hegel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hegel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi

Parazit ve Platform: İki Film, Tek Adalet

*Spoiler Uyarısı*: Platform ve Parazit filmlerinden bahsedeceğim; olabildiğince senaryo ve sahnelerle ilgili spoiler vermekten kaçınsam da, ister istemez işlenen konular üzerine konuşacağım.*

Bu sene iki film beynimizi yaktı: Önce Parazit, sonra Platform. Bu iki filmi, birbirine kolayça geçen farklı renklerde iki lego parçası olarak görüyorum. Her iki öyküyü de teorik olarak saran "sis bulutu" aynı çünkü. Bu filmlerde anlatılanları Hegel ve Marx'a (hatta belki Lenin ve Trotsky'e) başvurmadan açıklamaya çalışmak manasız. O nedenle, bu düşünürlerin kavramlarıyla bu filmlerdeki dayanışma hallerini ve adaletin tesisi konusunu açımlamaya çalışalım. 

Önce Parazit. Film, bizi Seul'da yaşayan iki aileyle tanıştırıyor. Birinci ailemiz, Seul'da aslında ilk olarak sığınak olarak inşa edilmiş, fakat daha sonra, kentte ev bulmak zorlaştıkça normal ailelere kiralanmaya başlanmış "Banjiha" denilen, güneşin ve temiz havanın girmediği yeraltı evlerinden birinde "ikamet" ediyor. İkinci ailemiz ise Seul'un yüksek burjuva mahallelerinin olduğu tepenin yamacındaki mimari harikası bir villada yaşamını sürdürüyor. Bu iki ailenin aynı şehirde yaşadığına inanmak zor. Normalde hayatları hiç kesişmeyecek bu insanlar, kaderin garip bir cilvesi sayesinde tanışıyorlar. Film bundan sonra yavaş yavaş açılıyor ve kendimizi önce komik, sonra da trajik bir sınıf çatışmasının içinde buluyoruz.

Tıpkı Platform'da olduğu gibi, Parazit'te de çatışma aşağıdakiler ve yukarıdakiler arasındadır. 


Banjiha'da yaşayan "yoksul ama mutlu" ailemiz zengin aileyle olan temasında önce tamamen bilinçsiz, filmin sonunda ise bilince gelen önemli bir (d)evrim geçirir. Kanımca, filmin Marksist meta-kuramı tam da bu değişimin niteliğinde. Köküne kadar cahil, çocukca zevkleri ve basit mutlulukları olan bu aile, ötekiyle ötekinin mekanında karşılaşana kadar köleliği üzerine hiç düşünmemiştir. Filmde, bu karşılaşma kendisini tam bir köle-efendi ikiliği olarak göstermekte. Varlıksız varlıklarla, varlıklı varlıkların karşılaşmasının ürettiği bir diyalektiğin içinde buluruz kendimizi seyirci olarak. Bu diyalektiğin doğrudan yüzümüze çarptığı büyük kavram ise adalet. Adaleti tesis edecek olan ise -Hegel'e atıfla- tabii ki köledir! Film, bizi savaştaki tarafımızı seçmeye zorlar.

Aynı zamanda senarist olan yönetmenin (yani Bong Joon Ho'nun) adaletin tesisine doğru giden devrimci eylemde bize sunduğu metafor ise koku. Filmde, pis koku; zaten yoksul, cahil, basit ve aptal olan kölenin değersizliğini fiziki anlamda temsil eden çok güçlü bir simge olarak alttan alta hep işlenir. Ter, pislik, yağ, irin ve sidik karışımı bu koku köleye aittir ve burjuvayı müthiş derecede tiksindirmektedir. Ne kadar yıkanırsa yıkansın arka mahallelerden gelen modern kölenin üzerine yapışmış, çıkmayan kötü kokusu bir damga gibi ona eşlik eder. Böylece ahlaklı ve iyi burjuva sınıfı, aynı zamanda temizliği, iyi giyimi ve bakımı sayesinde de kölenin üstünde "doğal olarak" konumlanır.

Parazit'te, koku, lümpenlikten sınıf bilincine geçişi sağlayan kapının anahtarı olarak karşımıza çıkmakta. Aslında o bilinç gelişene kadar, yoksul ailemiz, sadece hayatta kalma savaşı veriyor, kendisi gibi yoksul başka bir aileyle acımasızca savaşıyordu. Köleler arasındaki bu çatışmada, kana, şiddete ve her türlü ahlaksızlığa yer vardır. Öyle ki, yönetmen, bu ahlaksız, lümpen köle güruhundan tiksinmemiz ve onları hor görmemiz için bize her türlü malzemeyi sağlamakta, film boyunca bizi burjuva ahlakımızla hesaplaşmaya girmeye zorlamaktadır.

Ancak "koku" çatışmayı çözen devrimi başlatmıştır. Her ne kadar bu devrim kurtuluşu getirmese de! Devrim, toplumsal olamamıştır; kişisel bir hesaplaşmada kendini görünür kılmıştır. Dolayısıyla, kölenin içinde biriken öfkeyle empati kurabilsek de, öfkenin dış dünyaya taştığı biricik "eylem"in sınıf kavgasına hiçbir katkısı yoktur. Eylem, sembolik olarak kalır. Şiddeti hor gören ve anlam veremeyen burjuva sınıfı için bu eylem sadece iğrenç ve barbarcadır. Bu nedenle, kendi trajedisini göremeden yaşamaya devam edecek bir efendi orada doğal olarak ona bahşedilmiş üstün varlığını gamsızca sürdürmeye devam edecektir.

Burjuvanın sahip olduğu bu ahlaki üstünlüğü, yoksul ailenin annesi zengin evin kadını hakkında konuşurken dile getirir:

"Bu kadar zengin olsam, ben de iyi olurum. Zenginsen iyi olmak çok kolay." 

Toplumsal dayanışmanın olmadığı ileri kapitalist bir "toplum" modeli içinde gerçek bir hayatta kalma mücadelesi veren ailenin günün sonundaki olağanüstü tespiti budur. Kapitalizmde sadece mallar ve mülkler değil, en kıymetli erdemler de yalnızca zenginlere tahsis edilmiştir. Sistem bunu otomatik olarak yaratır ve yeniden üretir. İyi olabilmek bir ayrıcalıktır; bir sınıf meselesidir. Yoksula bırakılan tek seçenek kötülük, tiksinçlik ve barbarlıktır. Burjuvanın kendi varlığını gerekçelendirebilmesi için zorunlu olan manevi zemin böylece yaratılmıştır.

Evet, tam bu noktada Platform'u hikayeye ekleyebiliriz. Platform, devrimin öncesine veya sonrasına değil, tam da devrim anına odaklanıyor. Filmde, adalete ve dayanışmaya hiç yer olmayan fantastik, ürkünç bir mekanla karşı karşıyayız. Yine de, bize ileri kapitalizmden aşina gelecek olan adalet yoksunluğunu ve eşitsizliği hatırlatan bir sürü gönderme var filmde. Varlığın "gurme yemekle", yokluğun ise "kanibalizmle" temsil edildiği; altta kalanın gerçek anlamda canının çıktığı, tam da Benjaminci anlamda "barbar bir medeniyet" tasarımına tanıklık ediyoruz.

The Platform (2019) - IMDb

Adaleti, bir sorun olarak tanımlayan ve dayanışmayı topluma yerleştirecek olan protoganistimiz açısından yüzleşmek zorunda kalacağı soru çok nettir:

Kanlı mı, kansız mı?

Parazit'in aksine, Platform'daki devrimci eylem kitleseldir. Tüm toplumu yukarıdan değişmeye zorlayan bir mekanizma üretilir. Önce ikna yoluyla, olmuyorsa şiddet ve zor kullanma yoluyla toplumsal dayanışma sağlanmaya çalışılır. Toplumsal dayanışmanın ortaya çıkışı ise sistemi ayakta tutan vicdansızlığa, bir vicdan kazandırma şeklinde olacaktır.

Hem Platform hem de Parazit'teki adalet arayışı ve ondan beslenen haklı öfke kendini fiziksel şiddetle açığa vurmaya mahkumdur. Bir toplumda, adalet, kendiliğinden doğmaz ve spontane olarak gerçekleşmez. Hayatta kalma şansları daha doğmadan ellerinden alınmış olan milyonlar, milyarlar için, kazananla aynı masaya oturmanın ve onunla müzakereler yürütmenin hiç bir manası yoktur. Kaldı ki, adaleti ve toplumsal etiği kuran zaten sistemin kazananlarıdır. Sistemi yürütenlerden kendiliğinden bir adalet beklemek ancak saflıktır, aptallıktır. Dolayısıyla, her toplumun adaleti, dayanışmayı ve eşitliği tesis edecek kararlı faillere ihtiyacı vardır.

Her iki filmin de kaçınılmaz olarak vardığı nokta, devrim için kanlı bir şiddetin meşru ve zorunlu olduğudur. İki filmin de en tartışmalı (neredeyse modernist) duruşu burada çıkıyor karşımıza. Bu acımasız ve barbar dünyada, adalet ve dayanışmaya inanan insanlar, onu gerçekleştirebilmek için en az sistem kadar acımasız ve barbar olabilmeyi başarabilmelidir. Eğri dünyada doğruluk olmayacağı gibi, ruhunu ve bedenini kirletmeden, kurtuluş da gelmeyecektir.

Tüm Don Kişot'ların karşısında dev yel değirmenleri gibi dikilen ikilem tam da budur.

Salı

Tarih Üzerine Bir Soru

On beş yılı aşkın süredir kafamı meşgul eden şey tarihin bir yasası olup olmadığı. Naif bir bilmişlik, hatta doğrusunu isterseniz gerçek bir cahillikle, bu sorunun peşinden gitmek zorunlu olarak beni tarih felsefesine getirdi. Bu ilk coşkulu karşılaşma beni hem çok mutlu kıldı, hem de hayalkırıklığına uğrattı. Nedeni basit. Ben belki de kimsenin cevabını bilmediği, hatta sormaya cesaret edemediği bir soruyu soruyordum ve üstü örtülü bir şeyleri keşfe çıkıyordum. Gel gör ki, antik Yunan'dan beri bu konuya öyle ya da böyle bulaşmamış feylozof kalmamış. Hepsinin tarihe dair cevaplarını sırasıyla okumak müthiş bir haz yaratırken, beni en çok sarsan (tokatlayan diyelim) Herder'in, Dilthey'in ve Collingwood'un benim sorumu altüst eden tarih felsefeleri oldu. Şimdi amacım burada bu adamların ne dediğini anlatmak değil tabii. Ancak bu aklı evvel bilgeler bana gösterdi ki, tarihe bir amaç, değer, anlam ve yasa atfetmek biz ölümlülerin kendi hayatımıza anlam ve değer atfetme uğraşımızın sadece daha fiyakalı bir versiyonu. Yani, beyhude ömrümüzün beyhude oyalanmalarından..Tamam, onlar da kabul ediyor, tarih tamamen bir rastlantısallıklar alanı değil, insan etkinliğini farklı zaman ve mekanlarda ortaklaştıran düzenlilikler de var. İnsanların biyolojik ortaklarından, zihinsel işleyişlerinin aynılığına, toplumsal örgütlenme biçimlerinin yarattığı ortak kaderlere, hareketlere vs. bir takım düzenlilikler yakalamak mümkün; ancak zorunlu değil!

Sözgelimi dünyanın birbiriyle hiç ilişkisi olmayan coğrafyalarında yaşayan toplumlar birbirilerinden bağımsız olarak yiyecek üretimciliğine geçtiler ve tarım-hayvancılıkla uğraşan toplumlar benzer demografik/sosyal süreçler sonucunda daha karmaşık siyasi örgütlenmelere sahip oldular; ancak bu ortaklık hiç bir surette bir yasaya bağlanamaz, veya bu ortak hareket hiç bir surette onların geleceğinin de ortaklığı anlamına gelemez. Tarıma geçen toplumlar illa ki, kenti, devleti, yazıyı bulacak, sınıflı toplumlar, kronik savaşlar, imparatorluklar ve emperyalizm ortaya çıkacak diye bir yasa koyamayız. Verdiğimiz 10 örnekten 8'i bu yasayı doğrulasa da, 9. ve 10. örnekler doğrulamayacaktır. Veya şunu da diyemeyiz: Bir kere tarım ve hayvancılığa geçen toplumlar, bir daha avcı-toplayıcı ve göçebe olmazlar! Evet, bir çok toplum bir kere yerleşik yaşama ve yiyecek üretimciliğine geçtikten sonra öyle kaldılar, ancak kalmayanlar da var! Tarımı bırakıp avcılığa, köyünü bırakıp göçebeliğe geçen toplumları biliyoruz tarihte. Yani, ne kadar zorlasak ve istesek de, tarihi basitçe kavranan ve kendini her koşulda tekrar edecek yasalara bağlamak mümkün görünmüyor. Bu nedenledir ki, hiç bir toplum kendi biricik koşullarından bağımsız olarak, topyekün bir "dünya tarihi" adı altında anlaşılamaz. Bize dünya tarihi diye yutturulan hikayeler, son tahlilde Batı medeniyetinin hikayesi değil mi? (Burada teşekkürün adresi: Eric Wolf, Europe and the People Without History) Kaldı ki, bir de kültür meselesi var ki, işte orada hiç bir fren tutmuyor. Kültürün etrafından dolanmanız da mümkün değil. Aynı biyolojik ve zihinsel işletim sistemine sahip Homo sapiensler dünyanın bin bir yerinde bin bir kültür yarattıysa, bununla nasıl baş edeceksiniz? En iyisi dükkanı kapatıp gitmek mi? Franz Boas ve diğer tarihsel tikelciler için burada aşılamayacak önemli bir engel var. Modernizmin tüm büyük anlatılarından olduğu gibi, dünya tarihi anlatısından da vazgeçilmeli. Evet, doğrudur, ama nereye kadar? Veya bu vazgeçiş ne kadar ahlaklı/moral?

Robert George Collingwood, The Idea of History/Tarih Tasarımı adlı muhteşem yapıtın yazarı. (1889-1943)

Bu madalyonun bir de öbür yüzü var. Bunu da Mustafa Kemal'in çok bilinen, çok sevilen lafıyla izah etmeye çalışacağım. "Tarihi yazanın tarihi yapana sadık kalması", yoksa çok kötü şeyler olacağı meselesi. Eğer Collingwood bu özlü sözü duymuş olsaydı, kendini acı acı gülümsemekten alamazdı. Tarih Tasarımı kitabında ziyadesiyle anlatıyor neden güleceğini, burada tekrar etmeye gerek yok; ancak şunu belirtmekle yetinelim: Collingwood'a göre, tarihin yapılması ve yazılması birbiriyle özdeş süreçler. Yani, şurada elimin uzandığı bir yerde yapılmış tarih var, şimdi ben onu ortaya çıkaracağım diye bir tarihçilik etkinliği yok. Yapılan tarihi yaratan şey esasen tarihçinin kanıtlar rehberliğinde zihninde titreşmesine izin verdiği düşüncelerin kağıda dökülmesi. Tarihçinin etkinliği elindeki kanıtları konuşturabilecek zengin bir zihinsel kavrayışa ve yorumlama kapasitesine sahip olmaktan başka bir şey değil. O halde, Ranke gibi pozitivistlerin umdukları gibi, tarihi olduğu gibi ortaya çıkarmak gibi bir etkinliğin olanaklılığına inanmak safdillikten başka bir şey değil. Bu şu  anlama gelmiyor  yanlış anlaşılmasın, ben tarihçi olarak tarihi istediğim gibi kurarım! Hayır, kendi içinde kalabalık ve gürültücü olan kanıtları tarihçinin kendi zihinsel işleyişinden geçirerek yorumlaması tarih. İşte böyle olduğu için de, tarihe atfettiğimiz her insani değer (iyi veya kötü) aslında tarihin bize, bizim dışımızda söylediği bir şey değil, tam tersine, kaçınılmaz olarak bizim zihnimizin bir ürünü. Kendi zihnimiz de tarihin ve içinde yaşadığımız toplumsal bağlamın bir ürünü olduğuna göre, tarihle ilgili yaptığımız her yorum  "çağdaş, bugünün tarihi"nin farklı bir tezahürü olmak zorunda. Kendi zamanımızın dışına çıkıp kendimizi bir "birey" olarak kavradığımız koşullardan bağımsız bir varlık durumuna geçemeyeceğimiz için, tarihe yöneltilen her bakış bugünün dünyasının tinini de içine alarak yansıtmak durumundadır. Bunu da Herder ve Collingwood çok güzel ifade ediyor..O halde, kendi tarihsel zihnimin ve zihinsel tarihimin kesişme kümesinde elimdeki kanıtları konuşturarak yaptığım yorumlama etkinliğinden başka bir şey değil tarihçilik.

O zaman benim yıllar önceki naif, iyi niyetli tarihin yasasını bulabilirim umudum çoktan çöpe atılmış oldu. İşin ilginci, tarihin yasasını bulduğunu söyleyen feylozoflar da var. Özellikle "tarih yüzyılı" olarak anılan 19. yüzyılda Hegel ve Marx çatır çatır tarihe hem amaç, hem anlam, hem de değer yüklüyorlardı. Hatta ve hatta tarihin yasasından yola çıkarak, büyük bir sorumluluk ve cesaretle geleceğe dair temenni ve öngörülerde bulunabiliyorlardı. Her iki düşünür için de tarihin hareketini sağlayan ortak mekanizma "diyalektik"ti. Diyalektik, herhangi bir tarihsel değişimin toplumun kendi iç çelişkileri sonucunda ortaya çıkabileceğini önerir. Herhalde, buna karşı çıkan biri olamaz. Buna karşı çıkmak için her olayın suçunu "pis emperyalistlere" veya "bölücü teröristlere" atarak açıkladığını sanan kolaycılardan olmanız gerekli. Demem o ki, her toplumsal hareket ve değişim ancak ve ancak kendi koşullarının yarattığı iç çelişki ve çatışmalar ışığında anlaşılabilir. Alın size yasa! Sağol Marx baba! Hegel tarafından "özgürleşme" olarak tarif edilen tarihin tini; Marx'ta sınıfsal çatışmaların, yabancılaşmanın ve emek sömürüsünün  bir gün son bulacağı bir hareket olarak tasarlanıyordu. Marx ve Engels için tarihin diyalektiğini sınıf çatışmaları örüyordu. Komünist Manifesto'nun tarihe yasa koyan ilk cümlesini hatırlayalım:

"Die Geschichte aller bisherigen Gesellschaft ist die Geschichte von Klassenkämpfen."

Türkçe meali: "Şimdiye kadarki tüm tarih sınıf çatışmalarının tarihidir."


Tarihi ne salt bir zorunluluklar ne de salt bir rastlantısallıklar alanı olarak gördüğümüz zaman, farkına varıyoruz ki, aslında bu bizi kısıtlayan bir durum değil, tam tersine özgürleştiren bir düşünce biçimidir. Tek can sıkan tarafı bu kavrayışı sürdürmenin zorluğu, yani zihnimizin bizi hep iki uçtan birine itmeye çalışmaya devam edeceği gerçeği. Bu kavrayışa bağlı kalmaya ve başka yerlere savrulmamaya çalışırken diyalektiği elimden bırakmayacağım, çünkü tarihin lokomotifinin yakıtı o! Onsuz hareket olmayacak, çok şükür ki, onun olmadığı bir toplum yok. Toplum derken, kimse sanmasın sadece sınıflı toplumlar vs..Hayır, en küçük avcı-toplayıcı toplumda da var diyalektik; en büyük ve karmaşık devletli toplumlarda da (bunun için M. Bloch, Marxism and Anthropology muhteşem bir kaynak). Siz, onu bırakın, en küçük arkadaş grubunda bile vardır diyalektik çünkü insanın olduğu yerde çelişki var, çatışma var, ve her türlü karmaşık ve çelişik duygu durumları var (bu da olasılıkla beynin yapısından (yok amigdala, yok frontal cortex) ve salgılanan hormonlardan vs..kaynaklı)..Bu manada çelişki ve çatışmaları olumsuz değil, olumlu, yani tarihin/insanın hareketini olanaklı kılan şeyler olarak görüyoruz.

Peki tüm bu pek bilmiş feylozoflar içinde biz hangi görüşü seçeceğiz? Hem rastlantısallıklara hem de düzenliliklere imkan veren bir tarih kavrayışı mümkün mü? Son vardığım noktada sorum bu, ey ahali!






Perşembe

Doğaya Dönüş

Modern insanın sürekli teması "doğaya dönüş" yine yükselişte. Gün geçmiyor ki "bakın doğayla biriz, onun bir parçasıyız" gibi duygusal müzik eşlikli ikna çalışmaları yer almasın. Yalnızca bu bitmeyen çaba bile gösteriyor ki, doğayla bir filan değiliz, ya da en azından spiritüel anlamda değiliz. Doğayla bir olsak, sürekli kendi kendimizi böyle ikna etmeye çalışmak zorunda kalmazdık, basitçe doğayla bir olarak yaşardık. 
 
Belki ilk sorulması gereken şu: Doğadan kasıt inorganik mi yoksa organik doğa mı? Güneş sistemleri, galaksiler ve evrenden oluşan, şu ana kadar Dünya dışında canlıya rastlanmayan inorganik doğayla mı bir hissetmemiz gerekiyor, yoksa Dünya'daki ekosistemle, canlılık tarihiyle mi? 
Canlılık çok tuhaf bir şey. Sanki evrenin inorganik doğasına aykırı gibi, hatta sanki ona bir tür başkaldırı. Kendi varlığını, daha doğrusu türünü devam ettirebilmek için türün bireylerinin genlerini başka bireylere aktararak üremesi ve hem termodinamik yasası hem de gen çeşitliliğinin korunması için ölmesi gerekiyor. Bu amaçla içsel mekanizmalar geliştiren organik türler, bir anlamda inorganik doğaya karışmamak için "direnerek" hayatta kalmaya çalışıyor. Organizmanın içsel yapısı, böylece bir tür "dışsallık" yaratıyor. Hegel'in "yalnızca canlılar bir eksiklik hisseder" sözünü bu çerçevede anlamak gerekiyor. Organik doğa; üreyerek, ölerek, doğarak, genlerini yayarak kendi türünü devam ettirmek için geliştirdiği iç mekanizmalarla kendini inorganik doğadan ayırıyor ve zorunlu olarak bir "eksikliğe" sahip oluyor. Ancak yine Hegel'e göre özne olabilmenin koşulu bu eksiklik, çünkü inorganik doğaya karşı kendi varlığını devam ettirmek için, kendisini yapısal-organik bir birlik olarak kuruyor. Elbette organik yaşam sihirle değil, moleküler bir evrimle başladı; yani organik yaşamın temelinde de inorganik doğa var. Ancak organik çabayı birden inorganik doğaya indirgemek, bana üç küsür milyar yıldır kendi varlığını çok çeşitlendirerek devam ettirmeye çalışan organik yaşama haksızlık etmek gibi geliyor. O halde, "doğaya dönüyoruz" kampanyasının hedefi, inorganik doğaya dönüyoruz olamaz.

Peki organik doğaya şıp diye dönebilir miyiz? Burada insanın önündeki en büyük engel yine kendisi. Muhtemelen hayatta kalma stratejisi olarak geliştirdiği dil ve bilinç, insana organik yaşamın inorganik doğayla kurduğu duyarlılık, uyarılabilirlik ve yeniden üreme ilişkisinin üzerinde yeni bir dolaylı ilişki biçimi yaratıyor. Yine Hegel'e dönersek, "bilinç, ilişki kurduğu şey üzerinden kendisini ayırarak var olan bir şeydir." Bilincin özünde, ilişki kurduğu şeyden, nesnesinden kendisini ayırması yatar. Yani bilinçlilik, tıpkı organik yaşamın kendisini inorganik doğadan ayırması gibi, kendisini organik yaşamın dolaysız ilişkiselliğinden ayırarak işleyen bir mekanizmadır.
 
İnsan bilinci iki ucu keskin bir bıçak. Bilincin varlığı insanı hem doğadan ayırıyor hem de bu ayrımdan rahatsız olup tekrar onunla bir olmayı arzuluyor. İnsan bir yandan kaçınılmaz olarak doğaya ait olduğunu biliyor, çünkü türün devamı için zorunlu olan bireyin doğumu ve ölümü, her canlıda olduğu gibi, insan türü için de geçerli. Ancak kendi benliğinin farkında olan bilinç için ölüm, öyle doğal olarak kabul edilecek bir olgu olmaktan çıkıyor, çünkü ölüm ve sonluluk üzerine düşünebiliyor. Kısacası bilincin yaşamı, bizzat bir ayrıma, kendini var eden koşulların üzerinde düşünebilmesine dayanıyor. 
 
İnsan nasıl oldu da böyle bir bilinç geliştirdi sorusu, en temel sorularından biri. Beynin ön lobunun gelişmesinden, dilin gelişimine, bu soruya insanın evrim tarihinden pek çok farklı yanıt var. Paleolitik Çağ’ın birikimlerinin Buzul Çağı’nın sona erişiyle açığa çıkması da dahil, muhtemelen pek çok farklı iç ve dış etkenin bir araya gelişinin oluşturduğu bir olay bilinç. Ancak bilinçle ilgili teoriler arasında bana önemli gelen bir tanesi nedense bugün demode olmuş durumda. 
 
Marx'ın bilincin evrimiyle ilgili söyledikleri, insan ve doğa ilişkisine, modern insanın bitmeyen "doğayla bir olma" çabasının kökenine bence ışık tutuyor. Marx’a göre, bilinç insanın maddi etkinliği olarak üretim süreciyle oluşur. İnsan, en temel ihtiyaçlarını karşılamak için doğanın materyallerini kullanarak yeni araçlar üretir ve bu ürettikleriyle en doğal ihtiyaçlarını karşılamaya başlar. Bu doğal-temel ihtiyaçlarını karşıladıkça yeni ihtiyaçlar meydana gelir ve onları karşılamak için de yeni araçlar üretir. Maddi etkinliğinin sonuçları olan ürünlerinde insan, yaşamsal etkinliğini dışsallaşmış olarak görür. Tıpkı organik yaşamın kendi iç mekanizmalarını oluşturarak bir dışsallık yaratmasına benzeyen bu dışsallaştırma sürecinde, kendi üretiminin sonuçları, emeği, insana kendi zihinsel sürecinden bağımsız bir şey gibi görünür. İhtiyaçlar ve ona karşılık olarak üretilen ürünler çeşitlendikçe, doğal ihtiyaçlardan, toplumsal ve ruhsal ihtiyaçlar geliştikçe, doğa ve bilinç arasındaki ayrışma da artar. Çünkü karmaşıklaşan üretim sürecinde birey, gittikçe bu süreçten koparak, kendi bilincini doğal süreçten bağımsız bir olay olarak görmeye başlar. Bilinç, ne kadar kendi başına var olan bir olay olarak görülürse, içsel dünya dediğimiz şey de o kadar dipsizleşir. Bana kalırsa, spiritüel bir arayış olarak "doğaya dönüş" arzusunda ya da "doğayla aslında biriz" sloganında, maddi etkinliklerden, üretim ilişkilerinden kopmuş bir benlik bilincinin narsistik bir kendini gerçekleştirme, kendi bilincini bu arayışa sokan temel toplumsal arızaları göz önünde bulundurmadan bir tür "paçayı kurtarma" hissiyatı bulunuyor.
 
Muhtemelen yaşam koçluğu seminerlerinde sıkça anlatılan şöyle bir hikâye vardır: Bir gün yaşlı bir usta, öğrencisine bir bardağın içinde tuzlu su verir ve içmesini söyler. Öğrenci içtikten sonra tadının nasıl olduğunu sorar. “Acı,” der öğrencisi. Sonra aynı miktar tuzu göle döker usta ve gölden bir yudum almasını söyler. “Tadı nasıl?” diye sorar. “Tatlı,” der öğrencisi. “Peki tuzun tadını aldın mı?” diye sorar usta. Öğrencisi “Hayır,” diye yanıtladıktan sonra şöyle açıklar usta: “Yaşamın acısı tuz gibidir. Ama duyacağın acı, onu hangi kaba koyduğuna bağlıdır. Acı hissettiğinde tek yapacağın, her şeye dair duyarlılığını genişletmektir. Bardak değil, göl ol.” 
 
Bu öykünün, bireyi iş ve aşk dünyasında daha "başarılı" yapacak narsistik bir paçayı kurtarma tavsiyesi olarak mı yoksa bireysel arayışların toplumsal yaşamın kolektifliği ve arızalarıyla kopmaz bir ilişkide olduğuna ilişkin bir tavsiye olarak mı okunduğu, insanın doğaya dönüş kavramından ne anladığıyla da ilgili sanırım. Elbette doğaya dönüş kavramında, insanın bugün iyice ayyuka çıkan kendini ve doğayı tahrip etme becerisine karşı bir uyarı da var. Ancak inorganikten organiğe, oradan da insan bilincine geçen milyarlarca yıllık ayrışma ve birleşme süreçlerine birden dahil olma arzusu yerine, şu son yüzyıllarda kendi kendimizi ne hale getirdiğimize bakıp, birbirimizin acılarına neden tuz bastığımızı da sorgulamamız gerek.

Cuma

Gezi Notları 3: İnsanın Tini Olarak Özgürleşme

E. Delacroix, La Liberté guidant le peuple

Tarihin devrimsel anlarında yaşamış kişileri hep kıskanmışımdır. Devrimin içinden, eylemin içinden, henüz koşul ve sonuçlar gözle görülemezken, bir sonraki anda ne olacağı kestirilemezken, bir amaç uğruna körü körüne bir sonraki adımı atan eylem insanlarının hislerini hep anlamak istemişimdir. Nasıl oluyor da, tarihin ilham verici öyküleri anın içinden, belli belirsiz bir amaçla ama hiç bir öngörü olmadan yazılabiliyordu?

Neyse ki, tarih yüzümüze gezi direnişiyle güldü. Önemli bir fail olarak Sırrı Süreyya Önder'in ismini burada anmayı görev bilsem de, o dahil kimsenin kestiremeyeceği, toplu bir özgürleşme hareketi olarak gezi direnişi tarihe sihirli formüller biçmeye fütursuzca devam edenlerin yüzüne tokat gibi geldi.

Elimizde değil; direniş boyunca -nafile olduğunu bile bile- şu soruları sorduk durduk:

- Gerçekten bir şeyler değişecek mi?
- Peki bütün bunlar nereye varacak?

Bu pek elzem sorulara cevap niyetine, rastgele tarihsel olaylardan çıkarımlar yapıp, olmazsa olmaz bilimsellik iddiası sağlayan neden-sonuç ilişkileri kurup kendi çapımızda 'analizler' yaptık, velhasıl bol bol bilmişlik tasladık. Evet, doğru, eylemin ve tarihi anın tam içinde olsak bile, insan aklının karşı koyamadığı bir zaafı var: Geleceği tahmin etmek ve planlamak hastalığı. İnsan bilincinin içinden sıyrılmayı başaramacağı bir realite bu. Halbuki, acı gerçek, en rasyonel ve amaca yönelik hareket eden bir fail bile olayların ve genel olarak tarihin gidişatını yönlendirebileceğini iddia edemez. Bu öznelerin tarihte hiç bir rolü yoktur, daha büyük güçler, görünmez eller vardır anlamında söylenmiş bir önerme değil. Tabii ki, tarih denilen şey insan edimlerinin toplamından ve ziyadesiyle çatışmasından oluşur. Öznesiz tarih zaten olamaz; ancak tarihin bir çizgi üzerinde ilerleyen, sürekli rasyonel olanın gerçekleştiği ve önceden kestirilebilen bir süreçler dizisi olduğu varsayımını kafamıza kim, hangi vesileyle yerleştirdi bilemiyorum ama bu virüsten bir an önce kurtulmamız gerekiyor. Her ne kadar feylozoflarca çoktan terk edilmiş bir düşünce biçimi olduğunu görsek de, teleolojik/ereksel tarih anlayışının zihnimizde ve dilimizde korunduğunu teslim etmemiz gerek. Tarih ne doğrusal, ne döngüsel, ne sadece diyalektik, ne sadece rasyonel, ne sadece olumsal, ne de sadece teleolojik. Yüzyıllar boyu kafa patlatıp durmuş düşünürler, amma ve lakin, tarihin işleyişine dair sihirli bir formül yani evrensel örüntüler tespit edememişler.

Bu çok çok iyi bir haber! Tarihin kestirilemezliği, yani olumsallığı, bir yanda; benzer koşulların benzer sonuçlar doğurması, yani nedenselliği ve rasyonelliği, diğer yanda. Tarihin diyalektiği diyebileceğimiz, olumsallık vs. nedensellik faktörleri, esasında, adını doğru koymak gerek, insanın (hem tikel hem de tümel olarak)  büyük harflerle İNSANIN en büyük ve gerçek paradoksunun bir dışavurumu olarak okunabilir. Yani lafı dolandırmadan, olumsal ve rasyonel olmayı başaran, bu şekilde yaşamını mantıklı bir şeymiş gibi sürdürmeye çalışan bizlerin tarihinin önceden bilinebilen bir şey olmasını bekleyemezdik zaten. Ne tam rasyonel ne de tam irrasyonel canlılar olarak BİZ, edimlerimizle tarihi yarattığımıza göre, yakın gelecekte de tarihin sırrının çözülmesini beklememiz nafile olur. Rahat bir nefes! Ohhh..



Gelelim baştaki sorularımıza. Çok şükür ki, gezi direnişi ile ilgili sürekli sormaktan kendimizi alamadığımız, peki şimdi ne olacak? sorusunun yanıtını en yetkin tarihçi veya feylozof bile veremez. Verdiğini de iddia etmemeli. Gezi direnişinin kendisinin tarihin olumsallığının mükemmel kanıtlarından biri olarak karşımıza çıktığının altını çizmek isterim. Bu yüzden çok değerli, bu yüzden biricik, bu yüzden içinden kavranması zor, tarihsel karşılaştırmalarla sıradanlaştırılması yanlış. O yüzden, nereye varacağını kestiririm diyerek, bize Paris Komünü'nü, Prag Baharı'nı, Arap Baharı'nı, Tahrir'i, Londra Ayaklanmaları'nı, Bolşevik İsyanı'nı, Cumhuriyet Mitingleri'ni falan, tarihte yaşanacak her şey yaşanmış gibi, rasyonellik ve nedenselliklere sırtını dayayarak salık veren analistlere -ne kadar güzel veya karanlık bir gelecek resmi çizerlerse çizsinler - bir noktadan sonra mesafeli yaklaşmamız gerekli.

Direnişin bizlere yaşattığı en güzel duygu özgürleşmek oldu. Tarihin tini diye bir şey varsa, Hegel'e kulak verecek olursak, o zaman daha da özgürleşeceğiz. İnsanlar tikel olarak özgürleşmeyi bir telos, bir amaç, rasyonel bir emel olarak yaşadıkları müddetçe, tarihin tinini de yaratmış olmazlar mı? Özgürleşmenin karşısındaki her şeyi ve herkesi bizi özgürleşmeye daha da yakınlaştıran failler olarak görebiliriz. Evet, çok tanıdık diyalektik.

Özgürleşmiş, bedel ödemiş insan.
Kaynak: http://www.itusozluk.com/gorseller/gezi+park%FD+direni%FEi/509230

Tarihin tini diye bir şey var mıdır bilemem ama insanın bir tini var. Ethem Sarısülük özgürleşerek öldü. Tıpkı Hrant'ta ve çok önceleri Sabahattin Ali'de olduğu gibi katili serbest, hatta ödüllendiriliyor diyebilirsiniz; ancak aynı suda iki kere yıkanamayız. Bu akarsuyun suyu nitelik değiştiriyor, tadı, kokusu, görüntüsü, kimyası aynı kalmıyor. Bize 'şeylerin' değişmediğini göstermek için çok çabalayacaklar. Daha yeni pençesinden kurtulduğumuz sinizmin ve 'böyle gelmiiiiş böyle gideeeer' kabullenişinin içine bizi çekmeye çalışacaklar, neo-liberalizmin 'her koyun kendi bacağından asılır' sözde evrensel gerçeğiyle bizleri çok değerli dayanışmamızdan koparmaya uğraşacaklar. Sezar'ın hakkı Sezar'a: Ne de olsa onlar da tarihin failleri! Ama biz akıntıya karşı kürek çekmiyoruz, akıntı biziz. Öyle ki, biz işçiyiz, emekçiyiz, memuruz, beyaz yakalıyız, Türküz, Kürdüz, Ermeniyiz, feministiz, eşcinseliz, öğrenciyiz, kadınız, türbanlıyız, çocuğuz, Aleviyiz, ateistiz demiyoruz. Biz bunların tümünü olma halini yaşamadan, tümünü olabilme durumunu anlayan dünyalılarız diyoruz. Doğayı insanın hükmettiği bir nesne olarak değil, eşitimiz, dengimiz olarak görüyoruz. Kendimizi hiç bir şeyin üstünde veya altında görmüyoruz. Böyle yeni bir ahlakımız varken, içinde bulunduğumuz akıntı bizim müşterek tinimiz. Eğer ki, tarihin tinini özgürleşmek olarak tek tek failler olarak kurgulayabilirsek, bunun önünde hiç bir Napolyonumsu duramaz. Kurtuluş uzaklarda değil; kurtuluş anın içinde, şu anda ve burada. Tıpkı Bandista'nın şarkısında dediği gibi, kurtuluş, özgürleşmenin tadının çıkarıldığı her yerde. Böyle olduğu için de, kurtuluş; halihazırda direnişe katılan herkesin aklında ve bedeninde! Ölü ve diri!

Pazar

Çeviri: Alman İdealizminin En Eski Sistem Programı



                                          Hölderlin Kulesi, Tübingen.


Alman İdealizminin En Eski Sistem Programı (Yazan: Hölderlin-Schelling-Hegel)

... bir etik. Tüm metafizik gelecekte ahlakta sona ereceğinden –iki pratik ilkeyle Kant yalnızca bunun bir örneğini vermiş, ama onu bitirmemiştir- bu etik, idelerin ya da aynı biçimde, bütün pratik ilkelerin sistemini oluşturacaktır. Şüphesiz ki ilk ide, kendi kendimin,  mutlak özgür bir varlık olarak tasarımıdır. Özgür, özbilinçli varlıkla birlikte –hiçlikten- dünyanın tamamı doğar; bu, hiçlikten olan tek gerçek ve kavranabilir yaratmadır. – Buradan fiziğin alanına iniyorum; soru şudur: Ahlaki bir varlık için kurulan dünya nasıl bir dünya olmalıdır? Deneylerle zahmetli bir biçimde, yavaş yavaş ilerleyen fiziğe kanatlarını vermek istiyorum.
 Felsefe, ideler ve deneyim için verileri sağladığında, gelecek dönemlerden beklediğim geniş ölçekte bir fiziğe erişebiliriz. Günümüz fiziği, bizde olan ya da olması gerekten yaratıcı bir tini tatmin etmiyor gibi görünmektedir.
Şimdi doğadan insanın işine geçiyorum. İnsanlık idesiyle başlayarak göstermek istediğim, bir devlet idesinin olmadığıdır, çünkü devlet mekanik bir şeydir, ve bir makinenin idesi yoktur. Yalnızca özgürlüğün konusu olan şeye ide denir. Bu nedenle devletin de dışına çıkmalıyız! Çünkü her devlet, özgür insanlara bir çarkın mekanizmasına aitmiş gibi davranmak zorundadır; ama bu yapılamaz; bu nedenle o, sona ermelidir. Siz de görüyorsunuz ki bütün ideler, sonsuz barış vs., daha yüksek bir ideye bağlıdır. Burada aynı zamanda bir insanlık tarihinin ilkelerini ortaya koymak ve devlet, anayasa, hükümet, yasama gibi sıradan insan işlerini, derileri kalana kadar soymak istiyorum. Sonunda sıra, aklın aracılığıyla, ahlak dünyası, tanrısallık, ölümsüzlük gibi idelerin, tüm batıl inançların yıkılışına, günümüzde akıl tarafından ikiyüzlülükle arka çıkılan ruhban sınıfının kovuşturulmasına gelecektir. Tüm tinlerin mutlak özgürlüğü, zihinsel dünyayı içlerinde taşımalarındadır, ve ne Tanrı ne de ölümsüzlük kendisinin dışında aranmalıdır.
Ve son olarak her şeyi birleştiren ide,  güzellik idesi; bu sözcük daha yüksek, Platonik anlamıyla anlaşılmalıdır. Şundan artık eminim ki, aklın, kendisinde bütün ideleri kapsadığı en yüksek eylemi, estetik bir eylemdir, ve doğruluk ile iyilik birer kardeş olarak yalnızca güzellikte birleşir. Filozof, bir şair kadar estetik güce sahip olmalıdır. Bizim ezberci filozoflarımızın estetik kavrayışı yoktur. Tin felsefesi estetik bir felsefedir. Estetik duyarlılık olmadan akıl fikir sahibi olunmaz, ve tarih üzerine bile akıllıca fikir yürütülemez. Burada açığa çıkması gereken, ideleri anlamayan ve hesap kitapların, tabloların dışına çıkar çıkmaz her şeyi karanlık bulduklarını dürüstçe itiraf eden insanlarda neyin eksik olduğudur.
Bu bakımdan şiirsellik daha yüksek bir itibara sahiptir, başlangıçta ne idiyse, sonunda o olacaktır: insanlığın öğretmeni. Çünkü artık felsefe ve tarihin olmadığı yerde, diğer bilimlerin ve sanatların yanında ayakta kalan o olacaktır.
Şu sıralar sık sık duyduğumuz gibi, kitlelerin duyusal bir dini olmalıdır. Yalnızca kitlelerin değil, filozofların da gereksinimi budur. Aklın ve kalbin tektanrıcılığı, imgelem gücünün ve sanatın çoktanrıcılığı, gereksinimimiz işte budur!
Şimdi bahsetmek istediğim, bildiğim kadarıyla kimsenin düşünmediği bir fikirdir. Yeni bir mitolojiye gereksinimimiz var, ama bu mitoloji idelerin hizmetinde olmalıdır, aklın mitolojisi olmalıdır.
 İdeleri estetik, yani mitolojik hale getirmezsek, onlar halkın ilgi odağı olmaz; ve bunun tersi olarak, mitoloji akılsal hale gelmezse, filozof bundan utanmalıdır. Bu nedenle, aydın ve aydın olmayan el sıkışmalıdır; mitoloji felsefi olmalıdır ki, insanlar akıl sahibi olsun, ve felsefe mitolojiye dönsün ki, filozof duyarlık sahibi olsun. Böylece aramızda sonsuz birlik hüküm sürebilir. Böylece artık hor gören bakış, halkın rahipler ve bilgeler önündeki korkusu sona erer. Böylece bizi bekleyen, bütün güçlerin eşit biçimde gelişimidir, hem tekil bireyin, hem de bütün bireylerin. Hiç bir güç artık baskılanmayacak, evrensel özgürlük ve tinlerin eşitliği hüküm sürecek! Göklerden yollanan yüce bir tin bu yeni dini bizler için kurmalıdır; bu, insanlığın son ve en büyük işi olacaktır.