Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar

Rosa'nın Son Mektubu

Çok büyük bir şans eseri, Rosa Luxemburg'un şimdiye kadar hiç yayınlanmamış yeni bir mektubu bulundu. O mektubu ilk defa olarak burada Felsefe Popisi farkıyla yayımlıyor ve bu vesileyle Rosa'nın 150. doğum yılını kutluyoruz. 



İşte Rosa'nın mektubu: 

Benim Sevgili Çocuklarım,

Ah biliyorsunuz işte, sevgili dostum Mathilde (Jakob) 31 Mayıs 1919'da cesedimi zorlukla teşhis etti. Beni Landwehr kanalına atan ismi lazım değil denizci teğmen, dev bir cenaze alayıyla ve kızıl bayraklı tabutla gömülmemi hiç istememişti. Hatta, gazeteler sevgili Karl'ın (Liebknecht) güya kaçarken, benim de sözümona kalabalık tarafından linç edildiğimi yazdılar. Gülüyorum bunlara. Sevgili Karl, yoldaşım, senin için yüreğimin ta dibinden ince bir sızı yükseliyor. Sana reva görülen işkence ve Tiergarten'da kalleşçe öldürülmen. Yok, hiç merak etme, katledilmemizle ilgili tüm detaylar artık biliniyor. Üstünü örtemediler. Hakikat bu! Bir yolunu bulup açığa çıkacak çatlağı illa bulur. Buldu da! İçin rahat olsun dostum.

Bize ne olduğu zerre kadar umurumda değil yoldaşlar! Beni ilgilendiren şimdilerde adına 1. Dünya Savaşı denilen savaşta soğuk ölümlerine gönderilen milyonlarca yoksuldu. Savaşın daha ilk yılında şehirler moloz öbeğine, köyler mezarlığa, ülkeler çöle, halklar dilenci yığınına, kiliseler ahıra dönüşüyor; devletler hukuku, ülkeler arası antlaşmalar, ittifaklar, kutsal sözler ve en yüksek otoriteler paçavra gibi yırtılıp atılıyor; burjuva toplumunun kirletilmiş, kepaze hali ortalığa saçılıyor, her yerinden kan ve pislik akıyordu. Her yerde açlık ayaklanmaları, veba, çaresizlik, sefalet ve ölümlerin en korkuncu kol geziyordu. 

Ben savaşa karşı çıktığımda beni ilk terk eden kendi partim oldu. Evet! Sosyal Demokratlar (SPD) bir de utanmadan parlamentoda Prusya'nın savaş bütçelerini bir bir onayladı! Prusya'nın savaş bakanı beni vatan haini ilan edip mahkemelerde süründürüp sonra da zindana attı. Acaba bu adamlar (adamlar diyorum, çünkü o dönemde henüz kadınların seçilme hakkı yok!) 20 milyon cesedin ağırlığını bir gün olsun yüreklerinde hissetti mi?

Uzun zamandır parti içindeki sağa kayan eğilimler beni rahatsız ediyordu. Ta 1906'da parti içi korkaklığa isyan ediyordum. Ah Tanrı aşkına, sosyal demokrasi tarafından mahvedilmediği takdirde, devrim ne büyük ve güçlü! Sosyal demokrasi içten içe erimenin üstesinden gelmeli, hizipçilik belasının vahşi içgüdülerini ve içimizi kemiren oportünist tasfiyecilik kanserini kararlılıkla söküp atmalıdır. İnanıyorum ki, gerçek politik liderlerin, bizimki gibi milyonlarca üyesi olan bir kitle partisinin liderlerinin bu sıfatı hak etmeleri için ilk önkoşul, kitlelerin ruhunda yükselen duygulara kulak verebilmeleridir.

Son tutsaklığımda seslere ve renklere karşı nasıl da açlık çekmiştim. Ona rağmen bizim Clara'ya (Zetkin) espri yapmaktan geri durmadım. Clara, beni kadın aleminin bir yığın gerçeği hakkında aydınlatan kadın hakları savunucusu kadın arkadaşım, yoldaşım. Onun mahpusluğu zor geçiyordu. Dedim ki, "en büyük avantajımız ne biliyor musun? Parti kongresine katılmak zorunda değiliz! Tanrıya şükürler olsun!"

Yine de itiraf etmeliyim, 14 metreküp bir hücrede olmak kolay değildi. Yemekler yenemeyecek kadar kötüydü, tuvaletin suyu yoktu. Mathilde benim için yemek ayarlamasa, mide ülserim burada iyice azacak ve belki de ölecektim. Işıksız hücremde beni ne kurtardı biliyor musunuz dostlar? Mörike'nin şiirlerini yüksek sesle ezberden okumak! Size de tavsiye ederim, olur da düşerseniz hücrelere.

Dediğim gibi, her şeye rağmen keyfim yerindeydi. Rusya'da devrim olmuştu ve kendi kişisel sorunlarımın bu esnada hiç ama hiç bir önemi yoktu. Rusya'daki gelişmeleri olabildiğince yakından izlemeye çalıştım. Almanca, Lehçe, Rusça gazete ve broşür elime ne geçerse! Bazı olaylar devrimin pek yolunda gitmediğini gösteriyordu. Sanki bir düzine mükemmel beyin her şeyi idare ediyor, işçilerin içinden bir elit grup da liderleri alkışlamakla ve önerileri oybirliğiyle onaylamakla yükümlüydü. Bu bir kliğin yönetimi değil mi Tanrı aşkına? Bence, Lenin-Troçki teorisinin temel hatası, diktatörlüğü demokrasinin karşısına koymasıydı. Kaç kere söyledim, dinletemedim. Lenin bana hep öfke püskürdü! İnatçı adam! Asyatik yüz çizgileriyle gerçek bir Rus köylüsü kafası! Bu kafayla duvarları yıkmak istiyordu, yıktı da! Deli şey! Tabii evime gelip sevgili kediciğim Mimi'yi nasıl sevdiğini de unutamam. Mimi resmen onunla flört ediyordu! Yanına gelsin diye her şirinliği yapıyor, sonra Lenin yanına gidince, küçücük pençesiyle ona vurup tıslıyordu! Ne komik bir görüntü, düşünsenize! 

Yok yoldaşlar, ben hep şunu söyledim, hala arkasındayım bu sözlerimin, sonuçta hiç kimse görüşleri nedeniyle dışlanamaz:

"Sayıları ne kadar fazla olursa olsun, yalnızca hükümetin taraftarlarına ve partinin üyelerine tanınan özgürlük, özgürlük değildir. Özgürlük her zaman başka türlü düşünenin özgürlüğüdür. 'Adalet' fanatizminden değil; politik özgürlüğün canlandırıcı, iyileştirici ve temizleyici yanı bu öze bağlı olduğundan ve eğer özgürlük ayrıcalığa dönüşürse etkisini kaybedeceğinden."

Görüyorum ki beni ikonlaştırmışsınız. Benim portremin olduğu çıkartmalar, kitap ayraçları, kahve bardakları, tişörtler...Bunları görmek hoşuma gidiyor elbet, 150 yıl sonra aranızda hayaletim dolaşıyor. Ama size bir öğüdüm var: Her türlü şablonlaştırma ve her türlü toptan reddetme ve göklere çıkarma dar kafalılığın bir göstergesidir. Kulağınıza küpe olsun. O fikirleri taşıyan bizler de işte sizin gibi insanlarız. Beni az çok bilirsiniz. Güçlü ve dirençli bir kadınım. Yine de utanarak bir şey itiraf etmek isterim. 18 Şubat 1915'te tutuklandığımda Berlinli polisler benim kim olduğumun onlara vız geldiğini söylemişti. Haklılarmış! Aynı gün içinde beni ikinci kez beni çırılçıplak soyup oramı buramı ellediklerinde ağlamamak için gözyaşlarımı zor tuttum. Bu zayıflığımdan dolayı hala kendime öfkeliyim. 

Peki ya 10 Temmuz 1916'da evime gelip beni yaka paça tutuklayanlara ne demeli! Üzerimde sadece gecelik olmasına rağmen, yatak odamın kapısını zorla açmaya çalıştı bir polis. Biliyorum yoldaşlar, egemenlerin yöntemleri 150 yıl sonra bile değişmedi, değil mi? Siz şimdi bir de bunları ekranlardan canlı yayınla izleyip gerçek zamanlı polis şiddetine kitlesel bir şekilde maruz kalıyorsunuz. Size üzülüyorum, olanlara öfkeleniyorum. 

Tabii polislerin böyle davranması pek doğal. Prusya'nın Savaş Bakanı bana açtığı davayı utanç verici bir biçimde düşürmek zorunda kalmıştı. Tam savaş arifesinde yüzbinlerce insanın askerlik kurumundan soğumasını göze alamadı. Bundan daha iyisi, bu dava sayesinde fikirlerimin büyük kitlelere ulaşmış olmasıydı. Keyfime diyecek yoktu doğrusu! Dünyanın en tatlı avukatları da yanımdaydı: Kurt Rosenfeld ve Paul Levi. Daha ne isterim ki! Ah Rosenfeld'in mahkemenin iddianamesini nasıl delik deşik ettiğini görmeliydiniz. Sosyal demokrasinin anti-militarizm ilkesinin ve toplantı özgürlüğünün bir suç olmadığını savcıya hatırlatmak zorunda kalması ne gülünçtü. Peki Hegel'e yaptığı göndermeye ne demeli? Mahkeme başkanının gözlerinin içine bakıp: 

"Dünyada büyük olan hiçbir şey, tutkusuz başarılamadı!" 

derken içinde yükselen kararlılık ve bana olan bağlılığı... 

Ben de savunmamda onlara beni benim fikirlerimden dolayı değil, kendi fikirlerinden dolayı cezalandırmak istediklerini tane tane anlattım. Savunmamı bulursanız bir yerlerde okuyun. Seversiniz. 

Ah, kusura bakmayın yoldaşlar! İçimde hala biraz öğretmenlik kalmış. Parti okulunda az ders vermedim. Biliyor musunuz, ben hep bazı durumların içine tepetaklak düştüm, ama sonuçta hepsi de iyi gitti. Bunun için mutluyum. Öğretmenlik kolay değildi. Parti okulunda ekonomi-politik teorisi anlattım uzun zaman. İktisat tarihi, sömürgecilik tarihi, karteller...Öğrencileri zorlayarak onların eleştirel düşünme pratiklerini geliştirmeyi seviyordum. O yüzden beni hem severler, hem de korkarlardı. 

Öğretmenliğin güzel yanları vardı elbet. Ama bazen öğrencilerin anlattıklarımı solgun ve dümdüz bir şekilde not aldıklarını, yeni öğrendikleri bilgileri nasıl da duygusuzca  kullanmaya başladıklarını gördüğümde kendimi kötü hissederdim. Böyle zamanlarda sevmiyordum öğretmenliği. Bir yandan da onlara ekonomi-politik anlatırken kendimden geçtiğimi hatırlıyorum. Dilimde tüy bitene kadar anlattım işte! Siz söyleyin, söylediklerim hala geçerli değil mi? Hatta sizin dünyanız sanki bizimkinden daha da az adaletli. Jeff Bezos ve Bill Gates diye birileri varmış. Tek başına bu adamların serveti Amerikalılar'ın servetinin %50'sine eşitmiş. Kapitalizm hala serpiliyor, gelişiyor demek bu. Bunu nasıl başarıyor açıklayayım:

Kapitalist ekonomi, birincisi; tüm üreticileri ve dünyanın birbirinden uzak tüm bölgelerini birbirine bağlayan ve böylece bütün dünyada işbölümünü hakim kılan mal değişimi ve para ekonomisiyle, ikincisi; teknik ilerlemeyi mümkün kılıp aynı zamanda küçük üreticileri sürekli olarak proleterleştiren ve böylece sermayeye satın alınabilir emek gücü sunan özgür rekabetle, üçüncüsü; bir yandan ücretli işçileri mekanik bir şekilde proleterleştirir ve sermayenin emrinde çalışmaya bağlarken, diğer yandan karşılığı ödenmemiş emeğin sermaye olarak birikmesini ve böylece üretim araçlarının büyüyüp gelişmesini sağlayan kapitalist ücret yasasıyla, dördüncüsü; kapitalist üretimin toplumun ihtiyaçlarına göre esneme ve uyum kabiliyetini artıran yedek sanayi ordusuyla, beşincisi; sermayenin bir üretim alanından diğerine hareket etmesinin önkoşulu olan ve böylece işbölümünü dengeleyen kar oranının eşitlenmesi yasasıyla ve nihayet altıncısı; kısmen günlük ve kısmen de dönemsel olarak kör ve kaotik üretim ile toplumun ihtiyaçları arasındaki dengeyi oluşturan fiyat dalgalanmaları ve krizlerle varlığını sürdürmektedir.

Bakın yoldaşlar! Kapitalist üretim biçimi doğa kanunu veya değiştirilemez nitelikte değil. Bunlar insanın eliyle oluştu, insanın ürünü. Fakat burjuva toplumu, sanki doğal bir güçle karşı karşıyaymış gibi tümüyle çaresiz. Marx, idealimiz olan sosyalizm nihai hedefini bilimsel bir temele yerleştirdi ve bize doğru yönü gösteren bir araç verdi. İşte bu nedenle ekonomik hayatın koşullarını bilimsel bir incelemeye tabi tutmak zorundayız. Ekonomik politiğin incelenmesi tüm bilimlerin bilimidir ve geleceğin ülkesine doğru ileri atılacağımız yolu hazırlar. 

Ömrümde o kadar çok kişiye bunları anlattım ki! Sayısını kimse bilmiyor. Bir seferinde Bremen'de 4 bin kişiye hitap ettiğimi hatırlıyorum. Polis ne kadar engel olmak istemişti benim konuşmama! Büyük bir eğlence! 

1906 yılının, Mart ayında, sevgilim Leo (Jogisches) ile Varşova'da tam da 35. yaşgünümden bir gün önce tutuklanmıştım. Şimdi bana sevinçli bir hüzün getiriyor bu hatıra. İnsanın sevgilisiyle aynı anda tutuklanması devrimci aşklara dahil değil midir dostlar? Moralim gayet yüksekti hapiste. Benim için üzülen arkadaşlarımı ben avuturdum. Hele Polonyalı yoldaşların beni kaçırma planı! Başarılı olamadılar gerçi, ama olsun! Bana üst makamlardan af dilemem için baskı yapan arkadaşlara da direndim. Böyle bir af dilersem, şansölye ve hükümetine karşı nasıl özgürce ajitasyon yapabilirdim ki?! 

Ajitasyon demişken, "Toplumun Sosyalizasyonu" makalemde devrimin önkoşulunu şöyle tespit etmiştim:

"Tembel, dikkatsiz, bencil, düşüncesiz ve umursamaz insanlarla sosyalizm kurulamaz. Sosyalist toplumun, diğer insanlar için en zor görevleri aşk ve coşku, fedakarlık ve duygudaşlık, cesaret ve dayanıklılıkla başarmaya azmetmiş insanlara ihtiyacı vardır. Bugünün devrimi için kazandığımız maharetli savaşçılardan, yarının yeni düzenini kuracak olan sosyalist işçileri yaratacağız."

 Aslında mahpusluktan şikayet ediyorum, ama bakmayın siz, pek üretken ve dingin günlerim geçti hücrelerde. İlk mahpusluğumda öyle bir rutin oluşturdum ki, dışarıdaki yoldaşlar benim kadar hayat dolu değildi. Sabahları 6'da kalkıyordum, 7'de kahve veriliyordu, 8'den 9' kadar yürüyüş, 12'de öğle yemeği var. 1'den 2'ye kadar yürüyüş, 3'te kahve, 6'da akşam yemeği, 7'den 9'a kadar lamba, 9'da yatak. Berliner Tagesblatt alıyordum her gün. Çok okuyor ve çok düşünüyordum. 

Hayatım bitimsiz bir devrim mücadelesi. En azından siz böyle biliyorsunuz. Ne var ki bu cesaretli mücadele içinde doğayı, edebiyatı, müziği sevmeyi ve bunlara incelikle eğilmeyi hiç ihmal etmedim. Ah hele Mozart'ı tanısam ne severdim onu! Sihirli Flüt, Figaro'nun Düğünü, Don Juan pek severim. Bach'ın Mateo passionlarını da! Aşka aşık oldum. Aşıklarıma duygu yüklü mektuplar yazdım. Bir çocuk sahibi olmanın hayalini kurdum. Resim yapmayı öğrendim. Kendi suluboyalarımdan Noel kartları hazırladım arkadaşlarım için. İçinde yüzlerce tür bulunan bir bitki koleksiyonu oluşturdum. Şiir yazdım. Çeviriler yaptım. Güneş, sükunet ve özgürlük benim için hayattaki en güzel şeylerdi. Güller, defne ağaçları, hanımelleri, günebakanlar, zeytinler, selviler yaşam sevincimi katmerledi. Hayallerimde Buhara ve Semerkant'a yolculuk ettim.  Yani demem o ki, her şeyi neşe ve sevinçle karşılayın -haklı olan sonunda galip gelir. 



Ah şu solgun, sıkıcı Berlin'de o kadar çok kaldım ki! İsviçre'deki veya St Petersburg'daki günlerimi nasıl hala özlemle anıyorum. Hele Zürih Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi'nde bir doktora öğrencisi olduğum zamanları büyük bir sevinçle yad ederim hala. Doktora babam muhafazakar Julius Wolf sosyalist tezimi öyle beğendi ki! Büyük bir eğlenceydi! Tezimi anadilim olan Lehçe değil, Almanca yazdım. Başlığı "Polonya'nın Endüstriyel Gelişmesi"ydi. Eh buralarda adet olduğu üzere tezim yayımlandı. 1898'de Duncker & Humblot tarafından! Rusça çevirisi de bir yıl sonra Petersburg'da çıktı.

Ailemle pek ilgilenmedim. Beni affetsinler annem, babam, kardeşlerim. Beni nasıl da çok sevdiklerini biliyorum. Ben de onları seviyorum. Annem demiş ki "Rosa hepimizin toplamından daha akıllıdır". Bilemiyorum, küçük Rosa da çalışkandı işte! Altı yaşında iyi derecede yazıp okuyordum. Rusçadan Lehçeye şiirler çevirmeye başladım bir süre sonra. Çocukken Adam Mickiewicz'in Polonya ulusal destanını okumaktan çok keyif alırdım. İçimde hep bir kıvılcım vardı, bunun aleve dönüşmesi çok uzun sürmedi. Lisedeyken bir şiir yazdım, içimdeki duygular artık taşıyordu:

Ceza talep ediyorum,

Bugün tok olanlara, sefa sürenlere,

Milyonların ekmeğini hangi acılarla kazandığını

Bilmeyenlere, hissetmeyenlere.

Neşeli bir yüz,

Neşeli bir gülüş görürsem

Acı çekiyorum

Zira yoksulluğa ve bilgisizliğe 

Mahkum olanlar

Gülmeyi ve neşeyi bilmezler.

Bütün dertleri,

Bütün gizli ve acı gözyaşlarını

Tokların vicdanına yüklemek istiyorum,

Ve yaptıkları her şeyin intikamını almak.   


Küçük Rosa'nın kalbi çoktan devrime adanmıştı, anlıyor musunuz? 

Ben Rosa Luxemburg. 5 Mart 1871'de küçücük bir Polonya şehri olan Zamość'da doğdum. Şimdi 150 yaşındayım. Bu mektupla sizlere binlerce selam gönderiyorum. Her şeye rağmen tutkuyla yaşadığım şu hayatı benden kimse koparamadı. Size de şimdi tek bir sözüm var. Devrim yolunda yürümeye devam edin, ve unutmayın sakın: 

Dudakları büzüştürmek yetmez, ıslık çalmak lazım!



***************************************************************************************************************************

*Bu yazının tamamı aşağıdaki kitaptan derlenmiştir.  

Kaynakça:

A. Laschitza 2019. Rosa Luxemburg. Her Şeye Rağmen Tutkuyla Yaşamak. Almancadan Çeviren: Levent Bakaç. Yordam Kitap. İstanbul.

Pazartesi

Parazit ve Platform: İki Film, Tek Adalet

*Spoiler Uyarısı*: Platform ve Parazit filmlerinden bahsedeceğim; olabildiğince senaryo ve sahnelerle ilgili spoiler vermekten kaçınsam da, ister istemez işlenen konular üzerine konuşacağım.*

Bu sene iki film beynimizi yaktı: Önce Parazit, sonra Platform. Bu iki filmi, birbirine kolayça geçen farklı renklerde iki lego parçası olarak görüyorum. Her iki öyküyü de teorik olarak saran "sis bulutu" aynı çünkü. Bu filmlerde anlatılanları Hegel ve Marx'a (hatta belki Lenin ve Trotsky'e) başvurmadan açıklamaya çalışmak manasız. O nedenle, bu düşünürlerin kavramlarıyla bu filmlerdeki dayanışma hallerini ve adaletin tesisi konusunu açımlamaya çalışalım. 

Önce Parazit. Film, bizi Seul'da yaşayan iki aileyle tanıştırıyor. Birinci ailemiz, Seul'da aslında ilk olarak sığınak olarak inşa edilmiş, fakat daha sonra, kentte ev bulmak zorlaştıkça normal ailelere kiralanmaya başlanmış "Banjiha" denilen, güneşin ve temiz havanın girmediği yeraltı evlerinden birinde "ikamet" ediyor. İkinci ailemiz ise Seul'un yüksek burjuva mahallelerinin olduğu tepenin yamacındaki mimari harikası bir villada yaşamını sürdürüyor. Bu iki ailenin aynı şehirde yaşadığına inanmak zor. Normalde hayatları hiç kesişmeyecek bu insanlar, kaderin garip bir cilvesi sayesinde tanışıyorlar. Film bundan sonra yavaş yavaş açılıyor ve kendimizi önce komik, sonra da trajik bir sınıf çatışmasının içinde buluyoruz.

Tıpkı Platform'da olduğu gibi, Parazit'te de çatışma aşağıdakiler ve yukarıdakiler arasındadır. 


Banjiha'da yaşayan "yoksul ama mutlu" ailemiz zengin aileyle olan temasında önce tamamen bilinçsiz, filmin sonunda ise bilince gelen önemli bir (d)evrim geçirir. Kanımca, filmin Marksist meta-kuramı tam da bu değişimin niteliğinde. Köküne kadar cahil, çocukca zevkleri ve basit mutlulukları olan bu aile, ötekiyle ötekinin mekanında karşılaşana kadar köleliği üzerine hiç düşünmemiştir. Filmde, bu karşılaşma kendisini tam bir köle-efendi ikiliği olarak göstermekte. Varlıksız varlıklarla, varlıklı varlıkların karşılaşmasının ürettiği bir diyalektiğin içinde buluruz kendimizi seyirci olarak. Bu diyalektiğin doğrudan yüzümüze çarptığı büyük kavram ise adalet. Adaleti tesis edecek olan ise -Hegel'e atıfla- tabii ki köledir! Film, bizi savaştaki tarafımızı seçmeye zorlar.

Aynı zamanda senarist olan yönetmenin (yani Bong Joon Ho'nun) adaletin tesisine doğru giden devrimci eylemde bize sunduğu metafor ise koku. Filmde, pis koku; zaten yoksul, cahil, basit ve aptal olan kölenin değersizliğini fiziki anlamda temsil eden çok güçlü bir simge olarak alttan alta hep işlenir. Ter, pislik, yağ, irin ve sidik karışımı bu koku köleye aittir ve burjuvayı müthiş derecede tiksindirmektedir. Ne kadar yıkanırsa yıkansın arka mahallelerden gelen modern kölenin üzerine yapışmış, çıkmayan kötü kokusu bir damga gibi ona eşlik eder. Böylece ahlaklı ve iyi burjuva sınıfı, aynı zamanda temizliği, iyi giyimi ve bakımı sayesinde de kölenin üstünde "doğal olarak" konumlanır.

Parazit'te, koku, lümpenlikten sınıf bilincine geçişi sağlayan kapının anahtarı olarak karşımıza çıkmakta. Aslında o bilinç gelişene kadar, yoksul ailemiz, sadece hayatta kalma savaşı veriyor, kendisi gibi yoksul başka bir aileyle acımasızca savaşıyordu. Köleler arasındaki bu çatışmada, kana, şiddete ve her türlü ahlaksızlığa yer vardır. Öyle ki, yönetmen, bu ahlaksız, lümpen köle güruhundan tiksinmemiz ve onları hor görmemiz için bize her türlü malzemeyi sağlamakta, film boyunca bizi burjuva ahlakımızla hesaplaşmaya girmeye zorlamaktadır.

Ancak "koku" çatışmayı çözen devrimi başlatmıştır. Her ne kadar bu devrim kurtuluşu getirmese de! Devrim, toplumsal olamamıştır; kişisel bir hesaplaşmada kendini görünür kılmıştır. Dolayısıyla, kölenin içinde biriken öfkeyle empati kurabilsek de, öfkenin dış dünyaya taştığı biricik "eylem"in sınıf kavgasına hiçbir katkısı yoktur. Eylem, sembolik olarak kalır. Şiddeti hor gören ve anlam veremeyen burjuva sınıfı için bu eylem sadece iğrenç ve barbarcadır. Bu nedenle, kendi trajedisini göremeden yaşamaya devam edecek bir efendi orada doğal olarak ona bahşedilmiş üstün varlığını gamsızca sürdürmeye devam edecektir.

Burjuvanın sahip olduğu bu ahlaki üstünlüğü, yoksul ailenin annesi zengin evin kadını hakkında konuşurken dile getirir:

"Bu kadar zengin olsam, ben de iyi olurum. Zenginsen iyi olmak çok kolay." 

Toplumsal dayanışmanın olmadığı ileri kapitalist bir "toplum" modeli içinde gerçek bir hayatta kalma mücadelesi veren ailenin günün sonundaki olağanüstü tespiti budur. Kapitalizmde sadece mallar ve mülkler değil, en kıymetli erdemler de yalnızca zenginlere tahsis edilmiştir. Sistem bunu otomatik olarak yaratır ve yeniden üretir. İyi olabilmek bir ayrıcalıktır; bir sınıf meselesidir. Yoksula bırakılan tek seçenek kötülük, tiksinçlik ve barbarlıktır. Burjuvanın kendi varlığını gerekçelendirebilmesi için zorunlu olan manevi zemin böylece yaratılmıştır.

Evet, tam bu noktada Platform'u hikayeye ekleyebiliriz. Platform, devrimin öncesine veya sonrasına değil, tam da devrim anına odaklanıyor. Filmde, adalete ve dayanışmaya hiç yer olmayan fantastik, ürkünç bir mekanla karşı karşıyayız. Yine de, bize ileri kapitalizmden aşina gelecek olan adalet yoksunluğunu ve eşitsizliği hatırlatan bir sürü gönderme var filmde. Varlığın "gurme yemekle", yokluğun ise "kanibalizmle" temsil edildiği; altta kalanın gerçek anlamda canının çıktığı, tam da Benjaminci anlamda "barbar bir medeniyet" tasarımına tanıklık ediyoruz.

The Platform (2019) - IMDb

Adaleti, bir sorun olarak tanımlayan ve dayanışmayı topluma yerleştirecek olan protoganistimiz açısından yüzleşmek zorunda kalacağı soru çok nettir:

Kanlı mı, kansız mı?

Parazit'in aksine, Platform'daki devrimci eylem kitleseldir. Tüm toplumu yukarıdan değişmeye zorlayan bir mekanizma üretilir. Önce ikna yoluyla, olmuyorsa şiddet ve zor kullanma yoluyla toplumsal dayanışma sağlanmaya çalışılır. Toplumsal dayanışmanın ortaya çıkışı ise sistemi ayakta tutan vicdansızlığa, bir vicdan kazandırma şeklinde olacaktır.

Hem Platform hem de Parazit'teki adalet arayışı ve ondan beslenen haklı öfke kendini fiziksel şiddetle açığa vurmaya mahkumdur. Bir toplumda, adalet, kendiliğinden doğmaz ve spontane olarak gerçekleşmez. Hayatta kalma şansları daha doğmadan ellerinden alınmış olan milyonlar, milyarlar için, kazananla aynı masaya oturmanın ve onunla müzakereler yürütmenin hiç bir manası yoktur. Kaldı ki, adaleti ve toplumsal etiği kuran zaten sistemin kazananlarıdır. Sistemi yürütenlerden kendiliğinden bir adalet beklemek ancak saflıktır, aptallıktır. Dolayısıyla, her toplumun adaleti, dayanışmayı ve eşitliği tesis edecek kararlı faillere ihtiyacı vardır.

Her iki filmin de kaçınılmaz olarak vardığı nokta, devrim için kanlı bir şiddetin meşru ve zorunlu olduğudur. İki filmin de en tartışmalı (neredeyse modernist) duruşu burada çıkıyor karşımıza. Bu acımasız ve barbar dünyada, adalet ve dayanışmaya inanan insanlar, onu gerçekleştirebilmek için en az sistem kadar acımasız ve barbar olabilmeyi başarabilmelidir. Eğri dünyada doğruluk olmayacağı gibi, ruhunu ve bedenini kirletmeden, kurtuluş da gelmeyecektir.

Tüm Don Kişot'ların karşısında dev yel değirmenleri gibi dikilen ikilem tam da budur.

Pazar

Eski Ahit ve 11. Tez

Marx'ın dillere pelesenk olmuş meşhur sözü, Feuerbach üzerine 11. tezi: "Filozoflar dünyayı yalnızca farklı biçimlerde yorumlamışlardır, esas olan onu değiştirmektir." Bazılarının yorumuna göre Marx burada felsefe yapmanın sınırını çizerken, bazılarına göre ise filozofların yalnızca dünyayı yorumlamakla kalmayıp onu değiştirme sürecine katılmaları gerektiğini vurgular. Marx'ın Hegel'le alışverişini düşünürsek, ikinci görüş daha akla yatkın. Her ne kadar filozof ya da Hegel'in deyişiyle "Minerva'nın Baykuşu" her şey olup bittikten sonra havalanıp olan biten üzerine düşünse de, bu düşünüş ve yorumlama, zihinleri dönüştürme gücüne sahip olduğu ölçüde, gelecekte olup biteceklere de biçim verme kapasitesine sahip olabilir.  Ne olursa olsun, Marx'ın bu sözüyle ne demek istediğini Eski Ahit'i okurken sanırım daha iyi kavradım. 

Felsefe tarihinde, Eski Ahit'teki bazı öyküler üzerine tonlarca kitap, makale ve tartışma bulunabilir. Örneğin meşhur "İbrahim'in oğlunu kurban edişi" teolojik ve etik tartışmalardan varoluşçu felsefeye, filozofları ve teologları epeyce meşgul etmiştir. Bugün de İbrahim'le Tanrı arasındaki muhabbet özellikle çağdaş Fransız felsefecilerin şık kavramları üzerinden tartışılmaya devam ediliyor. Olabilir. Ancak Eski Ahit'i okumaya başlayınca bazı şeyler tuhaf gelmeye başlıyor. 

Öncelikle İbrahim'ın oğlunu kurban etme öyküsü, devasa Eski Ahit külliyatında hepi topu iki-üç sayfayı kaplıyor. Evet, diğer birçokları gibi görkemli ve etkileyici bir öykü, ancak bin küsür sayfada felsefe tarihinin atladığı bakalım neler var Eski Ahit'te. 



Şimdi cehennemde yanmayı garantiliyorum belki ama, Eski Ahit'in büyük çoğunluğu, aralara İbrahim'inki gibi görkemli öyküleri serpiştirildiği, bir halkın aba altından sopa gösterilerek nasıl sömürülmesi gerektiğine dair yöneticiler için yazılmış bir el kitabı gibi.  Örneğin "Mısır'dan Çıkış" bölümünde ilan edilen bayramlarda, halkın seçilmiş kâhinlere hangi sunuları, hediyeleri vermesi gerektiği, hangi hayvandan hangi eşyadan kaç tane verileceği sayfalarca betimleniyor. 

Önce elbette bir sunak yapmalı: "Benim için toprak bir sunak yapacaksınız. Yakmalık ve esenlik sunularınızı, davarlarınızı, sığırlarınızı onun üzerinde sunacaksınız." (Mısırdan Çıkış, 20,21). "Toprağınızın seçme ilk ürünlerini Tanrınız RAB'bin tapınağına getireceksiniz." (23,24). "Rab Musa'ya şöyle dedi: 'İsraillilere söyle, bana armağan getirsinler. Onlardan alacağınız armağanlar şunlardır: Altın, gümüş, tunç; lacivert, mor, kırmızı iplik; ince keten, keçi kılı, koç derisi, akasya ağacı, zeytinyağı, baharat, başkâhinin göğüslüğü için oniks ve kakmak taşlar. Aralarında yaşamam için bana kutsal bir yer yapsınlar. Konutu ve eşyalarını sana göstereceğim örneğe göre tıpatıp yapın.'" (24,25). Bundan sonra RAB, saf altından mekânını, içindeki altından eşyaları tasvir eder tüm detaylarıyla. Sonra günlük sunulara geçilir: "Düzenli olarak her gün sunağın üzerinde bir yaşında iki erkek kuzu sunacaksınız. Kuzuyla birlikte bir litre sıkma zeytinyağıyla yoğrulmuş bir kilo un ve 1 litre şarap sunacaksınız. Öbür kuzuyu akşamüstü, beni hoşnut eden koku, yakılan sunu olarak, sabahki gibi tahıl sunusu ve dökmelik sunuyla birlikte bana sunacaksınız," (29).

Eski Ahit'te ne tür armağanlar sunulacağı, yapılacak yeni sunakların hangi malzemelerden yapılacağı, günahlara karşı Tanrı'ya ne tür malların bedel olarak ödeneceğiyle ilgili en ince detaylarıyla (örneğin Esenlik Sunusu ve Günah Sunusu'nda hangi büyükbaş hayvanların böbrek üstü yağlarının ayrılarak sunulması gerektiği gibi, Levililer 4) abartısız yüzlerce sayfa var. Elbette aralarda, bu buyruklara uyulmadığında halkın Tanrı'nın hangi gazabıyla karşılaşacağına dair bol bol uyarı ve tehditle beraber. Yeri gelmişken: Eski Ahit'in Tanrı'sı intikamcı ve acımasız. Sunulardan ve armağanlardan kalan sayfalar, Tanrı'nın kurallarına uymayanların nasıl taşlanarak öldürüleceği, halkının vaat edilen topraklara giderken önüne çıkan diğer halkları nasıl çoluk çocuk toptan öldürmesi gerektiği üzerine buyruklarla dolu. Ayrıca kendi deyimiyle "kıskanç" bir Tanrı ve sürekli küsüp kendi halkını cezalandırıyor. Şöyle bir bölüm var mesela: Söz Dinlemez Oğul: "Eğer bir adamın dikbaşlı, başkaldıran, annesinin ve babasının sözünü dinlemeyen bir oğlu varsa, annesi ve babası onu kent kapısında görev yapan ileri gelenlere götürecekler. Onlara şöyle diyecekler: 'Oğlumuz dikbaşlı, başkaldıran bir çocuktur. Sözümüzü dinlemiyor. Savurgan ve içkicidir.' Bunun üzerine kentin bütün erkekleri onu taşlayarak öldürecek. Aranızdaki kötülüğü ortadan kaldıracaksınız." (Yasanın Tekrarı 21,22). Ama Eski Ahit'in Tanrı'sının bitmek bilmeyen öfkesi başka bir yazının konusu. Meseleye dönersek Eski Ahit, hiyerarşik bir toplumun nasıl kurulacağı, iktidarın toplumsal sınıflardan nasıl faydalanacağına dair artık şifre de diyemeyeceğimiz bariz yönergeler içeriyor. Binlerce yıl boyunca filozofların bunu atlayıp, iki sayfadan oluşan İbrahim'in oğlunu kurban edişine (ya da edemeyişine) odaklanışı artık nasıl bir hipnotik süreçle açıklanır bilemiyorum. Biz Marx'a ve dönemine kurban olalım yine de. 

Çakan Şimşekler ve Sıçrayan Kaplanlar: Benjamin'in Tarih Felsefesi

Walter Benjamin (1892-1940)


İçinden geçtiğimiz tarihin şu biricik anında ve hayatımızı sarmalayan şu mekanda bir an durup da bakışımızı aniden geçmişe çevirdiğimizde ne görürüz? İnsanlığın avcı-toplayıcılıktan başlayıp ileri kapitalizmde biten anlı şanlı öyküsünü mü? yoksa her biri barbarlığın vücut bulmuş hali olan görkemli piramitleri, anıtları, gökdelenleri, endüstriyel tarım çiftlikleri ve müzeye dönüştürülmüş toplama kampları ile atom bombasının hala etkilerini omuzlayan bebek ve çocukları mı? Tarih dediğimiz şey, adına nedensellik denilen bir otomatın tıkır tıkır çalıştırdığı insan eylemleri ve olayların içine düzgünce yerleştirilmiş olduğu bir zaman boyutu mudur? Yoksa feci bir sona doğru kararlılıkla hareket eden müzikli bir geçit töreni mi? Kaçınılmaz mıydı yani avcı-toplayıcıların çiftçi olması? Peki düzenli orduları olan krallar zorunlu muydu? Kaç kere başa sararsak saralım, insan psikolojisi kaçınılmaz olarak aynı tiyatroyu ve dekorları mı yaratacaktı? Yani, söyleyin bir kere, eğer biz kendi haline bıraksaydık, Avustralya aborjinleri bir gün devleti mi kuracaktı? Kendi haline bıraksak, Aztek kralı Avrupa'yı mı keşfedecekti? Kendi haline bıraksak, Sicilyalılar yuvarlak evler yapmaktan vaz mı geçeceklerdi? Bunu hiç bilemeyeceğiz. Ama şunu bilebiliriz: Resmi tarih, insanlığın ilerlediğine inanmamızı ister bizden. Bunu da en çok basitten karmaşığa giden düzenlerle ve teknolojik gelişmeyle kanıtlama peşindedir. Böylece güçlünün güçsüzü ezmesi, egemenliği altında alması, onu yok etmesi, devlet şiddeti, bugünün akıldışı ileri kapitalizmi bir kaçınılmazlık olarak görünür gözümüze. Kimse de şunu demez, kardeşim, tamam savaşlar ve çatışmalar her zaman vardı, ama aynı anda 800 bin kişiyi öldürmek neyin ilerlemesidir ayol?! Bilimin mi? Çünkü insanları gaz odalarında toplu imha etmek, onları kimyasal veya biyolojik silahlarla öldürmek ciddi bir bilimsel çalışma gerektirir. Sağolsun, cep telefonum konumumu çok doğru olarak bulabiliyor, bu sayede Amerika'daki bir üsden yönetilen bir İHA ile rahatça öldürülebiliyorum! İşte buna ilerleme derim hocam! Bunlar çok mu "ekstrem" örnekler sizce? Bu detaylara odaklanarak olayın bütününü kaçırıyor muyum? Peki, daha basit bir örnek vermeyi deneyim. Ayfon 6s aldığına içtenlikle sevinen asgari ücretli veya işsiz kişi, tarihin dip noktasındaki elindeki taşı başka bir taşa vurarak el baltası üreten adamdan daha mı özgür, daha mı ahlaklı, daha mı mutlu, daha mı cesaretli? Hiç sanmam. Böyle bir kıyaslama yapılamaz mı diyorsunuz? O zaman, Avrupalı sömürgecileri hiç yargılamayalım..Onların tarihin doğal gidişatı içinde yüzbinlerce insanı çeşitli yollarda katletmiş ve milyonlarcasını köleleştirmiş olduğu gerçeğine ahlaki olarak takılmayalım değil mi? Afrika'nın bir köyünde "geri kalmış" şekilde, Avrupa'nın teknolojik ilerlemesinden "yoksun" olarak yaşayan bir kadın, köle olarak satıldığında ne mutlu olmuştur! Artık o da teknolojik ilerlemenin, insanlığın ilerlemesinin bir öznesi olabileceği için! Ne büyük mutluluk onunki! Ne büyük ilerleme!

Bizim böyle bir ilerlemeye inanmamız mutlaka güçlü devletler, egemenler, patronlar ve savaş ağaları tarafından isteniyordur. İlerlemenin -tüm sevimsizliğine rağmen- kaçınılmaz olduğu, insanlığın bu fedakarlıklardan geçmesinin zorunlu bir doğallık olduğuna inanıyor olmamız onların tüm insanlıkdışı yöntemlerini uygulamalarının bir öncülü çünkü. İçine düştüğümüz kapitalist bilincin de bize dayattığı buna benzer bir masal. Hiç bitmeyen ihtiyaçlarımın oluşu, sürekli birtakım nesneleri satın almam gerektiği, büyüyünce düzenli bir işim olması gerektiği, düzenli "gelirimle" ev ve araba alma zorunluluğum, tatil yapma zorunluluğum, modayı takip etme ve hele hele kadımsan saçımı boyatma, "istenmeyen tüylerimi" aldırma, mutlaka bakımlı olma zorunluluğum diye uzayan giden hiç bir zaman tamama eremeyecek bir eksiklikler listesi...İşte okullarda tarih dersi sadece ve sadece bunlara inanabilmemiz için var. Kabul ediyorum, hikayeyi öyle bir anlatıyorlar ki, inanmamak elde değil! Ama zaten Orwell abimiz ne demiş? Geçmişi kontrol eden bugünü kontrol eder demiş. Bugünü kontrol eden de geleceği!


İşte bu tarihi koşullar altında tarihe dair başka bir kavrayış geliştirmek gerekliydi. Ve bunu Walter Benjamin'den daha iyi kim yapabilirdi ki? Bir insan, Almanyalı bir Yahudi olup hem Birinci hem de İkinci Dünya Savaşı'na tanıklık ederse, herhalde ortada "yaşasın ilerleme!" diye gezinmesini bekleyemeyiz değil mi? İşin ilginci, tam da onun döneminde ortada "yaşasın ilerleme!" diye gezinen sürüsüyle sosyal demokrat ve Marksistin kaynaması. Benjamin'in derdi bunlarla! İlk bakışta kapalı olmakla birlikte, Benjamin'in hayat öyküsünü ve dönemini bilen bir okuyucu için bu tezlerde açık bir biçimde ilerlemeci marksizmle hesaplaşma önplandadır. Ancak bunu yaparken Benjamin, Marx ve Engels ile hesaplaşmaz; hatta onlara hiç dalaşmaz bile. Benjamin'in hasımları döneminin -özellikle Almanya'da Nazizme hiç direnmeden boyun eğen- sosyal demokratları, Stalinist komünistler ve bir de bizim bugünkü tabirle "odun solcular" olarak niteleyebileceğimiz tarihi sınıf çatışmalarının doğal bir "ilerlemesi" olarak gören ve komünist geleceği bir olasılık değil de zorunluluk olarak kavrayanlardır.  Benjamin'e göre, tam da bu düşüncede olanlar, tarihteki olanaklılıları kapatarak, onu nasıl olsa bir gün kurtulaşa çıkacak ana yol olarak gören tembel bekleyişçilerdir.    

Benjamin, daha birinci tezde bizi dumura uğratır. Burada tarihsel maddeciliği içinde bir kuklanın saklı olduğu bir otomatı yöneten kukla oynatıcına benzetir. Her seferinde mutlaka satranç oyununu kazanan kukla ise teolojinin ta kendisidir. Tarihsel maddecilik, teolojiyi kullanarak tarihi "kazanmalıdır". Yani hem böylece tarih doğru olarak yorumlanacak, hem de faşistlere karşı zafer kazanılacaktır. Hadi bakalım, çık işin içinden! Tarihsel maddecilik nire? Mesiyanik teoloji nire? İşte Benjamin böyle sıradışı ("out of the box") düşünen bir filozoftur. Yanyana gelmesi mümkün olmayanları birbirine o kadar uyumlu bir şekilde örer ki, ve bunu sanıldğının aksine, o kadar tutarlı bir biçimde yapar ki, ortaya yepyeni bir tarih felsefesi çıkar. M. Löwy'e göre, Benjamin tarih tezlerinde üç birbiriyle çelişik gibi görünen düşünce akımından ilham alıyor: Alman Romantizmi, Yahudi Mesiyanizmi ve Devrimci Marksizm ve yine Löwy'e göre, Benjamin'in teolojisi  iki temel kavramla anlaşılabilir: Hatırlama (Eingedenken) ve Mesiyanik Kefaret (Erlösung).

Benjamin'in her tezini burada ele alabilecek yerimiz yok; ancak onun düşüncesinin bugün bizim açımızdan en değerli bölümü belki de otomatik bir şekilde tarihte görülen "ilerleme" fikrine kafamıza vura vura karşı çıkışıdır. Ayrıca, 6. tezde çok bariz bir şekilde Ranke gibi dönemin ünlü tarihçilerinin savunduğu pozitivist tarihçiliğe saldırır. Benjamin'e göre, tarih zulümlerin, zorbalıkların, yıkıntıların ve katledilişlerin tarihidir. Tarihin ilerlemesi, Batılı insanın adına "medeniyet" dediği yaratıyı ortaya çıkarmıştır; ama Benjamin'e göre "aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmayan hiçbir kültür belgesi yoktur." O halde, gerçek bir tarihsel maddeci ne yapmalıdır? O, tarihin havını tersine taramalıdır; ezen sınıfların ilerleme gördüğü yerde, o yıkıntı, zorbalık, ezilmişlik görmelidir. Avrupa'nın orta yerlerinde o katedraller nasıl inşa edildi? diye sormalıdır. Tuğlaları kimler taşıdı? Kimler üst üste koydu? Kimler o taşları oydu? Kaç kişi o inşaatta yaşamını yitirdi? Kaç köle bir araya gelip Paris'i inşa etti? İşte gerçek bir tarihçinin soruları bunlardır Benjamin' göre. Yoksa aslı barbarlık olan medeniyeti, alıp başımızın tacı etmek işten bile değildir. Pozitivist tarihçiliğe düşüncesinin doğal bir sonucu olarak karşı çıkar, burada Nietzsche'nin tarihe ilişkin düşüncelerinden faydalanır. Nietzsche şöyle buyurmuştu: "Tarih, yalnızca hayata ve eyleme hizmet ettiği zaman faydalıdır." İşte bu nedenle 6. tezine Ranke'nin ünlü sözünü alaşağı ederek başlar sevgili Benjamin: "Geçmişi tarihsel olarak eklemlemek, onu "nasıl olduysa öyle" tanımaktan çok, bir tehlike anında parlayan bir anının efendisi olmaktır." diyerek Rankeci tarihçiliği elinin tersiyle ittirir.

Paul Klee - Angelus Novus

Benjamin'e göre, tarih, faşizmin ilerleme tarihidir. Eğer bir ilerleme varsa, işte orada yanı başımızda duran faşizmdir. Bu noktada, Marx ve Engels'in "Komünist Manifesto"da bize anlattığı türden bir tarihi hikayenin karşısında konumlanır ister istemez. Önce derebeyleri vardı, onları yendik, burjuva sınıfı egemen oldu, şimdi de burjuvayı yenerek işçi sınıfının egemenliğini kuracağız şeklinde "olumlu" bir okumaya inanmaz Benjamin. Her ne kadar tarihsel maddecilik, sınıf çatışması ve diyalektiğin sonuna kadar yanında olsa da, tarihin bu fazla iyimser okuması doğru değildir ona göre. Benjamin'e göre bugünkü durumu aşabilmek (sihirli kelime Aufhebung burada) "kötümserliğin örgütlenebilmesine" bağlıdır. Asıl devrimsel eylem, ilerlemenin dışına sıçrayabilmek; onu bir anlığına bile olsa durdurabilmektir. "Yaşadığımız olayların 20. yüzyılda "hala" olabileceğine şaşırmanın hiçbir felsefi yönü yoktur" der Benjamin 8. tezinde. Bu şaşkınlığı, tarihe ilerlemeci bakışın bir kusuru olarak görür. Bu "büyük anlatıya" inanmaya devam ettiğimiz sürece Benjamin'e göre daha çooook şaşırırız. Doğru olan, tarih anlayışımızı ters yüz etmektir. İlerlemenin bir bekleyişçi öznesi değil, ilerlemeden dışarıya fırlamanın faili olabilmekle devrimler olur. Tarihin gözlerini faltaşı gibi açmış, ayağının önünde biriken barbarlık belgelerine bakan meleği Angelus Novus bize tarihin soğuk ve kasvetli gidişatından haberler verir. 9. tezde şöyle yazar Benjamin:
"...Meleğin yüzü geçmişe dönüktür. Bizim bir olaylar dizisi gördüğümüz yerde o yalnızca tek bir felaket görmektedir. Yıkıntı üzerine yıkıntı yığıp onun ayağının dibine iten bir felaket. Biraz daha kalmak, ölüleri uyandırmak ve parçalanmış olanı biraraya getirmek ister melek. Fakat, cennetten eser bir fırtına kanatlarına dolanmıştır, ve bu fırtına o denli güçlüdür ki melek artık onları kapatamaz. Bu fırtına onu sırtını döndüğü geleceğe doğru karşı konulmaz biçimde itmektedir; öte yandan da gözünün önünde yıkıntılar birikmektedir göğe dek. Bu fırtına bizim ilerleme dediğimiz şeydir."

Bunlar, Benjamin'in en çok bilinen ve alıntılanan tezleridir belki de. Ne var ki, Benjamin'in felsefesinin kanımca derinleştiği yerler "hatırlama" ve "zaman"ın niteliği üzerine düşünüşleridir. Hatırlama, Yahudilik inancındaki "Zakhor" (Hatırla!) buyruğundan ilhamını alır. Benjamin için çok merkezi bir kavramdır hatırlama, çünkü onun düşüncesinde kurtuluş sadece devrimi yapanlara gelmeyecektir; kurtuluş geçmişteki tüm ezilenlerin, katledilenlerin ve zulümlerin hatırlanışı olarak bir kurtuluştur. Geçmişin ezilen halkları unutulmayarak, tarihin dehlizlerinden, kuyularından, unutulup atıldıkları yerlerden teker teker kurtarılacaklardır. Kurtuluş onlar için hatırlanma olarak gelecektir. Bu düşünce Benjamin'de sadece "melankolik bir sızlanma" olarak görülmemelidir; bugünün devrimcisine güç ve enerji veren geçmişin ezilmişlerinin anısıdır. Yahudilik inancında, Mısır'da köle edilmiş olmayı unutmamak önemli bir yer tutar, bu anının canlı tutulması mesiyanik kefaretin gerçekleşmesi açısından yaşamsal öneme sahiptir. O yüzden, "unutma! hatırla!" der Benjamin.

Benjamin'de bir diğer özgün fikir, tarihin zamansal niteliğinin farklı bir kavranışıdır. Benjamin, tarihi boş bir zaman boyutu içinde sürekli akan bir olaylar dizisi olarak kavramaz. Esasında bu düşünce, ilerleme fikrinden daha da meta bir kavrayışa yönelik bir ifşa etmedir. Bizim alıştığımız homojen ve boş olan zamanın dolduruluşu olarak görülen tarihsel zaman kavramı yerine, tarihin her anını dolu ve eşsiz bir fırsat olarak tasarlayan, geçmişte bugünü, bugünde geçmişi gören ve ikisi arasındaki ilişkinin "kaplanın sıçrayışı" sayesinde bir anlık çakan bir şimşek gibi kurulduğunu savunan yepyeni bir zaman düşüncesini koyar. Adorno, Horkheimer'e yazdığı bir mektupta, Benjamin'in 14. tezindeki zaman kavrayışının Paul Tillich'in chronos karşısına koyduğu kairos kavramıyla benzeştirir. Zamanı nasıl tasarladığımız değiştiği ölçüde, tarihin ilerlemeci hareketi de daha absürd gelmeye başlayacaktır gözümüze. İnsanlık tarihi patikası belli ama içi boş bir zaman boyutunda yol almaz. Patika, insanın kültürü ve tarihiyle dolu olarak işlenir, bugünün zamanı geçmişi içinde taşır, geçmişe dönüp bugünü keşfetmek mümkündür.

Son olarak, Benjamin'in doğanın sömürülmesine karşı duruşunu hatırlayalım. 11. tezdeki doğa üzerine sözleri, küresel iklim değişikliğini deneyimleyen biz 21. yüzyıl insanına özellikle çarpıcı gelmektedir. Benjamin, kaba bir Marksist okuma olarak çalışmanın ve çalışan insanın yüceltilmesine karşıdır. Vülger bir Marksizm olarak gördüğü bu çalışma/emek yüceleştirmesini eleştirir; çünkü bu kadar çalışan bir işçinin ne işe yarayacağının sormamız gereklidir. Kendinde bir şey olarak "çok çalışma" özgürleşmeyi getiremez (bkz. Nazi kampları). Eğer yalnızca doğaya hükmetmeye yarayacaksa bu çalışma hiç de ahlaklı bir eylem değildir bu. Benjamin'e göre iyi, gerekli bir emek doğanın tahakküm altında alınmasını sağlayan insan emeği değil; doğanın "bağrında uyuklamakta olan virtüel yaratımları canlandırabilecek emek"tir. İnsanı, doğanın hükmedeni olarak görmeyi reddeden bakışıyla Benjamin, bugünün ekolojistlerine güçlü bir selam çakar.

Benjamin, bugün bizim kaplan gibi sıçrayarak kavrayabileceğimiz, bugüne taşıyabileceğimiz ve şimşeğin çakması gibi bir anda hakikat olarak karşımızda duracak bir tarih felsefesini sunar. Tarihin meleğinin ezeli ve ebedi acı çekişini durdurabilecek miyiz bilemeyiz.. Ama en azından totaliterliğe doğru "ilerleyen" ülkemizde bizim de Benjamin gibi bir avuntumuz var:
"Bizden sonra gelecek olanlardan galibiyetlerimiz için minnettarlık duymalarını değil, mağlubiyetlerimizi hatırlamalarını istiyoruz. Tesellimiz budur: Artık teselli bulma umudu olmayanlara verilmiş tek teselli.." 

*Daha fazlası için: M. Löwy, Walter Benjamin Yangın Alarmı: Benjamin'in Tarih Kavramı Üzerine Tezlerin Bir Okuması.Versus Kitap.

Perşembe

Rabia'nın Çok Acıklı Hikayesi

Hikayenin gücü önemlidir. Her kim ki toplumsal bir analiz yapma iddiasına sahiptir, o toplumun hikayelerine kulak vermelidir. Hikayelerin gücü çok büyüktür. Toplumun ideolojisini hem anlatır, hem yaratır hem de yeniden üretirler. Bilimsel veri gibi sıkıcı ve kuru değildir, öğrenmesi kolay, dinlemesi zevkli ve aktarılması kolaydır. Hikayeler –ister gerçek ister hayalgücü olsun- kültürsüz doğan çocuğu kültürleştirmenin ve ona kendi bildiğimiz doğru ve hakiki dünya görüşünü aşılamanın en önemli aracıdır.

Hikayeler, özellikle Tanrısal bir dokunuşla taçlandırıldığında, koskoca bir toplumu harekete bile geçirebilirler. Veya tam tersi…
İşte bir örnek:
Geçenlerde takvim sayfasının arkasında okuduğum Rabia’nın hikayesi beni bu yukarıda aktardığım düşüncelere sevk etti. Toplumsal kanaatı genel-geçer bir olgu gibi nakleden bu hikayeyi bilmeyenler için özetlemek isterim:
Rabia, yoksul ve kimsesiz bir kızdır. Köle olarak satılır, kötü muamele görür, çok acı çeker. En sonunda yaşlı bir adamın yanında köle olarak eşek gibi çalıştırılır. Ama Rabia, Allah’a dua etmekten hiç vazgeçmez. Ona -veya bu adaletsiz dünyanın haline- HİÇ İSYAN ETMEZ. Bir gece yine Allah’a dua ederken, Allah ona konuşur. Bunu gören efendisi onu özgür bırakır. Rabia da Hz. Rabia olur, ermişler arasına katılır. Tanrı yolundan ayrılmaz…
 
Bu hikayeden çıkan ders nedir?
Bu hikayeden benim çıkardığım ders, dünyadaki adaletsizliğe, insanın insana çektirdiği acılara ve yaptığı haksızlıklara, hukuksuzluklara, isyan etmenin yanlış olduğudur. Egemen sınıf tarafından üretilmiş bu hikaye ile başkaldırı doğru olmayan bir davranış olarak –Tanrı aracılığı kullanılarak ve böylece meşrulaştırılarak- salık verilmektedir. Yoksulluk, tarihsizdir. Hep vardır, hep var olacaktır. İnsanın insana yaptığı kötülük verili bir durumdur. Hep vardır, hep var olacaktır. Ezilen insansan eğer, tek yapabileceğin şey varlığı yokluğu belirsiz, transandantal bir ‘yüce varlığa’ yakarmak ve böylece senin acılarını paylaşan, anlayan bir büyük varlık tasavvuru ile dünya üzerindeki acı dolu yaşama dayanmaya çalışmaktır. Bu dünya üzerinde seni kurtarabilecek hiçbir güç yoktur. Merak etme, öldükten sonra çektiğin acılardan ve yaşadığın haksızlıklardan dolayı takdir görecek ve ‘cennet’ adı altında hayal ettiğimiz ve aslında var olmayan bir mekanda bir elin yağda bir elin balda yaşayacaksın.
Bu hikaye kimin hikayesi? Sizce bu hikaye gerçekten yoksulların, acı çekenlerin, ezilenlerin hikayesi mi? Hayır! Bu hikaye, egemenin, ezenin, muktedirin hikayesi. Muktedirin ağzından, onun içinde yaşamaya alıştığı ve sürdürmeyi istediği dünyanın hikayesi. Yoksulluğu tarihsiz kılarak, Tanrı imgesini kendine şahit koşarak, ezilene –bir metafizik ‘varlık’tan başka- sığınacak hiçbir şey bırakmayan, daha doğrusu bırakmaktan korkan, muktedirin hikayesidir Rabia’nın hikayesi. Rabia, isyan etseydi, efendisine karşı mücadeleyi kazanabilirdi ve elindeki tek hayatta özgür bir kadın olmanın tadına varabilirdi. Hayır, Rabia’nın özgürlüğü isyan etmediği için ona bahşedildi. İşte, siz milyonlar!! Siz de isyan etmeyin! Bakarsınız, Rabia gibi Tanrı eliyle özgürleşirsiniz!
Arkadan pis pis sırıtan efendiyi görür gibi oluyorum.
Marx, boşuna demedi. Din, ezilenler için vardır. Muktedirin ve egemenin dine ihtiyacı yoktur. Din, ezilmişlerin iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbidir..Din insanlığın afyonudur:

"Religious suffering is, at one and the same time, the expression of real suffering and a protest against real suffering. Religion is the sigh of the oppressed creature, the heart of a heartless world, and the soul of soulless conditions. It is the opium of the people."  
 
Kurtuluş ve özgürleşme sadece bu dünyada olabilir. Ezilenin hikayesini dillendirmek o yüzden çok anlamlı. Dinsiz bir dünya hayal etmektense, belki de, ezilenlerin kendi hikayelerini anlatmasının ve nesilden nesile aktarmasının imkanını sorgulamalıyız. Egemenin çıkarını koruyan ve onun kötülüğünü meşru kılan bir Tanrı imgesine hiçbir kölenin, işçinin, emekçinin, işsizin ve çiftçinin ihtiyacı olamaz.

Pazartesi

Çeviri: Schelling ve Marx (Manfred Frank)




-Alman İdealizmi’nden Çıkış Yolları-


11. Bölüm: S.290-293

Bu arada içinizden uzun süredir şöyle sorduğunuzu duyar gibi oluyorum: Tinsel dünyalarında asla kapanamayacak bir ayrılık varken, Schelling ve Marx’ın benzerliklerine dair elimizde yalnızca harflerden oluşsan eksiksiz bir katalog olsa neye yarar? Bu konuda ben sizin kadar emin değilim. Bilim alanında –ki Schelling ve Marx da kendilerini bu alanda sayarlardı- bir yazarın politik ve ahlaki konumu, sadece bu konumun kendi argümanlarının niteliğini belirlediği ölçüde değer kazanır. Marx ve Engels, Hegel’i Prusya’daki Restorasyon Dönemi’nin sismografı, hatta ideoloğu olarak ele almış, ama aynı zamanda ondan bir şeyler öğrenmekten hiçbir zaman tereddüt etmemişlerdir. Bunu Schelling için de yapmış olamazlar mı? Schelling’i, tüm Prusya Polisi’nin hizmetinde olduğu „38. eyalat üyesi“ olarak suçlamak başka, onun Berlin’de verdiği derslerin notlarını detaylı olarak ve tekrar tekrar çalışmak başka bir şeydir. Bunun üzerine soyut bir biçimde tartışmaya gerek yok: Marx bu şeylerden birini yaparken diğerini göz ardı etmemiştir.
Tarihsel olarak incelediğimizde görürüz ki, daha sonraki kuşaklar felsefe sistemlerine, bizzat o sistemin kurucularının kafasındakinden çok daha farklı bir bilgisel içerik atfederler.Yine de bu, o sisteminin yapısının ortadan kaldırılabileceği anlamına gelmez. Bu açıdan, politik ve teolojik amaçlarını bir kenara koyup salt yapısal olarak göz önünde bulundurduğumuzda, Schelling’in tarih anlayışı, Hegel’e kıyasla, tarihsel materyalizmle çok daha fazla benzerlikler taşır. Schelling, Berlin’deki dersinde şöyle der: „Gerçek dialektik yalnızca özgürlüğün krallığındadır. Ancak özgürlük bütün bilmeceleri çözebilir“ (Schelling 1993, 168). Schelling’de özgürlüğün giderek merkezi bir önem taşıması, onun „mantıksal zorunluluk“ olarak adlandırdığı kapalı döngüyü kırmak istemesinden kaynaklanır. Bu döngü kırlıldığında insan gerçekliği, kendi eseri olmayan bir varlık ağının temelinde kendi pratik niteliği üzerinde düşünebilecektir. Schelling’in bu fikirleri, en azından Pierre Leroux, Michael Bakunin ve August Cieszkowski üzerinde etkili olmuştur (ayrıntılı belgeler için bkz. Schelling 1993, 538 d.; 544 d.; 554 d.). Ayrıca Schelling, kendi kişisel duruşu anti devrimci olarak tanımlanabilirse de, baskıcı bir teşkilat olarak devleti öyle sivri bir dille eleştirmişti ki, kullandığı ton ancak Bakunin ve Proudhon’un anarşist manifestolarında tekrar yankısını tekrar bulacaktı (örn. bkz. SW II/I, 534 d.; ve bu kitapta bölüm 12).
Ayrıca Marx’ın sözünü ettiği, komünizmle birlikte „yeniden yükseliş“, „[yenilmiş] doğanın dirilişi“, insanlığın doğacılığı ve insancılığın doğası (bkz. MEW I. 538, 536, 573 d.) gibi tanımlar doğrudan Schelling’le ilişkilidir (bkz. Schelling 1946, 32 d.). Elbette bu düşünüş biçiminin izini Rönesans’daki Yeni Platonculuk’a, Kabala geleneğine ve Jakob Böhme’ye kadar sürebiliriz. Heinrich Heine de bu anlamda şunu yazar: „Alman Felsefesi tarafından Mutlak adıyla anılan Tanrı, varolan her şeydir; hem madde hem tin. Her ikisi de aynı şekilde tanrısaldır ve kutsal maddeye hakaret, kutsal tine karşı günah işleyen kadar günahkardır“ (Heine 1997 III, 565 d.).
Belki daha da önemlisi, Marx ve Schelling’in yabancılaşma düşüncesinde birbirleriyle yakınlaşmasıdır. Daha önce Franz Baader ve Adam Müller’in tutucu kapitalizm eleştirilerinde dile getirdikleri bu terim, Schelling’de, diyalektiğin iki uğrağı olan reel ve idealin, yani varolan ve varolması gereken arasındaki ilişkinin tersine dönmesi anlamına gelir. Bu anlamda, varlığın özden önce gelmesine dair tez (görünür tinin alanında ise doğanın akıldan önceliği), ontolojik bir ilişki içerir: Schelling’e göre, doğal olarak varolanlar, mertebe anlamında değil ama varlığa yakınlık açısından insanın öz yetilerini aşarlar. Buna karşılık, evrim sonucunda insanın ortaya çıkışıyla beraber, doğa süreci kendi kaderi açısından hayati olan yepyeni bir aşamaya gelir: Bu, insanın özbilincinin üretime geçtiği ve doğanın gelecekteki kaderini belirsiz bir özgürlüğe teslim ettiği bir dönemdir. Ama Schelling’e göre insanoğlu, elindeki bu gücü iyi değerlendiremez ve onu heba eder: Kendisinin doğaya ait temelinin ontik önceliğini, özgür oluşunun mümkün kılan biricik koşul olarak kabul edip buna saygı duyacağına, bu temeli –mazoşistçe- kendi egemenliğinin ve sömürgesinin nesnesi haline getirir. Böylece, hem kendi doğamızdaki hem de bizi çevreleyen doğadaki insanlık dışı sonuçlarına her an tanık olduğumuz „çöküşün“ baş mimarı olur. Bu, insanın doğadan „yabancılaşmasının“ bir sonucudur. Doğadan yabancılaşma, insanı, altında inim inim inleyeceği ve özgürlüğünü kaybedeceği „devlet“in, doğa düşmanı Leviathan’ın kucağına teslim eder. Bu görüşler, güncelliğini hala korumaları yanında, yapı bakımından Marx’ın yabancılaşma kavramına benzer. İnsan doğasına temel olan şey ve insanın temel yetileri arasındaki ilişki tersine dönmüştür. İnsan, kendi yetilerini, kendi doğasının temeli üzerinde ve böylece insana özgü yeni imkanların açılması yönünde kullanmak yerine, salt bir hayatta kalma mücadelesinin emrine vermek zorunda kalmıştır.
Yine de yabancılaşma, doğanın değil insanın eseridir ve bu yüzden ortadan kaldırılabilir. Schelling’in sistematik maddeciliği özgürlüğe, ilkesel olarak tamamlanmamış ve tamamlanamayacak olan bir tarih alanını açar. Varlığın bilince aşkın olduğu düşüncesi, Schelling’i, doğa evriminin düşünebilen herhangi bir aşamasının, hakikatın kendisine eriştiğini hiçbir zaman meşrulaştıramayacağı konusunda ikna etmişti. Schelling’in dinsel seçeneği bir şeye karşı her zaman dirençlidir: Hegel’in sistematik nedenlerden dolayı mecbur olduğu, gerçeklikle herhangi bir şekilde uzlaşma zorunluluğu Schelling’de söz konusu değildir (bkz. Bölüm 12). Bunun da ötesinde Schelling, Hegel’in totaliter devlet öğretisini Münih’deki derslerinde kıyasıya eleştirmiştir.
Schelling’in bu yönlerinin Sol Hegelciler’e etkisini incelememiz için yeni bir kitap yazmam gerekir. Bu yüzden bu incelemeyi sizlere bırakıyorum ve ilk sosyalistlerden Pierre Leroux’dan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Leroux’dan şunu öğrenebiliriz: Sosyalizm, Schelling’le zorunlu ve doğal olarak kavgalı değildir. Yalnızca, sosyalizmin ilerde teknokratik ve dogmatik bir Marksizm’e dönüşecek olan ortodoks Hegelci kanadının Schelling’le bir sorunu vardır. Asıl üzücü olan ise, çok çabuk bir biçimde, -her zaman dinsel bir içerik de taşıyan- sosyalist ütopyaların hümanist tasarılarından, hegemonyal bir dünya politikasına ve çöküşüne dek bilimsel sosyalizm olarak adlandırılan şeye geçilmiş olmasıdır. Şimdi Leroux’a geri dönelim: Schelling’in günümüz felsefesine dair söylediği her şey sonuna kadar doğru […]. Onun gibi bizler de bugün felsefeyi tehdit eden tehlikeleri seziyoruz. Bu tehlikeler, yalnızca felsefenin doğal düşmanlarından, yani geçmişin putperestlerinden değil, aynı zamanda kendini filozof olarak tanımlayan ama sadece birer eklektikçi olanlardan da geliyor. Ne yazık ki Hegel’in, Marksist ve sol Hegelci çevre tarafından yanlış yorumlanması birçok zihinsel yetiyi felç etti. Üstadın panteizmi, şüpheciliği ve öğrencilerin tembelliğini kendisine çekti. Bugün kendilerine ilerici diyen bir çok kişi, felsefenin esas amacını, bir şeye inanarak pratik anlamda angaje olmakta değil, tam tersine bu inancı bir tür mistikleştirme olarak görüp her şeye şüpheyle bakmakta bulmaktadır. Burada şöyle sormak gerek: Bu sözümona mistik filozoflar ve sofistler, neden felsefeye ihanet etmeye ve onu egemenlere satmaya bu denli hazır olsunlar (Pierre Leroux: “Tikel görünümlerinde ve evrensel özünde incelenen Tanrı veya Yaşam üzerine”, Schelling 1993, 555 d.)?

Ek:


4. Bölüm: (S.117-118) 

Modern felsefenin temel özelliklerinden biri, kendisinin bizzat özbilincin kesinliğiyle oluşmuş bir düşünce olduğuna dair taşıdığı genel kanıdır. Descartes’ın öncülüğüyle başlayan bu kanı, Leibniz’den ve Kant’la birlikte ampirik bir soluklanmadan sonra Fichte’nin felsefesinde doruğa ulaşmıştır. Fichte’de öznellik, kendisinden türetilen bilgilerin yine kendi biçimleri aracılığıyla nesnel bir temel kazandıkları, dedüktif olarak gelişen bir bilgi sisteminin ilkesi haline gelmiştir.

Heidegger ve onu takiben Postyapısalcılık akımına dahil pek çok düşünür, öznelliğin elde ettiği bu gücü, Varlığı- veya Differance’ı- unutuşun Batı düşüncesinde geldiği son nokta olarak görmeye çalışmışlardır. Genel önyargı, Fichte’yi bu durumun baş günah keçisi ilan ederken, Jena’da yeni başlamakta olan Romantizm’i de tamamen Fichte’ye bağımlı kılar ve böylece Friedrich Schlegel’i, yani bu akımın Novalis’le beraber öncüsünü, özne felsefecisi olarak etiketlendirir.

Bu etiketlendirme bir çok nedenden dolayı haksızdır. Eğer öznellik erken Romantik dönem için önemli bir konu ise, bunun nedeni, Fichte’nin ilk kuşak öğrencilerinin (bunlara Hölderlin de dahildir), öznelliğe Mutlaklık kademesini layık gördüklerine dair genel kanıdır. Buna karşın öznellik, ancak kendisinden bağımsız bir önkoşul sayesinde erişilebilir olan bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Bu açıdan, ancak özbilincin yapısı aracılığıyla açığa kavuşturulabilir. Başka bir deyişle, özbilincin analizi bizi şu bulguya ulaştırmalıdır: Kendilik, olağan bilinçli yaşamını sürdürdüğü bağıl özdeşliği, kendi yapısından daha yüksek bir kademenin işi olarak görür. Bunu daha kolay anlaşılır kılmak için şöyle düşünelim: Alışageldik biçimde özbilinç olarak tanımladığımız şey, aslında bilincin yeniden kendine dönme işinin bir sonucudur. Bu geri dönüşe felsefe dilinde „düşünseme“ [reflexion] diyoruz. Düşünüm, kendine dönüşün [yansımanın] bir özne ve bir nesne olarak ortaya çıkmasıdır. Öte yandan, görünüm ve karşı görünüm olarak ortaya çıkan bu ikili durumdan, temel anlamda bir kendiliği, tekil bir varlık olduğum olgusunu nasıl çıkarabiliyorum? Bunun da ötesinde, bu kendiliğin ve tekilliğin, olağan bilinçli yaşamımın temel bir özelliği olduğundan nasıl oluyor da şüphe edebiliyorum? Bu iki sorudan erken dönem Romantikler’in (ve Hölderlin’in) çıkardığı sonuç şuydu: Özbilinç, hiçbir düşünce ilişkisinde çözümlenemeyecek ( hiçbir tür ilişkide olmayan ve yarı düşünümsel) bir özdeşlikten türemiştir. Bu özdeşlik, o dönemin kuşağı tarafından, Friedrich Heinrich Jacobi’den de esinlenerek, varlık [Seyn] olarak adlandırılıyordu.

(S.133)



Bu sonucu şöyle de formüle edebiliriz: Şu ana kadar yalnızca, kendi sonlulukları ve tekilliklerinin temelinde, her bir diğerinin tekilliği ile çelişkiye düşen parçaların [Fragment] oluşturduğu zıtlıkları inceledik. Aslında bütün bu çelişkileri meşru kılan tek bir çelişkiden söz edebiliriz, yani parçasal veya tikel konum ile Mutlak düşüncesi arasındaki çelişki. Parça, sadece kendi gibi parçalara ayrılmakla kalmaz; tikel ayrışmaların toplamı, kendi içindeki bütün zıtlıkların dışında ve üzerinde yer alan Mutlak’la çelişir. İşte bu durum, parçaların hepsini ve onların cisimlendirdiği bütünlüğü, kendi başına kavranamaz olan Mutlak’ın başarısız bir temsili olarak gösterir.

Bu fikir yürütmenin sonucunda, Romantik döneme özgü ironi düşüncesinin kökenine rastlarız. Hiçbir tekil konumun boy ölçüşemediği Mutlak düşüncesi, bütün bu konumları ironik bir ışıkla aydınlatır. İnsanlar olarak biz de, kendi sonluluğumuzda yine ancak bu tekil konumlara yönelebildiğimizden, Mutlak da bizim için kavranamayan olarak kalır. Bu anlamda ironi oyununu iki taraflı oynar. Bir yandan sonlu olanla alay eder. Çünkü sonlu olan her şey başka bir sonlu tarafından yalanlanır ve tüm sonlular Mutlak düşüncesi tarafından topluca utanç içinde bırakılır. Ama öte yandan Mutlak da ironinin elinden kaçamaz. Novalis’in dediği gibi, Mutlak anlamında özdeş bir saltlık yoktur (NS II, 177, Z. 10 d.): „Salt olan, ne ilişki kurulan ne de kurulabilen olurdu. […] Salt kavramı bu yüzden boş bir kavramdır- […] salt gibi görünenler o halde imgelem gücünün bir oyunudur- zorunlu bir kurgudur“ (II, 179, Z. 17 d.).

Felsefe yapmanın her türü „mutlak bir neden“ ile neticelenmelidir. Eğer böyle bir neden olmasa ve „mutlak neden“ kavramı bir imkansızlığı belirtse, felsefe yapma dürtüsü sonsuz bir etkinliğe dönüşürdü; sonsuz, çünkü mutlak nedene karşı, ara sıra sakinleştirilen ama asla dinmeyen sonsuz bir arzu olurdu. Mutlak’tan gönüllü bir vazgeçişle, içimizde sonsuz derecede özgür bir etkinlik başlar. Bu etkinlik, ancak Mutlak’a ulaşmada ve onu tanımadaki yetersizliğimizi anladığımızda bulabileceğimiz, bize verilebilecek yegane mümkün Mutlak’tır. Bize verilen bu Mutlak ancak olumsuz bir biçimde bilinebilir: Aradığımız şeyin hiçbir eylememizle ulaşılamayacağını bulduğumuz eylemde.