evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba

Gözlerime İnanamadım!: Nesne-özne dikotomisi üzerine atıp tutmalar

Felsefecilerin, özellikle kıta Avrupası’nın felsefe geleneğinin, özne-nesne ikiliği üzerine ve bilincin işleyişi (fenomenoloji) üzerine ürettiği düşünceler, ortaya attığı fikirler ve bu dikotomiyi aşmanın yolları üzerine kafa patlatması bir kaç yüzyıldır sürüyor. Felsefe tarihçilerinin geleneksel olarak Descartes ile başlattıkları ve Kant ile zirveye taşıdıkları ‘özne felsefesi’ akımı şimdilerde sarkacın geri salınımıyla ‘nesne felsefesi’ne dönüşüyor gibi (bkz. Meillassoux, Bryant vb.).  

Kant’ın tanımladığı ‘kurucu özne’ anlayışı yerini yavaş yavaş ‘kurucu nesne’ye bırakıyor galiba. İkinci dünya savaşı sonrasında oluşan post-critical düşünceye göre, dünyayı bilincimizde oluşan bilgilerle biz kuruyorduk. Hatta her birimiz farklı inşa ediyorduk, her birimiz dünyayı farklı okuyorduk ve dolayısıyla farklı yaşıyorduk. İçine düştüğümüz (Falling) dünya nesnel bir gerçeklikti tabii ama duyularımız, duygularımız, yaşantılarımız, deneyimlerimiz ve içinde bulunduğumuz her türlü bağlam bizim ‘dışımızdaki’ dünyayı nasıl okuyacağımızı belirliyordu. Bu görüşe göre, dünya nesnel olarak bilinemez, çünkü dünyayı bilebilen veya bildiğini iddia eden tek şey zaten öznelerdir. Öznenin bilebildiği dünya dışında başka bir dünya olmadığına göre ve özneler özne olmaktan çıkamayacaklarına göre evrensel olarak bilinebilen nesnel bir dünya diye bir şey mümkün olamaz. En temel tanımlar ve ölçü birimleri bile dünyayı nesnel olarak bilmenin göstergesi değildir, bunlar da öznenin tanımladığı dünyayı bilme araçlarıdır, hepsi kaçınılmaz olarak özneldir!
Eyvallah!
Post-modernist (bazı felsefeciler post-critical demeyi tercih ediyorlar) düşünüşde nesnel olarak bilinebilen bir dünya yoktur. Nesne-özne etkileşiminin olduğu ama öznenin içinde bulunduğu bağlamlar ve deneyimleri ışığında bilebildiği bir dünya vardır. Ayyy gözlerime inanamadım! derken işte öznelliğin sınırlarına dair bir ipucu yakalamış oluruz. Duyu organlarımız dışımızda bir dünyaya ilişkin veriler topluyor ve beyne iletiyor, ve beyin bunları aynı şekilde alıp bilgiye mi dönüştürüyor? Hayır! Beyin, kendi geçmiş deneyim, yargı ve önyargılarıyla harmanlayarak veriyi bilgiye dönüştürüyor. Yani nesnellikten öznelliğe geçmemiş bir 'bilgi' mümkün değil. Eğer duyularımızın ilettiği veri, şimdiye kadar edindiğimiz bilgilere aykırıysa 'gözlerime inanamıyorum!!' gibi saçma bir cümle kurarak bu durumu ifade etmeye çalışıyoruz. Sonuçta dediğimiz gibi, en nesnel ölçüler bile (zaman, mekan, uzunluk, hacim, renk etc..) öznenin ortaya attığı kategorilerdir. Yarın öbür gün bir uzaylı gelse, onların evreni bilme kategorilerinin bizimkinden 180 derece farklı olduğunu görürüz heralde. Sadece farklı duyu organlarına sahip olduğu için de değil! Şunu düşünün ki, gözün gördüğü renkler aynı biyolojik evrimden geçmiş tüm insanlar için birebir aynı olmalı değil mi? Bundan daha nesnel ne olabilir? Peki o zaman neden bazı kültürlerde ‘mavi’ diye bir renk yok? Neden aynı objeye bakan farklı gözler farklı renkler görüyor? Kültürlerarası renk algısıyla ilgili bir sürü deney ve yayın var, internetten açıp bakın. Renk bile kültürel olarak tanımlanan bir şeydir.

Daha da ilginci belki de sinestezi olarak bilinen tıbbi durumdur. Sinestezi 'sorunu' olan insanların bir duyu organları uyarıldığında otomatik olarak başka bir duyu organı da uyarılıyor. Mesela renkleri ses olarak, sesleri görüntü olarak, harfleri veya rakamları renk olarak algılıyorlar. Uzatmayalım: Duyu organlarımızın niteliği aynı gibi gözükse de, işleyişleri ve beyinde yarattıkları etki bambaşka olabilir. Bir tane dünya var belki ama milyarlarca farklı dünya kavrayışı ve algısı var. İşin komik yanı bir çok insanla aynı şeylere gülmemiz veya sinirlenmemiz bir çeşit mucize. Diğer yandan, 'evet seni çok iyi anlıyorum' gibi sıradan cümleler kurarken çok dikkatli olmamız gerek. Böyle bir şey ne kadar mümkün merak ederim, orası ayrı konu...



Ehh, gerisini siz düşünün! Evrensellikten, aklın bir yolu olduğundan, genel-geçerlikten, yasalardan, ebedi-ezeli olan şeylerden bahsederken iki kere düşünmek gerek gerçekten.

Bir bebeği düşünün. İçine tam anlamda ‘düştüğü’ dünya zaten kültürlenmiş bir dünya. Aslında içine düştüğü şey dünya değil, kültür. Daha gözleri tam olarak görmezken baktığı dış dünya onun için bilgisini duyu organlarıyla ve yaşantılarla topladığı bir kolajdan ibaret olmalı. Daha sonra ilk yaptığı şey bazı nesneleri ayırt etmek, eline alarak, ağzına götürerek tanımaya çalışmak. Onun için nesnelerin hiçbir adı yok, işlevi yok, anlamı yok. Pencereden dışarı baktığında ‘işte ağaçlar’, ‘işte apartmanlar’, ‘işte hayvanlar’ demiyor. Aslında tam olarak pencereden baktığında ne ‘gördüğünü’ bilmemiz mümkün bile değil. Aynı manzaraya baksak da, onun 6 aylık gözleriyle bizim 30 yıllık gözlerimiz bambaşka şeyleri görüyor. Biz herşeyi isimlendirip kategorileştirirken ve böylece yargılarda bulunurken (‘yaşlı bir ağaç’, ‘yüksek kaldırım’) o dünyayı belki de gerçekten nesnel olarak algılıyor. Yargı vermeden, önyargılara sahip olmadan, şeyleri kategorilere ayırmadan, iyi-güzel-doğru gibi ahlaki yorumlarda bulunmadan dünyayı belki de olabilecek en nesnel haliyle kaydediyor. Bir yerlerde okumuştum, çok hoşuma gitmişti: Bir nesneye isim vermek onu daha iyi bilmemizi sağlamaz, onunla aramıza mesafe koymamıza yol açar diye. İsim verdiğimiz her ŞEY bir NESNE’ye dönüşüyor çünkü özne için. Yani bu açıdan bakılınca nesnesiz özne, öznesiz nesne olamaz şeklinde bir sonuca varabiliriz. Bir bilen olduğu zaman şeyler, nesneye dönüşüyor. O zaman özne-nesne dikotomisini sona erdirmenin pek de bir başarı şansı yok gibi, ama belki böyle bir uğraşın pek bir anlamı da yoktur.
İsmin mor renk tadında!

Aynı şey ‘nesne felsefesi’ için de geçerli. Her şeyi kuran özne değil de, özneyi kuran nesneyse eğer, o zaman yine aynı hatalara (hata demeyelim de aynı çıkmaz sokaklara) girmiyor muyuz? Anladığım kadarıyla çevreci akımlardan beslenen bu düşünce, öznenin biricikliğini, nesneler arasındaki üstün ve ayrıcalıklı konumunu alaşağı etmeye çalışırken (ki bu değerlidir tabii) yine özne odaklı bir bakış açısına varmıyor mu? Yani özneden kaçmak mümkün mü? Dünyayı bilebilmenin tek yolu kendi öznelliğimiz içinden bakmaksa, yine ölçüleri ve ölçekleri biz belirliyorsak ve dünyanın hakikatini bilme derdi tek bizde varsa; nesneler ne kadar bizi yönlendirirse yönlendirsin, davranışlarımızı ne kadar etkilerse etkilesin, kendimizi ne kadar saklamaya, küçültmeye, nesneleri özgürleştirmeye çalışırsak çalışalım sonuçta BİLEN ve bildiğini İDDİA EDEN sadece özneyse bu etkinliğin varacağı nokta eskisinden ne kadar farklı olacaktır?

Batı felsefesinin ulaştığı zaman-mekan-tarih bilinci noktasından geri dönmesi düşünülemeyeceğine göre, özne-nesne ayrımının bizi daha çok meşgul edeceği belli. Hiç birimiz bebekliğimizdeki ‘safa yakın’ bilinç durumuna geri dönemeyeceğimize göre, yani birbirini sürekli olan etkileşim içinde kuran özne-nesne evreninde, bilinç ve bilgi dünyasında dolaşmaya devam edeceğiz. Bunun dışında başka bir nesnellik alanı aramak zaten nafile (bunu artık sağır sultan duydu heralde, gerçi bizim üniversitelerde duymayanlar kalmış). Yani kendinde-şeylerin bilgisine ulaşamayacağız. Ha, kendinde şeylerin bilgisi diye bir şey de yok. Şeyler sadece varlar. Bizim dışımızda, bizden bağımsız olarak varlar. Onlara sen varsın diyen bir özne olmasa bile! İnsanlar ortaya çıkmadan önce dünyada yaşamış fosilleri düşünün. İnsan diye özbilinçli bir canlı evrimleşmemiş olsaydı da, onlar bu dünyadan gelip geçmiş olacaklardır. Yalnızca bilinemeyeceklerdi. Orası ayrı! İşte öznenin haddini bilmesi için bence bunu idrak etmesi gerekli. Herşey sonuçta Erich Fried’un şu şiiri ile anlatılabilir sanırım:
Was es ist
Es ist Unsinn
sagt die Vernunft
Es ist was es ist
sagt die Liebe

Es ist Unglück
sagt die Berechnung
Es ist nichts als Schmerz
sagt die Angst
Es ist aussichtslos
sagt die Einsicht
Es ist was es ist
sagt die Liebe

Es ist lächerlich
sagt der Stolz
Es ist leichtsinnig
sagt die Vorsicht
Es ist unmöglich
sagt die Erfahrung
Es ist was es ist
sagt die Liebe


Türkçesi (www.erichfried.com adlı siteden alınmıştır)

Saçma
diyor akıl
Ne ise odur
diyor sevgi

Mutsuzluktur
diyor hesap
Acıdan başka şey değildir
diyor korku
Çıkmazdır
diyor anlayış
Ne ise odur
diyor sevgi

Gülünç
diyor gurur
Hafifmeşreptir
diyor ihtiyat
Olanaksız
diyor deneyim
Ne ise odur
diyor sevgi

Görmek


En garip sorulardan biri bence hep şudur: Atomlar nasıl oldu da belirli bir düzenek haline gelip, yine kendileri, yani atomalar üzerine düşünen bir yapı oluşturdular? Yani, insan bilincine kadar giden organik süreç nasıl ortaya çıktı?
Böyle sorunca elbette diğer canlılara, kedilere, köpeklere, bitkilere, amiplere haksızlık ediyoruz. İzlediğimiz belgesellerden belli ki, birçok hayvanla aramızda tek bir "tık" var, yani öyle aman aman bir fark yok, dil dışında. O nedenle, canlıları da alalım aramıza ve yeniden soralım: Atomlar ya da atom atom altı parçacıklar, nasıl oldu da, kendilerini, varolan varlığın içinde yeni imkanlar açacak bir yeniden üretim düzeneğine, yani canlılara dönüştürdüler?
Burada en çok kafamı kurcalayan, bana gerçekten "mucizevi" gelen nokta, canlılarda görme algısı.
Görmek ne demek? Bunun için belki önce, görmenin hiç olmadığı bir dünya düşünelim. Bunu ancak düşünmemiz gerekebilir, imgelem dünyamızda, duyularımızı en aza indirgeyerek yapabileceğimiz bir düşünsel etkinlikte bir dünya tasavvur etmemiz gerekebilir. O dünyadaki en ilkel canlıda, görmeyi, tek hücrelilerle başlayan süreçte, dış dünyaya tepki veren, değişen dış dünyaya göre sinyaller veren sensörler düşünmemiz gerekebilir. Görmek: ilkel organizmalardan günümüze, evrenin kendi başınalığına bir son veren başka bir evren.
Merleau-Ponty'lerin yanıldığı nokta da sanırım tam buydu: görmenin hayvansal-bitkisel ve hücresel boyutuna inmemek. Tam bu satırları yazdığımda içeri giren bir kara kelebek, kendisine gelen uyarılara göre hareket ederken hem görüyordu hem görmüyordu. Yani karşısındakinin ne olduğunu bilmiyordu ama kendi yaşamsal stratejisi için, kendisine göre en uygun hareketi seçebiliyordu. Elbette bizim ekstra üretimlerimiz olan mum gibi şeyleri hesaba katamayıp ölmedikleri sürece. 
Kısacası görmeyi, sadece insanın şu ya da bu objeyi görmesi ve tanımlaması olarak aldığımız zaman, bu, son derece mucizevi bir eylem. Ama bu eylemin evrimsel tarihinde, görmek, yalnızca bu anlamda görmek değil, belirli sensörlerin, dış dünyadaki iletilerine tepki vererek hareket etmesini içeriyor. Ama aslında görmenin olağanüstülüğü tam da bu noktada ortaya çıkıyor: Belli ki görmek, salt insana özgü olmayan, canlının evrimine özgü, kendini dış dünyaya göre konumlandırma ve kendini ona göre hareket ettirme sanatı. Canlılık ve görmeyle ilgili esas soru da belki de burada ortaya çıkıyor: Dış dünya dediğimiz şey nedir? 
Büyük ihtimalle iç dünya ve dış dünya diye bir şey, "objektif" dünyada, yani dünyanın, evrenin kendi işleyişinde yok. Canlılığın, organizma olmanın en temel özelliği ise, kendine başta böyle bir iç ve dış dünya düzeneği kurgulamasında yatıyor.  Taa tek hücrelilerden günümüze kadar gelen süreçte, biz organizmalar olarak, belli ki, kendimize ait olağanüstü bir evren yaratmışız. Evrenin kendisinde olmayan renkleri görüyor, evrenin kendisinde olmayan sesleri duyuyor, evrenin kendisinde olmayan kültürleri kuruyoruz. O zaman, canlılık, evrenin içinde kendi kendine kurulmuş bir çılgınlık mı? Ama matematik hayır diyor şimdilik, çünkü kendi evrenimizden çıkardığımız hesaplarla, taa Mars gezegenine, bizim olmayan evrene, bir alet indirebiliyoruz. Burada, dış-objektif evren ve iç-subjektif evren arasında gitgeller başlıyor. Biz canlılara atfedilen bütün teolojik ve teleolojik varsayımları geçsek de -ki doğru düşünmek için onları geçmek gerekiyor- bu noktada yine de başa dönüyoruz:
İyi de, atomlar nasıl oldu da belirli bir düzenek haline gelip, yine kendileri, yani atomalar üzerine düşünen bir yapı oluşturdular?

Kubrick'in Monoliti

 
http://www.youtube.com/watch?v=lcJPaHFbsc0&stopthedamnautoplay=FLONx81fns8JlYxOih-NOqHw&index=1

Yukarıdaki video, bana göre, Kubrick'in "2001: A Space Odyssey"deki meşhur monolitin en olası anlamlarından birine işaret ediyor. Filmi hatırlarsak, maymunların alet kullanmasına, belirli bir farkındalık yaratmasına giden yol, birdenbire ortaya çıkan monolitin etrafına toplanmaları ve onu korkuyla karışık incelemeleriyle başlıyordu. Bu videoda da, neredeyse o sahnenin birebir tekrarı var sanki. Video boyunca şempanzeler sanki yavaş yavaş bir öğrenme süreci yaşıyorlar ve örneğin 4:45'ten sonra annenin elini başına ve sonra göğsüne vurması, çok temel bir farkındalığa işaret ediyor: Ölümün ve kaybetmenin farkındalığına. 
Filmdeki monolitin yerini burada ölü bir şempanze yavrusu almış durumda. Elbette bu, monolit doğrudan ölümün farkındalığını temsil ediyor demek değil. Monolit sanki daha çok, evrim sürecindeki çeşitli sosyal ve kültürel dönüşümlerin sembollerini kendinde topluyor. 
Öbür yandan, ölümün farkındalığı, yas tutma ve ölüyü gömme ritüelleri, eğer arkeolog ve antropologlar haklıysa, kültürel evrimde çok önemli bir yer tutuyor. Elbette bu videoda belirli bir farkındalık ya da karmaşık bir ritüelin işaretini görmek zor, ama insan yine de bir şeyler hissediyor sanki. Belki bir kaybın ortaklaşa yaşanan bir hissiyatını. Şimdi bir "kuantum" sıçraması yaparsak: Böyle bir ortaklık, ortak yazgıya karşı böylesi bir hissiyat ve yavaş yavaş gelişen ölümün farkındalığı, insanın atalarında belki de günümüzdeki kültürün yolunu hazırlayan iki zihinsel alan açmış olabilir. Birincisi, sürekli yinelenen doğum ve ölüm olgusu ile bu olgunun farkındalığı, bu döngünün ortaklaşa yaşanan sevinci ve tutulan yası, insanın atalarında, kendi yaşamlarının, kendilerinden daha büyük bir yaşamsal sürecin parçası oldukları bilincini geliştirmiş olamaz mı? Belki de bu nedenle, kendinden daha büyük bir sürece ya da bir "şey"e inanma, tapma bilinci geliştirip, bir tür kutsallık yaratmış olabilirler mi? Monolitin bir tür kutsal anıta benzerliği bu açıdan değerlendirilebilir.
Ama alet kullanmadan, geliştirmeden, üretmeden tapınak yapamazsın. Burada, kutsallık bilinci geliştirmenin alet kullanma ve üretimini tetiklediğini söylemek saçma olur. Tersine, ölümün farkındalığı, yaşamın sürekli olarak ölümle olumsuzlandığının ortaklaşa bilinci, kendi bireyinin ve türünün bu döngü karşısında tehlikeye düşebileceği bilinci, insanın atasını, doğada var olmayan bir olaya, yani alet yaratma, geliştirme ve üretme sürecine girerek, doğal olmayan "nesneler" yaratarak, kendini koruma altına alma dürtüsüne yöneltmiş olabilir mi?

Peki, alet üretimi ve kutsallığın, ölümün farkındalığında yatan olası eş kökenliliği ile ölenin yasının tutulması ve yaşamın olumlanması zorunluluğunun üretici karşılıklılığı fikri, gölde vraklayan kurbağadan Shakespeare'e giden yolda bir anlam ifade eder mi? Peki bu soru bir anlam ifade eder mi?

Cuma

Kötülüğü Anlamak II: Kötülüğe Övgü

Kötülüğü anlamak insanı anlamanın yarısıdır. Kötülük; karşıdakine zarar vermek amacıyla yapılan eylemin adıdır. Yani kötülük aslında yalnızca eyleme döküldüğünde gerçekleşmiş olur. Kötü olarak nitelendirdiğimiz insanlar artniyetli düşüncelere sahip oldukları için değil -ki böyle düşünceler istisnasiz her insanda ortaya çıkar- bu düşünceleri eyleme dökmekte sakınca görmemiş olmalarından kaynaklanır. Bu basit gerçeği baştan ortaya koyduğumuza göre, kötülüğün kendi kendine varolan bir 'şey' olmadığını teslim edebiliriz. Kötülük bir fenomen, kendini görünür kılan şeydir; ama bu fenomenin ardında yatan göze görünmeyen nedenler ve sonuçlar zinciri yatmaktadır. Heidegger'in verdiği örneklerden birini kullanmak gerekirse, kötülük; bir hastalığın göstergesi olan ateş gibidir, ama aslında hastalığın nedeni ateş değildir. Kötülük; bir takım yaşantılardan ve duygu durumlarından beslenen ve içimizdeki karanlık köşelerden arada sırada korkunç başını uzatarak yeryüzüne çıkan bir canavara benzetilebilir.. Günlük deneyimlerimiz göstermiştir ki, ne kadar bu canavarı saklamaya çalışırsak çalışalım, ya da Freudiyen bir tabirle ne kadar güçlü bir süperegomuz olursa olsun, o kendini şu ya da bu şekilde açığa vuracaktır.

Ancak kendi kendine varolan orijinal bir kötülük varsayımında bulunmak yanlış olacaktır kanımca. Evet, evrim kötü davranışları bugüne kadar elemediğine göre, bunların insanın hayatta kalma mücadelesinde bir yeri olduğu kesin. Antik Yunan mitolojisinde belirtildiği gibi, kötülüğün hiç olmadığı, henüz Pandora'nın Kutusu'nun açılmadığı, altın bir çağ diye bir zaman dilimi hiç olmadı. Aldatma, kandırma, hırsızlık ve öldürme gibi davranışlar sadece insanda değil, bir çok memeli türünde ortaya çıkar. Bu noktada biz insanlar yalnız değiliz. Ne var ki, bir eylemin kötülük olabilmesi için failin özbilinç sahibi olmasi şarttır. Bir aslanı antilopları avladığı ve öldürdüğü için kötü bir aslan olarak yargılayamayacağımız gibi, sözgelimi, bir bebeğin saçımızı çektiği için kötülük yaptığını söyleyemeyiz. Sonuçta, bir aslanda ya da bebekte artniyet denilen bir düşünce biçimi hayat bulamaz. Artniyet, artdüşünce ve bunların açığa çıkarıldığı kötülük eylemi yalnızca kendi edimleri üzerine düşünebilen, diğer bir deyişle, özdüşünümsel (self-reflexive) hareket edebilen belki de tek canlı olan (2 yaşını geçkin) Homo sapiens'e ait özelliklerdir. Dolayısıyla, kötü (ya da iyi) olabilen tek canlı da insandır. İyi ve kötü diye kategoriler yaratan, iyiyi öven, kötüyü yeren toplumsal bir düzen oluşturmaya çalışan insan -ki burada din kurumu üzerinde uzun uzadıya durulabilir- bu yüzden ahlaki bir varlık olarak tanımlanır. Şüphesiz ki, bir edimi kötülük olarak tanımlayabilmek için toplumsal ve tarihsel olarak ortaya konmuş bir ahlak çerçevesi gerekmektedir.


Buraya kadar herkes hemfikir herhalde. Peki kötülüğü anlamanın yolu nereden geçiyor? Madem kendi başına mutlak kötülük diye birşey yok, madem kötülük yalnızca bir sonuç, bize görünen olanın ardına nasıl geçeceğiz? Buzdağının suyun altında kalan bölümünü nasıl araştıracağız? Kanımca burada bol bol psikanalize başvurmak gerek. Kötülük denilen eylem biçimini yaratan ne de olsa kendine güvensizlik, korku, kıskançlık, çekememezlik gibi pek insanca duygular. Star Wars'da Darth Vader'in nasıl adım adım masum bir çocuk olmaktan çıkıp karanlık tarafa geçtiğini hatırlayalım. Darth Vader mutlak kötü değildi, hiçbir zaman da olmadı. Karanlık tarafa geçmesine neden olan şeyler içinde kötülüğün değil, korkunun ve kendine güvensizligin olmasıydı. Master Yoda bunu en başından itibaren sezmişti:

Yoda: Fear is the path to the dark side. Fear leads to anger. Anger leads to hate. Hate leads to suffering. I sense much fear in you.

Genç Anakin'in içindeki korku, onun rasyonel davranmasını engellemekle kalmadı, onu yöneten mutlak bir gücün ve nefretin esiri olmasına yol açtı. Anakin, kötü olduğu için karanlık tarafa geçmedi, içindeki korkuları yenemediği için karanlık taraf onu kölesi yaptı. Burada Anakin'e kızmaktan çok, acıyabiliriz ancak. Belki tüm kötülükler için bu geçerlidir. Kötülük yapan insana acımamız gerekir belki de, çünkü kimbilir içindeki hangi pek insancıl duygunun esiri haline gelmiştir. Dolayısıyla, dehşet eylemlerinden sonra söylemeye alışık olduğumuz 'bunu yapan insan olamaz' önermesini, 'bunu yapan ancak ve ancak insan olabilir' ile değiştirmemiz yerinde olacaktır. Sonuç olarak, kötülüğü anlamak için işe korkuyu anlamakla başlamamız gerekecektir.

Böyle bir kişilik için kötülük haz veren bir davranış şeklini almıştır. Kötülük yapmanın haz vermediğini söyleyecek durumda değiliz. Kötü karakterlerin çizgi filmlerdeki hain kahkahalarını anımsayın. Kötü adam kahkahası bir klişedir, bu kahkahalar kötülüğün yapıldığı anda duyulan hazdan kaynaklanır. Yaralı ve kendini eksik gören benliklerde kötülük yapmanın verdiği haz büyük olacaktır. Yine böyle insanlar iktidarı arzulayacak, mutlak güce tapacaklar ve diğer insanları kontrol altına almak isteyecekledir. Kanımca, tarihin 'büyük' kişilikleri (Napolyon, Cengiz Han, Stalin, Hitler gibi..) benzer kişilik bozuklukları ve ruhsal problemlerle boğuşan, kendisi çok acı çeken ve bu yüzden de acı çektiren zavallı insancıklardır. Bu insanların içinde asla dolmak bilmeyecek 'bir büyük boşluk' vardı. Mesela Hitler için, eğer ressamlıkla başarılı olabilseydi tüm bunların hiçbiri yaşanmazdı derler. Çünkü kötülük haz verse de, hiçbir zaman kendini ve dünyayı olduğu gibi sevmenin yarattığı dinginlik hissinin yerini tutamayacaktır. Bu son cümle beni iyilikle ilgili bir söz söylemeye itiyor. Kanımca, mutlak iyilik ya da iyi insan diye bir şey de yoktur. Kendini tanıyan, kendi eylemleri üzerine düşünen ya da klişe tabirle kendiyle barışık insan vardır. İyilik de bu duygu durumunun bir sonucu olarak ortaya çıkar sadece. Her insanda iyi ve kötü eylemlerde bulunma kapasitesi olduğu gibi, yine her insanda iyi ve kötü arasında seçim yapma kapasitesi de vardır. İyi ve kötü eylemlerimiz içimizdeki karanlığı ya da aydınlığı toplumsal ortama çıkarmanın yollarıdır sadece. Tıpkı Hegel'in bu blogdaki "Kötülüğü Anlamak" yazısında vurgulanan sözlerinde olduğu gibi, insanda hem gündüz hem gece halleri birarada mevcuttur. Geceyi tanımaktan ve onunla yüzleşmekten korktuğumuz sürece içimizdeki karanlık boşluk büyüyecek, korkularımız artacak, öfkemiz ve nefretimiz günyüzüne çıkarak içimizdeki aydınlığın yerini almaya başlayacaktır. O yüzden tüm masal kahramanlarının yaptığı gibi, mutlu sona ulaşmak için önce karanlık ve ürpertici yerlerden geçmeliyiz. Ve bu son söylediğimiz, bireyler için geçerli olduğu gibi, toplumlar için de geçerlidir. Bireyler kendi içlerinde bir yolculuğa çıkarlarken, toplumlar da kendi geçmişlerindeki karanlık köşelerle yüzleşmek zorundadır.

Bu pek meşakatlı yolculuğu başarsak da, unutmayalım ki, gecesiz gündüz, gündüzsüz gece olamaz. Kötülüğün olmadığı bir dünyada iyiliğin adı bile konulamazdı. Kimbilir, belki de Hölderlin'in pek incelikli sözü "tüm erdemlerimizin başlangıcı kötülüktedir" bu gerçeği anlatmak istiyordur (1).. Bu yüzden, kötülüğü meşru kılmaya gerek kalmadan, onun insanın (kendimizin) olmazsa olmaz bir parçası olduğunu peşinen kabul etmemiz gerekiyor. Kötülüklerin olmadığı bir dünya değil, kötülüğünün farkında olan bir insanlık hayaliyle..

(1) Hölderlin, Şiir ve Tragedya Kuramı. 2012. Notos Kitap.

Salı

Kültürel Evrim Düşüncesinin Tarihi Gelişimi

Kültürü, insanın doğada varolanı dönüştürerek ortaya koyduğu herşey olarak tanımlayabiliriz. Materyal kültür, sosyal-kültürel davranışlar, gelenekler, inanışlar ve dil kültürün çeşitli parçalarıdır. Kültürel antropoloji ve arkeoloji kültürü inceleyen başlıca disiplinler arasında yer alır. Arkeoloji, aynı zamanda bir tarih bilimidir ve çok derin bir zamansal görüye sahiptir. İnsansıların ilk aleti ürettiği andan günümüze kadar olan süreçte insan edimlerini, insanın yarattığı çeşitli kültürleri materyal kültür öğelerinden yola çıkarak inceler. Bu milyon yıllık zamansal görüyle, insana dair birçok temel sorunun cevabını arkeolojik bulgulara dayanarak vermeye çalışabiliriz. İlk alet, ilk sanat, ilk inanış sistemleri, ilk kozmoloji, ilk çiftçiler, ilk kentler, ilk devletler, ilk imparatorluklar gibi insanın tarih boyunca ortaya koyduğu en büyük ve önemli kültürel ürünler arkeolojinin araştırma konularıdır. Arkeoloji kelimesi de buradan gelir zaten. Arkhe=ilksel olan, kökensel olandır; Logos ise bilim olarak çevrilebilir. İlksel olanı araştıran bilim dalıdır arkeoloji.

Kültürel evrimin başlangıç anını temsilen Kubrick'in 2001: Space Odyssey
 (1968) filminden bir sahne.
Arkeoloji, ilksel olanı belli yöntemler doğrultusunda araştıran bir bilim dalı olarak ilk ortaya çıktığı dönemden bu yana evrimsel düşüncenin yoğun olarak etkisi altında kalmış bir çalışma alanıdır. Bugünden geriye retrospektif bir şekilde baktığımızda, insanın çağdaş dünyasını ortaya çıkaran kültürel ve tarihsel süreçler nasıl ilerlemiştir? Arkeolojinin ve antropolojinin erken dönemlerinde araştırmacılar bu soruya yoğun olarak eğildiler. Evrim, zaman içinde sürekli değişim olarak tanımlanabileceği için, arkeoloji de insan kültürlerinin zaman içinde nasıl, neden ve hangi yönde değişimler gösterdiği üzerine araştırmalarını yoğunlaştırmıştır.

Evrimsel düşünce, aslında Charles Darwin ile başlamamıştır. Yeni Dünya’nın keşfi ile birlikte dünyanın başka yerlerinde farklı kültürel yapılara sahip ‘ilkel’ toplumların yaşadığı bilgisi ile Yakındoğu’daki erken medeniyetlerin ‘keşfi’Avrupalı gezgin ve araştırmacıların belleklerinde yer edinmeye başlar. Ticaret, politika ve sanayide görülen değişimler insan kültürünün statik (durağan) olmadığını, zaman içinde sürekli değişim gösterdiğini açıkça gözler önüne sermeye başlar. Sonuç olarak, 18. yy’da ünlü filozof Hegel, insanı tarihsel bir varlık olarak tanımlamıştı ve insanın insansı halinden bugüne kadar geçirdiği aşamaları kendi tarih kavrayışı ile açıklamaya çalışmıştı. Tarih yüzyılı olarak anılan 19. yy.’da ise insanlık tarihi genel hatlarıyla Avrupa-merkezci, telelolojik (ereksel) ve ilerlemeci bir bakış açısıyla incelenmiştir. Tabii burada Avrupa’nın kendisini diğer kültür ve medeniyetlerden üstün görme eğilimi ağır basar. Ekonomik bir düzen olarak köleliğin ve sömürgeciliğin hüküm sürdüğü 18-19. yylarda çizgisel ve ereksel tarih anlayışı diğer kültürlerin soyunun tükenmesinin ahlaki olarak yanlış olmadığı inancını güçlendirmekteydi.

Kültürel evrim düşüncesini ilk kullanan düşünürlerden biri Anne-Robert Turgot’dır. 1750 yılında yayınladığı ‘Dünya Tarihi’ adlı kitabında kültürlerin geçtiği aşamaları 3 aşamada incelemiştir:

1. Avcılık 2. Çobanlık, göçebelik 3. Çiftçilik

Turgot'nun çağdaşı Condercet ise ilk olarak 1794’te yayınlanan ‘İnsan Zekasının İlerlemeleri Üzerine Tarihi Bir Tablo Taslağı’ eserinde kültürel evrimi 9 evrede inceler. Modern Avrupa düşüncesini şekillendiren kitaplardan biri olan ve zevkle okunan bu çalışmaya şu linkten ulaşmak mümkün: http://oll.libertyfund.org/index.php?option=com_staticxt&staticfile=show.php%3Ftitle=1669&Itemid=27

Nicholas de Condercet (1743-1794)
Condercet, göçebe ve avcılık-balıkçılık ile uğraşan küçük toplumlardan başlayarak Fransız İhtilali’nin yaşandığı döneme kadar insanın sürekli mükemmelleşmekte olduğunu savunan bir tez önerir. Tipik bir aydınlanma düşünürü olan Condercet insan aklının evrenselliğine vurgu yaparak, artık tüm insanlığın aydınlık bir geleceğe doğru yol alacağını belirtmiştir. İşin ironik yanı, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik fikirleriyle donatılmış Fransız İhtilali’nin kuramcılarından ve önemli destekleyicilerinden biri olan Condercet, devrim tarafından hain ilan edilip hapse atılmış ve yaşamını hapiste kaybetmiştir.  
Yine 18. yy sonu ile 19. yy’da çizgisel ve ilerlemeci, insanlığın gittikçe mükemmelleştiğini varsayan kültürel evrim şemaları farklı düşünürler tarafından ortaya konmuştur.


Kültürel evrim deyince ilk akla gelen insanlardan birisi Lewis Henry Morgan. Morgan, insanlığın geçirdiği kültürel aşamaları çizgisel ve hiyerarşik bir anlayışla sıralamıştır. Morgan’ın kültürel evrim kuramı kendi zamanındaki bilgileri harmanlayarak yepyeni bir tarih bilincinin doğmasına neden olmuştur. Morgan, 1877 tarihli ‘Ancient Society’eserinde yıllar içinde topladığı etnografik ve arkeolojik verileri harmanlayarak toplumların geçirdiği evrimi aile, devlet ve özel mülkiyet çerçevesinde detaylı olarak inceler. Zaten onun fikirleri Marx ve Engels’in ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ (1884) adlı çalışmasını temelden etkilemiştir. Kendi materyalist tarih anlayışını Klasik, Ortaçağ ve modern toplumlarda inceleyen Marx, kuramını yazısız toplumlara uygulamak istediğinde, kendisi yeterli arkeoloji ve antropoloji birikimine sahip olmadığı için, Morgan’ın çalışmasına dönmüştür. Ne var ki, üç aşamaya ayrılmış olan bu kültürel evrim kuramının en çok eleştirilen ve problematik yönü çizgisel bir gelişim şemasına ve ilerleme nosyonuna sahip olmasıdır. Morgan’a göre tüm insanları aynı kaderde birleştiren nokta onların istekleri ve insan aklının ortak çalışma biçimiydi. Tüm insanlık tek bir kökende birleşir. Morgan (1985 (1877): xxx) kitaba girişinde bu fikri şöyle ifade eder: 

“The history of the human race is one in source, one in experience, and one in progress.”


Lewis Henry Morgan
Morgan’ın kültürel evrim şemasına kısaca göz atalım: Üç aşama, kendi içinde üç gelişim aşamasında incelenir. Yabanıllık, Barbarlık ve Uygarlık. Yabanıllığın ilk aşamasında insanların ilkel barınaklarda yada ağaçlarda yaşadığı ve doğadan topladığı yemiş ve köklerle beslendiği öngörülür. Orta aşamada ateş kullanılmaya başlar ve balık tüketimi ilk defa ortaya çıkar. Morgan’a göre bu dönem Paleolitik Dönemdir, kabaca yontulmuş taşlar ve cilasız taş aletler görülür. İnsanlar dünyanın bir çok bölgesine yayılırlar. Yamyamlık bu aşamada ortaya çıkmış olmalıdır. Morgan’a göre Avustralya ve Polinezya yerlileri halen bu aşamada yaşamaktadırlar. Yabanıllığın üst aşamasında ok ve yay kullanımı başlar, cilalı aletler üretilir. Bazı Amerikan yerlileri bu aşamaya aittirler.

Barbarlığın aşağı aşaması çömlekçilik ile başlar. İlk olarak hayvanlar ve bitkiler evcilleştirilir. Doğal olarak farklı kıtalardaki toplumlar farklı bitki ve hayvanları evcilleştirmişlerdir. Barbarlığın orta aşamasında evcil hayvanlar yetiştirilir, sürüler oluşturulur, Aryen ve Semit halkları bu aşamaya aittirler. Barbarlığın üst aşamasında demir madeni (demirden saban) ve yazı kullanılmaya başlanır. Demir sabanın, balta ve bel kullanarak geniş tarım arazileri oluşturuldu, nüfus arttı, merkezi yönetimler ortaya çıktı. Homer Dönemi Yunan dünyasını bu aşamaya dahil eder Morgan. Medeniyet ise Antik Yunan ve Romalılar ile özdeşleştirilmektedir. Bu aşama ile birlikte –özellikle yazılı kaynakların ortaya çıkışıyla birlikte- uygarlık ortaya çıkar. Bugüne kadar gelinen süreç budur.

Tarihsel düşüncede Teleoloji olarak tanımlanan ve önceden belirlenmiş bir ereğe yönelen kültür anlayışı farklı kültürler arasında hiyerarşik bir düzen ortaya çıkmasına neden olmuştur. Morgan’ın anlayışına göre, tüm kültürler aynı aşamalardan geçerek medeniyet denilen en üst aşamaya ulaşacaklardır. Böyle bir yaklaşımda rastlantısallık ve olumsallık ilkelerine yer yoktur. Halbuki biyolojik evrim tam da bu ilkelere bağlı olarak gelişir, biyolojik evrimin ulaşacağı bir erek olamayacağı gibi, kültürel evrimin ya da tarihin de ulaşacağı önceden kestirilebilen bir amaç olamaz. Görülüyor ki, döneminin ilerlemeci, çizgisel ve ereksel tarih anlayışından beslenmiş olan Morgan, kültürlerin geçeceği aşamaları tanımlarken kültürlerin kendine özgülüğünü ve biricikliğini, kültürlerin çeşitliliğini, kültürel değişimin önceden kestirilemezliğini gözardı etmiştir. Şüphesiz bu bakış açısının arkasında Avrupa-merkezci bir ideolojinin yattığını görmek gerekir. Sözgelimi, Avustralya’da yaşayan aborjinlerin Morgan’ın tanımladığı aşamalardan tek tek geçip Batı medeniyeti’nin özelliklerine kendiliklerinden kavuşacağı düşüncesi bugün bize absürd gelmektedir. Gerçek şu ki, ne kadar zaman geçerse geçsin, Avustralya yerlilerinin kültürel değişimleri sonucunda böyle bir medeniyeti kuracaklarını söylemek, tarihe öznel bir amaç ve değer yüklemek olacaktır. Dolayısıyla, tarih/kültürel evrim çizgisel gelişen bir olgu değil, çok-çizgili bir süreçtir. Her toplum yada kültür kendi tarihini yaşar, oluşturur, geliştirir. Kültürel evrimde ulaşılacak nihai bir erek/nokta yoktur. Bu anlamda kültürel evrim biyolojik evrimle benzeşmektedir.  

Tam da bu nedenlerden dolayı, 20. yy'ın başından itibaren kültürel evrim düşüncesi giderek önemini kaybetti, hatta kültürel evrimden bahsetmek eski moda, küçümsenecek bir uğraş olarak algılandı. Bu dönemle birlikte hem arkeolojide hem de antropolojide farklı paradigmalar ortaya çıktı. Mesela Franz Boas’ın başını çektiği bir ekip ‘Kültürel Görelilik’ (Cultural Relativism) okulunu kurdular. Bu yaklaşıma göre, kültürler birbirleriyle hiyerarşik bir düzende karşılaştırılamazlar, her kültür değerlidir, her kültür insanın kendini bir dışavuruş biçimini yansıtır. Hiçbir kültür diğerinden kültürel yada ahlaki olarak üstün değildir. Dolayısıyla farklı kültürleri birbirleriyle bu şekilde karşılaştırmak ve yargılamak yanlıştır. Antropolojide daha sonraki yıllarda Malinowski ve Radcliff-Brown ile gelişen İşlevselcilik (Functionalism) akımı ortaya çıkar. Bu akımda, kültürlerin zaman içinde gösterdikleri değişim değil, kültürün işleyiş mekanizmaları araştırılır. Kültür farklı işlevlere sahip parçalardan oluşan bir bütündür, her parça bütün ile ilişkidedir ve parçalardan birinde görülen değişim kültürün diğer parçalarını da etkiler ve bütün değişir. 1970’lerde Levi-Strauss ile şekillenen Yapısalcılık (Structuralism) akımı yine zamansal değişimi ve kültürel evrim düşüncesini araştırmanın merkezine almaz.

Leslie White (1900-1975)
1950-60’lı yıllara geldiğimizde kültürel evrim düşüncesinin Amerikan antropolojisinde tekrar canlandığına tanık oluruz. Yeni-Evrimcilik (Neo-Evolutionism) olarak nitelendirilen bu akım materyalist dünya görüşüne sahiptir ve Morgan’ın 100 yıl önce ortaya koyduğu çizgisel kültürel evrim modelinden farklı özellikler gösterir. Bu döneme ait iki önemli figüre kısaca göz atabiliriz: Leslie White ve Julian Steward.

Leslie White, insan davranışların belli şablonlar gösterdiğine karşı güçlü bir inanç taşıyordu ve döneminde ABD’de görülen teknolojik ve ekonomik gelişmeler etkisinde, kültürlerin itici gücü olarak teknolojiyi benimsemişti. Ona göre kültürler termodinamik sistemler olarak çalışıyordu. Hatta Kültür= Enerji X Teknoloji gibi bir denklem bile yaratmıştı. Daha sonra arkeolojide Meggers tarafından bu denklem Kültür = Çevre X Teknoloji olarak değiştirilecekti. Teknolojideki değişimin ve gelişimin kültürün diğer sistemik parçalarına etkisini göstereceğini ve kültürel değişimin bu şekilde ortaya çıkacağını varsaymaktaydı. Her ne kadar tüm kültürler için tek bir gelişim şablonu önermese de, genel olarak kültürlerin teknolojik-belirlenim ile değiştiğini savunmaktaydı. White’ın modelinde doğal çevre, kültürlerarası etkileşim, insan davranışlarının çeşitliliği gibi kavramlar rol oynamadığı için bugünkü bakış açımızla teknoloji-odaklı kültür anlayışının indirgemeci olduğunu söyleyebiliriz.

Julian Steward, doğal çevrenin kültürler üzerinde belirleyici bir etki yaptığını savundu. Steward’a göre, benzer ekolojik ortamlarda yaşayan toplumlar benzer kültürlere sahip olacaklardır. Bir kültürün çekirdeğini (Cultural Core) beslenme ve geçim ekonomisi oluşturur. 1955 yılında yayınlanan “Theory of Culture Change: Multilinear Evolution Methodology” kitabında kültürel evrimin kültürlerin çeşitliliğinden dolayı bir ağaç gibi şekillendiğini gösterir. Steward bu görüşleriyle Marvin Harris, Eric Wolf, Marshall Sahlins ve Elman Service adlı Amerikalı antropologları ve Avustralyalı arkeolog Gordon Childe’ı oldukça etkilemiştir. Ancak Steward, ekoloji ve doğal çevreye çok fazla ağırlık vererek, yine kültürleri tek-nedensellikle açıklamaya çalışmış, böylece indirgemeci olmaktan kaçamamıştır.

1960’larda her ne kadar Morgan’ın çizgisel evrim düşüncesi şekil değiştirmiş olsa da, toplumların kaçınılmaz olarak teknolojik ilerleme gösterecekleri ve bugünün karmaşık toplumlarının kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağı düşüncesi halen ağır basmaktadır. Sözgelimi, Elman Service’in sosyal evrim modeli çizgisel bir bakış açısıyla tüm toplumların geçireceği aşamaları şöyle sıralamaktaydı: Oba, Kabile, Beylik ve Devlet. (Band, Tribe, Chiefdom and State).

Sonuç olarak, 1950-1960’lardaki kültürel evrim anlayışı insan davranışlarının evrensel olarak belli formların dışına çıkmadığı varsayımına dayanarak, insanlık tarihinin akışını belli şablonlar içinde açıklama amacıyla hareket etmiştir. İnsan kültürünün etkisi altında kaldığı ana etmenler olarak ekoloji yada teknoloji fazlasıyla ön plana çıkarılmış; buna karşın, kültürü değiştirmekte bireylerin yada toplumsal yaşamın pasif bir rol oynadığı önerilmiştir. Bu nedenlerle, dönemin kuramları kültürel değişimi indirgemeci olmaktan kaçamayan yaklaşımlarla değerlendirilmiştir.   

Son olarak, 1980’lerden itibaren, post-modern düşünce akımının etkisiyle yorumlayıcı arkeoloji/antropoloji ortaya çıkar. Olgusalcılığa (pozitivizm) kesin olarak karşı çıkan bu akımda bilim insanları özdüşünümsel (self-reflexive) olmalı ve öznelliklerinin farkına varmalıdırlar. Kültürler nesnel olarak bilinemezler, her kültürü okuyabiliriz, her okuma bir yorumdur, bilim bu okumalardan sadece bir tanesidir ve diğer okumalardan daha üstün değildir. Post-modernist düşünce bilimdeki güç ve hiyerarşi ilişkilerini ortaya çıkararak, bilim insanlarının daha özeleştirel ve eleştirel olmasını sağlamış olsa da, her kültürü kendi içinde değerlendirdiği ve nesnel olduğunu iddia eden okumalara inanmadığı için insanlık tarihinin geneli üzerine değerlendirmeler yapmaktan kaçınmıştır. Dolayısıyla kültürel evrim düşüncesi ile hep sorunlu bir ilişkisi olmuştur. 2000’li yıllarla birlikte post-modern düşünce yoğun ve baskıcı etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başlamış, Dawkins’in mem kavramı, genetik araştırmaların yoğun etkisi ve kültürel değişim üzerine Richerson ve Boyd’un yürüttüğü yeni çalışmalar sayesinde, son yıllarda ise kültürel evrim düşüncesi ‘biyo-kültürel evrim’ kavramı altında yeniden arkeolojiye geri dönmeye başlamıştır.

Biyo-kültürel Evrim düşüncesine göre insanın tarihsel ve toplumsal gelişiminin anlaşılmasında ne biyoloji ne de kültür tek başına her şeyi açıklamaya yeterlidir. İnsan, hem biyolojik kapasite ve özelliklerinin hem de yarattığı kültürün etkisiyle evrilen bir canlıdır. Biyolojik ve kültürel evrim birbirlerini pozitif olarak besleyerek gelişirler. İnsan davranışlarını, kültürünü, yaşayışını sadece biyolojiye ya da kültüre indirgemek yanlış bir yaklaşımdır. Richerson and Boyd kültürün biyolojik evrim üzerine yaptığı somut, gözlemlenebilir etkilerden yola çıkarak biyo-kültürel evrim anlayışını ortaya sürmüşlerdir. Richerson ve Boyd’a göre, tek başına genlerin nesilden nesile aktarımı insanın evrimini anlamak ve açıklamak için yeterli olamazlar. Kültürler, belli insan gruplarının edindiği düşünme, davranış biçimleri ile ahlaki değerleri kendinde toplar ve dolayısıyla bazı kilit insan davranışlarını ve psikolojisini etkileyerek biyolojik evrime de yön verirler.

Örnek vermek gerekirse, bugün dünyadaki insanların büyük bir çoğunluğunun süt ve süt ürünlerini tüketemediğini biliyoruz. Esasında bir memeli olan insan, yalnızca 2 yaşına kadar sütü sindirmesini sağlayan laktaz enzimini salgılar, daha sonraki dönemlerde bu enzim vücutta salgılanmaz ve yetişkinler bu nedenden dolayı süt içindeki laktozu sindiremezler, bu da insan vücudunda çeşitli rahatsızlıklara neden olur. Sözgelimi, dünyada halen yaşamakta olan avcı-toplayıcı toplumların hiç biri sütü sindiremez. Benzer olarak, Güneydoğu Asya ve Afrika toplumlarında da süt sindirimi oldukça düşük düzeylerdedir. Buna karşın, Avrupa kökenli toplumlarda süt ve süt ürünleri yetişkinler tarafından rahatlıkla tüketilir. Bunun nedeni ne olabilir? Bu durumun kültürel ve tarihsel bir açıklaması var. Süt sindirimini sağlayan laktaz enzimi genetik bir mutasyon olarak insan toplumlarında yer alır, ancak populasyon içinde yayılması için başka bir etmene gerek vardır. Ancak evcil sığır, koyun ve keçiye sahip hayvancılıkla uğraşan toplumlarda, sütü sindiren bireyler daha sağlıklı olacakları ve nesillerini daha iyi devam ettirebilecekleri için bu genin toplum içinde yayılma şansı artar.
Dünyada laktoz intoleransı olan toplumları gösteren harita. Avrupa'da bu sayı çok düşükken, Afrika, G. Amerika ve Çin'de çok yüksek. Yani Çin'de çok az yetişkin süt içebilir!


Bilindiği gibi, sığır, keçi ve koyun Neolitik Dönem’in erken aşamalarında (MÖ 9000-7500) Güneybatı Asya’da (büyük olasılıkla Güneydoğu Anadolu’da) ilk olarak evcilleştirilmiş önemli besi hayvanlarıdır. Bu hayvanların evcilleştirilmesi demek, hayvanların genetik, morfolojik ve davranışsal olarak farklılaşması ve insana bağımlı hale gelmesi anlamına gelmektedir. İnsanlar, sözkonusu hayvanları artık avlamayı bırakarak, onları yerleşmelerinde tutmaya başlamışlar, hayvanların çiftleşmelerini kontrol altına almışlardır. Böylelikle, zaman içinde yabani atalarından oldukça farklı olan evcil sığır, koyun ve keçiler ortaya çıkmıştır. İnsanların bu hayvanların yalnızca etinden faydalanmadıkları ortadadır, zaman içinde, hayvanların ikincil ürünleri de toplumda yoğun olarak tüketilmeye ve kullanılmaya başlar. Bu ikincil ürünler içinde en öne çıkanlardan biri süttür. İnsanın kendine önemli bir kalsiyum girdisi sağlamasına yol açan hayvansal sütün ve yan ürünlerinin (tereyağı, yoğurt, peynir gibi) üretilmesiyle insan toplumlarının daha sağlıklı bir şekilde neslini devam ettirdiği görülür. Sütü sindiremeyen bireylerin sayısı toplum içinde gittikçe azalacaktır. Dolayısıyla bugün Avrupa ve Akdeniz toplumlarında süt ve süt ürünlerinin kolaylıkla tüketilmesinin arkasında Neolitik Dönem’de sığırın evcilleştirilmesi yatmaktadır. Kültürün biyolojik evrimi nasıl etkilediğini göstermesi açısından çarpıcı bir örnektir bu. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. İnsanın kafatasının büyümesi, 20’lik yaş dişlerinin işlevini yitirmesi, doğum oranlarının Avrupa’da azalması, obezitenin Batı toplumlarında artışı gibi biyolojik ve kültürel gelişmeler birbirlerini sürekli beslemektedir. Dolayısıyla, insanın biyolojik evrimini kültürel evrimi dışarıda bırakacak şekilde anlamaya çalışmanın yanlış olacağı görülecektir.

Sonuç olarak, kültürel evrim düşüncesinin Avrupa’da 18. yüzyıl ile birlikte ortaya çıktığını görmekteyiz. Bugüne kadar olan süreçte, bu düşünce de kendi içinde bir evrim geçirmiştir. Bugün gelinen noktada biyo-kültürel evrim düşüncesi tek başına biyolojik ve kültürel evrim düşüncesinin önüne geçmektedir.