazsınız, ama üzerine düşünmeye devam edebilirsiniz. İşte bu düşünme etkinliğinin ne olduğunu sorgulayan Heidegger, 1951/52 yıllarına ait derslerinde bu soruyu soruyor: Düşünmek ne demektir? 

                                              

Heidegger'e göre felsefi düşünme her şeyden önce akademik bir uğraş olmak zorunda değildir. "Felsefeye Giriş" derslerinin ilkinde ifade ettiği gibi: Her insanın doğası gereği felsefi düşünmeye olanağı vardır, çünkü insan (Dasein) bir açıklıktır. Varlığa ve onun olanaklarına açıktır. Heidegger'in felsefi düşünmeyi sorgularken sorduğu soru şudur: Bizi düşünmeye iten nedir? Evet, bu bir itilmedir, çünkü derin düşünme ya da tefekkür, kendini düşündürtür, düşünmeyi kışkırtır, kışkırtıcıdır. Bizi düşünmeye iten, düşünülmek ister. Bizi düşünmeye çağırır. İnsanda bu çağrıya yanıt verme olanağı vardır. 

Heidegger, Tekniğe İlişkin Soru gibi ünlü metinlerinde, modern dünyada derin düşünmenin gittikçe azaldığını, insanların teknoloji tarafından çerçevelendiğini, yani olanaklarının daraltıldığını vurgular. Elbette bu tür eleştiriler yeni değil. Heidegger'in söylemek istediği ise şudur: Bizi düşünmeye iteni düşünmediğimiz sürece, o şey gittikçe geri çekilir, ortadan kaybolur; paradoksal biçimde de ortada düşünülecek bir şey kalmaz. Filozofa göre günümüzdeki tehlike de budur: Filozof neyi düşüneceğini bile bilemez. Bizi düşünmeye çağıran, onu ihmal ettikçe solar, üzerine düşündükçe yeşerir. Ona özen gösterdikçe, onun için kaygılandıkça kendini bize yeniden açar. 

Gerçek çöl ya da apokaliptik gelecek, düşünmenin ve düşünülecek şeyin tamamen geri çekildiği, konformist bir yaşamdır. Konformist yaşam sınırlandırılmıştır, çerçevelendirilmiştir, sahte bir güvenlik çemberi içindedir. Bunun sahte olduğunu bugün çok yakından deneyimliyoruz. Diğer yandan bizi düşünmeye çağıran, bizi kışkırtan ise açıklıktır, başka bir deyişle varlığın açıklığı, sonsuz olanaklılığı ve onun düşüncede yeniden ifade edilmesidir. Varlığı hem zihninde hem kalbinde hissetmek, onun oluşuna/akışına/varoluşuna izin vermek demektir. (Varlık, Almanca Sein, hem varlık ve olmak anlamına gelir). Şu güzel makalede söylendiği gibi, düşünmek, en geniş anlamıyla dünyaya, özen ve ilgi göstermek, onun için endişelenmek demektir; tüm varolanların ardındaki sınırsız saklı olanak olarak varlığa/oluşa, yani bizi esas olarak düşünmeye itene müteşekkir olmak demektir. 

Heidegger'e göre düşünmek ne demektir diye sorduğumuzda, açılan kapıyı çok kabaca böyle özetleyebilirim. Belki biraz dini mistik ya da metafizik gelebilir. Ama yeri gelmişken itiraf etmem gerekirse, felsefeye son yıllarda yapılan en büyük kötülük bana göre, onu her anlamda metafiziksizleştirmek, sosyolojiye hapsetmek, felsefenin büyük sorularını teolojinin çatısı altında hükümsüzleştirmektir. Düşünmenin çölleşmesi derken bunu da düşünmemiz gerek diye düşünüyorum. 

Peki karantina günlerinde düşünmek ne demektir? Eğer minimum geçimi, karın tokluğunu sağladıysak (ki felsefi düşünmenin ön koşulu bunlardır) karantina günlerinde bizi düşünmeye itenin çağrısına yanıt verecek zamanı bulacağımızı ümit ediyorum. 

Pazartesi

Corona Notları 3: Neyse Ki Sadece Yaşlılar Ölüyor!

Evet bu cümleyi şu ana kadar çok duyduğunuza eminim. Belki de bizzat sarfetmişizdir.
Doğru, bu virüs en çok yaşlıları vuruyor. Ve bu birçok yerde bir "rahatlama" ifadesiyle sunuluyor. Bizim sağlık bakanının tweet'lerinde bile, "bugün yine yalnızca yaşlılarımız öldü" gibi ifadelere rastlayabilirsiniz. Böyle bir ifadenin yanlış olduğunu söylediğinizde ise genelde yanıt şöyle oluyor: "Hey, ama dostum, istatistikler böyle diyor."

İşte bu tam da neden yalnızca istatistiklere ya da genel olarak pozitivizme bel bağlamamamız gerektiğinin bir kanıtı. En azından insani meselelerde her olgunun yorumlanmaya ihtiyacı vardır.  İstatistik ya da çıplak olgu size doğru veriyi verir, ama sizin onu insani bir çerçeve içinde yorumlamanız gerekir. Böyle bir yorum çabasına girmemek ya tembelliğe ya da kötü niyete işaret eder.

Her şeyden önce sadece yaşlıların etkilendiği doğru değil. Hastalananların üçte ikisi genç. Bu konuyla ilgili bkz. Ama esas mesele zaten bu değil. "Sadece yaşlılar" söylemine çok dikkat etmek gerekiyor. Bu söylem tam da Kant'ın "başkalarını birer araç olarak değil her zaman kendinde bir amaç olarak" görmeye dayanan ahlak yasasının çiğnenmesi anlamına geliyor. Çünkü burada yaşlı nüfus, sizin hayatta kalmanızın bir aracı haline gelmiş oluyor; yaşlılık araçsallaşıyor. Kendi hayatta kalışınızı başkasının başına gelen kötülük üzerinden meşrulaştırmış oluyorsunuz. Dahası, "sadece yaşlılar ölüyormuş, endişelenmemize gerek yok" dediğimiz anda, kendimizi de bir gün aynen böyle ikinci sınıf yurttaş haline gelmemizin de yolunu açmış oluyoruz (bkz.). Türkçe bir deyimle ifade edersem: Bugün sana, yarın bana!

Ama Kantçı anlamda düşünmeye devam edersek: Yaşlıları yalnızca ileride bizim de başımıza gelir diye gözetmek de tek başına yetmez; onları tam da yaşlı oldukları için, dayanışmaya gerek duydukları için, en çok da insan oldukları için korumamız gerek.

İşin bir de tıbbi yönü var. İtalya'da solunum cihazı kullanımında gençlere öncelik verilmesine çoktan başlandı (bkz.). Bu tıp etiği tartışması oldukça çetrefilli ve uzmanlık alanım değil. Gençlere böyle bir öncelik verilmesinin kendisini burada tartışamam, ama bu önceliğe "zayıfın ölmesi ve güçlünün hayatta kalması" ilkesiyle meşruiyet kazandırılmasına ilişkin şunu söyleyebilirim: Böyle bir meşruiyet zemini, aynı zamanda toplumsal rasyonelitenin, farklı insanların, zihinlerin, bakış açılarının bir arada yaşabilmesinin olanağının ortadan kalkmasının da zeminidir.

Son olarak, eğer yaşlılara ya da sosyo-ekonomik dilde "emeklilere" birer yük olarak bakılıyorsa, kusura bakmayın ama bu yalnızca o ekonomik sistemin boktan olduğunu gösterir. Çözümü bu sistemin değiştirilmesindense yaşlıların ölmesinde arayanlar da en az bu sistem kadar boktan insanlar olmalı. 

Pazar

Corona Notları 2: Radikal İyiyi Viral Yapmak Üzerine

Bu blogun çok üzerinde durduğu konulardan biri tarih ve ahlak. Son zamanda üzerine düştüğümüz başka bir tema ise nesne yönelimli ontolojiydi. Görünen o ki, önümüzdeki günlerde yine aynı sularda yüzeceğiz. 

İnsanın ne'liği üzerine fikir beyan etmiş yüzlerce düşünür var. Hepsi de kendi tarihsel ortamlarından, kişisel deneyimlerinden ve dünya görüşlerinden bize seslenerek bu temel soruya cevap bulmaya çalıştılar. İnsanın ne'liği halen tartışmalı, öyle de olmalı! Çünkü tarih "yapılmaya" ve "yazılmaya" devam ediyor. Tunç Çağındaki insanla, Orta Çağdaki insanı, Aydınlanma insanıyla, Amazon'da yaşayan insanı, New York'ta yaşayan insanla Tahran'da yaşayan insan bir ve aynı şey değildir. İnsan olmak bakımından, yani türdeş olmak bakımından, bunları aynı kefeye koymak ve tarihsiz-kültürsüz bir evrensel "insan" tanımı içine yerleştirme gayreti ulvi bir amaç gibi gözükse de, belki de tam da bu bir çok bilim insanının ve düşünürün bu soruya yanıt ararken içine düştüğü hataydı. 

Image result for doctors fighting corona
Dr. Wi Wenliang, Radikal İyiliğin Simgesi.

O zaman şöyle soralım soruyu: 2020'de insan nedir?

Evet, şimdi kafamızda bir şeyler canlanmaya başladı. Lafı uzatmadan, daha yeni yıla girer girmez bizi karşılayan ve kısa sürede küresel bir varlık ve yaşam krizine dönüşen korona virüsü salgınına gelelim. Elbette, salgınlar insanlık tarihine uzun zamandır eşlik ediyor. Elbette, dünya bunu ilk defa yaşamıyor. Elbette, eskiden tıp ve bilim çok daha çaresizdi. İspanyol gribi salgınının 1. ve 2. Dünya Savaşı'nda ölenlerin toplamından da fazla, neredeyse 100 milyona yakın olduğu tahmin ediliyor! Avrupa'dan Amerika'ya taşınıp Amerikan yerlilerini soykırıma uğratan virüs ve mikroplara değinmiyorum bile. 

Kendimizi bir tarihsel ilkler dünyasında bulduğumuzu söylemenin pek bir anlamı yok; ancak ilk defa küreselleşmiş dünya kendini böylesi bir sınavla karşı karşıya buldu diyebiliriz sanırım. 

Ben insanın tarihsiz bir tanımına karşıyım, evet; ancak görmezden gelemeyeceğimiz ve inkar edemeyeceğimiz bir evrimsel psikolojik gelişimi olduğunu da düşünüyorum. Tarih-kültürle evrimsel biyoloji ve psikoloji arasındaki çatışma veya çelişkilerin insanın (çoğu zaman irrasyonel olarak bile tanımlayabileceğimiz) davranışlarını şekillendirmekte rol oynadığını düşünüyorum. Bu çatışma ve çelişkiler, bizim "iyi" veya "kötü" olarak nitelendirdiğimiz ahlaki tavırları oluşturuyor. Yani, doğada tanımlayamayacağımız; ancak ve ancak insanın yapıp etmelerinde bir anlam kazanan kategoriler olarak iyilik ve kötülük, insanın, içinde bulunduğu tarihsel koşullardan bağımsız olmaksızın, kendi iç çatışma ve çelişkilerinden kaynaklanıyor.  

Korono günlerinde ahlak kendini iki uca savrulmuş olarak gösterdi. 

Birincisi, marketlerdeki yiyeceklere ve temizlik malzemelerine saldıran, raflarda hiç bir şey bırakmayan, sadece ve sadece kendini ve ailesini düşünen, "bizden gayrısı aç kalsın" diyen bir insan grubu vardı. Buna benzer bir davranışı virüsün ölümle tehdit etmediği genç nüfus arasında yaygın olarak gördük. Sadece yaşlıların nasıl olsa ölümle karşı karşıya olduğunu öğrenince, virüsü yayma riski olduğunu bile bile kendini izole etmeyen, hala partiler düzenleyen, içen eğlenen bir gruptu bu. Yani daha da açık konuşayım; bir insanın bilinci açıkken boğularak ölecek olmasını, bir sağlık çalışanının yiyecek bulamamasını veya bir kişinin ailesine süt götüremeyecek olduğunu bile bile hayata geçirilen eylemlerdi bunlar. Bu grubun içinde bulunduğu ahlaki konumu Kant ve Schelling gibi filozoflar "radikal kötülük" olarak tanımlamıştı (Albayrak 2017):

"Radikal kötülük, yalnızca insanın duyusal ya da duygusal bir zayıflığı sonucu düştüğü bir durumu değil, aklın ilkelerinin yozlaşmasını, tersyüz olmasını, tıpkı Schelling'in öne süreceği gibi, bireysel ilkenin evrensel ilke üzerinde egemenlik kurmasını ifade eder."

Radikal kötülüğün "radikal" tarafı, cahilce, bilinçsizce veya çocukça bir bilmezlikten gelmemesi; kötü eylemin, insanın akıl süzgecinden geçtikten sonra, tamamen bilinçli bir biçimde, diğer insanlara, doğaya zarar vereceğini bile bile eyleme dökülmesinde yatmaktadır. Yukarıda verdiğimiz örnekler böyle bir zihinsel rasyonelleştirme sürecine aittir. Evrimsel psikolojide belki de sadece kan bağı olan kişilere duyulan koruma ve kollama duygusunun modern, kentli ve küresel bir tarihsel bağlama taşındığı bu durumda, insanın kendine bunun aslında bir kötülük olmadığını, "kim olsa böyle yapar" diye telkin vermiş olabileceği ahlaki bir seçim. 

Gelelim, sarkacın ikinci ucuna. Korona krizinde ikinci bir tip 2020 insanıyla daha tanıştık. Tarihten bildiğimiz bir insan tipi bu: Altruistler. Yani iyilik yapmak için iyilik yapanlar, bunun için karşılığında bir şey beklemeyenler. Bunlar, bir uçakta, oksijen maskesini ilk olarak yanlarındaki yolcuya takanlar. Hiç tanımadıkları bir insana kan vermeye gidenler. Ölümlerinde tüm organlarını bağışlayanlar. Kendi parası olmadığı halde, daha kötü durumdaki birine son parasını verenler.  Radyasyondan öleceğini bile bile nükleer bir sızıntıda kendini feda edenler. 

Sanırım Richard Dawkins, bunlara "suckers" demişti. Ben "radikal iyiler" diyorum.  

Aklının melekelerini, salt kendini değil, kendiyle birlikte evreni kurtarmaya yöneltmiş olan bir insan tipi bu. 2020'nin "kahramanları", tarihin gerçek failleri olsun istediğimiz insanları bunlar işte. Korona virüsünü kapacağını ve bu yüzden belki de öleceğini bile bile hastanelerde çalışanlar 2020'nin radikal iyileri. Özlemden kıvransa da, annesini, babasını görmeye gitmeyenler, hastalığın kendisini etkilemeyeceğini bilse de evde oturanlar, pencerelerinden sokağa şarkılar söyleyen, internetten canlı yayında konser verenler, marketlerde ihtiyacı kadar alışveriş edenler, güvenli mesafeyi koruyanlar...

Bu bir savaş evet. Sadece insan-olmayan bir faile karşı yürütülen bir mücadele değil ama; radikal kötülüğe karşı da bir savaş bu. Minimal moralleri, maximal morallere dönüştürme zamanı. Bencilliği, dayanışmaya dönüştürme zamanı. Dolayısıyla, kendini tam da bir virüs gibi bulaştırma imkanı olan radikal kötülüğün karşısına çıkaracağımız güç, bir eğitim aracı veya cezalandırma değil; yine aklın ilkelerine hitap edecek bir ikna aracı olmak durumundadır. Yine Schelling'in anlattığı gibi, insan, iyiliği özgürce, kendi istenciyle ve aklıyla seçmelidir. Bunun için aklıma tek gelen, radikal iyiliğin gücünü yaymak, evet tıpkı bir virüs gibi!

İyi olmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Bu fırsatı kaçırmayalım. 


Albayrak, M.B. 2017. İnsanın Özgürlüğünün Özü'ne Önsöz. Ayrıntı Yayınları. 

Cumartesi

Corona Notları 1

Yeni ütopyalar, toplum teorileri, felsefi analizler için bence erken henüz. Virüsün dünyayı nasıl şekillendireceği, ekonomiyi nasıl darmadağın edeceği belirsiz. İnsanlar acı çekiyor, ölüyor.

Ama diğer yandan bazı şeyleri kaydetmeli...

Ocak ortasından beri Wuhan'ı takip ediyordum. Büyük ihtimalle evde bebek olduğundan biraz takıntılı hale gelmiştim. Her gece ahali uyuduktan sonra oradan gelen her şeyi izlemeye, komplo sitelerinde yazan her şeyi okumaya başlamıştım: Evlerine mühürlenenler; evlerinden zorla alınanlar; olan biteni gösterdiği için tutuklanan gazeteciler; bir elinde ateşölçer diğer elinde silah olan askeri-doktorlar; karantinadan kaçmaya çalışanları şok tabancasıyla durduran polisler; hastaneye alınmadığı için ya da başka nedenlerden ötürü öfkeyle sağa sola tükürük saçarak virüsü yaymak isteyenler... daha neler neler. Bazıları belki doğru değildi, daha önceki bir tarihe aitti. Ama Wuhan'ın ve Hubei bölgesinin BOMBOK bir durumda olduğu belliydi. Bu dediklerim ocak ortasından ocak sonuna doğru geçen süre. Sonrasında oradan gelen videolar azaldı ve neredeyse yok oldu. Büyük ihtimalle Çin tamamen sansürlemeyi başardı.

Peki bütün bu süreçte WHO yani Dünya Sağlık Örgütü ne yaptı? Bölgeye birkaç uzman göndermek dışında HİÇBİR ŞEY. Tersine, insanları teskin etmeye, sakinleştirmeye çalıştılar. O dönemde internette çıkan ve bugün gerçek olduğunu öğrendiğimiz bir sürü şeyi yalanladılar. Örneğin virüsün havada birkaç saat asılı kaldığı ve belirli yüzeyler üzerinde günlerce durabildiği en geç ocak sonunda zaten konuşuluyordu. Bu konuda bkz.

Dahası WHO, pandemi ilan etmek için mart ayının ikinci haftasına kadar bekledi. Oysa benim izlediklerimin yarısını izleseler, çoktan bütün sınırların kapatılması gerektiğini söylerlerdi. Peki benden az mı biliyordu WHO? Hiç sanmam. Kapitalizmin çarkını son ana kadar döndürmek istediler. Global bir ekonomik krizin sorumluluğunu almaktan korktular. Büyük olasılıkla hem ABD hem de Çin devleti tarafından yönlendirildiler. Pandemi de büyük ihtimalle hisse senetlerini satması gereken kodamanlar bunu yaptıktan sonra ilan edildi. Bu konuda bkz.

Bu nedenle WHO yetkilileri derhal istifa etmeli (bence tutuklanmalı), WHO lağvedilmeli ya da büyük şirketlerle bağı tamamen kesilerek gerçek sağlık emekçileri tarafından yönetilmeli.

Bir başka dikkat çeken şey ise, devlet başkanlarının ve büyük sermayenin tek bir ağız olmuşçasına "Corona'yla Savaş"tan söz etmeleri. Örneğin bkz. Hastalıkta savaş metaforunu daha önce Susan Sontag Metafor Olarak Hastalık kitabında irdelemişti. Sontag burada, "hastalıkla savaşmak", "savunma sistemi olarak bağışıklık" gibi askeri terimlerin yalnızca hastalığı değil hastayı da damgalayan bir söylem olduğunu yazıyordu.

Ama burada gerçek bir savaş filan yok. Virüs bir düşman değil. Burada kendi yarattığımız bir düzenin  sonucu olan bir savaş ortamıyla karşı karşıya olabiliriz en fazla. Paniğe kapılınca ilk olarak tuvalet kağıdına sarılan bir konformizmin sürmesine yardımcı olduğu düzenin belki de kendi yarattığı canavarla (Corona değil) savaşına tanık olacağız. Ama daha bunları düşünecek-konuşacak çok zamanımız olacak sanırım.

Bu arada, bu virüsün dünyayı kasıp kavuracağını ocak ortasında tahmin eden "komplo teorisi" sitelerindeki deneyimli hayatta kalmacıların, bu tuvalet kağıdı olayıyla çok dalga geçtiklerini eklemeliyim. Çünkü ilk edinilecekler listesinin neredeyse en sonunda yer alıyor popo silme araç gereçleri. Bu virüs dünyanın efendisi olmadığımızın yanında süper-ultra zeki canlılar olmadığımızı da gösteriyor.

Not: Corona günlerinde hayatta kalmacıların önerileri için fena olmayan bir site için bkz