antropoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
antropoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba

Doğa ve Kültürün Ötesinde Ne Var?

Bir bilim dalının en değerli ve sorgulanamaz görünen kavramları dünyayı anlamak için artık yeterli gelmiyorsa, araştırmalar aynı kavramları ve analitik araçları kullanıp hep aynı sonuçlara ulaşıyorsa ve dünyanın incelenmesi dönüp dolaşıp birkaç modelle açıklanabiliyorsa o bilim dalının vazgeçilmez gördüğü kavramları yerle bir etmenin zamanı gelmiş demektir. Kültür ve tarih bilimlerinin bugünü bana Heidegger'in bir sözünü anımsattı. Bir bilim dalının eriştiği seviyeyi belirlemenin en iyi yolu, onun temel kavramların kullanımında ortaya çıkan krizle ne kadar baş edebileceğidir, diyor Heidegger.

Bugünlerde beşeri ve sosyal bilimler aynen böyle büyük bir krizin içinde. Mesela tanımı gereği insanla ilgili olan antropoloji bilimi kendini insan-olmayan kendiliklerle (entity) uğraşırken buluyor. İnsan merkezcilikten, doğa-kültür ikiliğinden, Hristiyan öğretilerinin kalıntılarından ve emperyalist-kolonyalist Batı ideolojilerinden kaçmak için insanı topyekûn geride bırakıp veya en azından şöyle bir kenara itip merkeze insan-olmayan kendilikleri, mesela hayvanları, bitkileri, tek hücreli organizmaları, şeyleri yerleştirmenin derdinde. Az buz bir kalkışma değil bu. Karşımızda olan gerçek bir paradigma değişikliği yani bir biliminin kurallarının yeniden yazıldığı, kavramlarının, ilkelerinin ve sorularının yeniden tarif edildiği bir dönem. Belli ki, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji, tarih bilimleri bu paradigma değişikliğine hazır, hatta böyle bir değişime açlar. İşin ironik yanı, konusu insan olan tüm bilim dalları için insanın kenara itilivermesi ne demek? Bununla baş etmek mümkün mü? Bu bilim dallarının bir geleceği var mı?

Philippe Descola, Antropolog (1949-)


Bu elzem sorulara yanıt arayan Phillippe Descola, "Doğa ve Kültürün Ötesinde" başlıklı antropolojinin yeni paradigmasını belirlediği şaheserinde ilk önce doğa-kültür ayrımının tarihsel ve düşünsel kökenleriyle hesaplaşmak zorunda olduğunun farkında. Kitabının koca bir bölümünü sadece bu stratigrafik kazıya ayırmış.

Descola, doğa-kültür ikiliğine "büyük bölünme" adını veriyor. Ona göre, bu bölünme insanın doğayla münasebetlerinin doğal bir sonucu değil çünkü dünya toplumlarının azımsanamayacak kadar büyük bir bölümü doğa ile kültür arasında bir ayrım yapmıyorlar. Bilinen o ki, antropologların çalıştığı toplumların neredeyse tamamında doğa ile kültür arasında keskin ayrımlar yok, dillerinde böyle kavramlar yok, düşünceleri ve dünyayla kurdukları ilişki kendi kültürel üretimleriyle doğanın ürünleri arasına çizgi çekmekten çok uzak. Bize tarihsel değil de, ezeli-edebi görünen "vahşi", "evcil", "orman", "tarla", "yabanıl" veya "medeni" gibi kategoriler başka toplumlarda bir karşılık bulmuyor, Batılı antropoloğun kavramları bu kozmolojileri "görmeye" yeter gelmiyor. Descola bize birçok geleneksel yerli toplumundan örnekler sunarak ilk önce bunu iyi bellememiz gerektiği fikrinde. Amazon toplumlarında yaptıkları araştırmalardan sonra, Descola şöyle bir ana sav geliştiriyor: Doğa-kültür ayrımı sadece ve sadece Batılı modern toplumlarına özgü bir düşünce biçimidir. Evrensel olmayı geçtik, tamamen özelleşmiş ve tekil bir tarihi sürecin sonucudur: Batılı modern toplumların tarihi.

Peki nasıl? Descola hikâyeye şöyle başlıyor:

"Her zaman olduğu gibi her şey Yunanistan'da başlar."
Descola, önce Sokrates öncesi dönemde, henüz keskin bir doğa-kültür ayrımı olmadığını vurguluyor. Ne Homeros'da ne de Hesiodos'da doğa ve kültür bölünmüştür, henüz bütünlüklü bir kendilik olarak birbirinin içinde yer alır. İlk filozoflarda doğa, ilk defa Tanrıların gazaplarının kendini açık ettiği bir alan olarak değil de, çeşitli düzenliliklerin ve yasaların görüldüğü bir "araştırma alanı" olarak ortaya çıkar. İşte tam bu noktada, Batılı modern ideolojinin temelini sağlam biçimde atacak olan kişi belirir tarih sahnesinde: Aristoteles.

 Aristoteles, doğayı "bir düzen oluşturan ve yasalara tabi bir varlıklar toplamı" olarak tanımlarken, aynı zamanda onu oluşturan türlü varlıkları taksonomik bir düzen içine yerleştirmiş, böylece fiziksel ortamı içinde gözlemleyebileceğimiz ve öngörebileceğimiz bir doğal hareketin varlığını nesnelleştirmiştir. Belirtmekte fayda var ki, Aristoteles’in düşüncesinde insanlar halen doğal olanın bir parçasıdır; insanlar bu düzenliliği bilebildikleri için bu kozmosun parçası olarak yaşamlarını sürdürürler. Bunun sonucunda da, kamusal alandan veya siyasi alandan gayrı olarak yasalar ve düzenliliklerle işleyen, kendini gerçekleştiren ve sınıflandırılabilen bir nesneler alanı olarak doğa (phusis) belirmiştir. İşte Descola'ya göre "Batı'ya o tuhaf tekilliğinin birçok çehresini kazandıracak olan da işte bu alandır".

Fakat bu yetmez. İkinci önemli bir "arılaştırma" aşaması lüzumludur. Bu da insanın doğanın parçası olmaktan çıkıp, onun dışında ve ondan üstün olarak konumlandırılması aşamasıdır. Kuşkusuz, bu önemli aşamanın tek aktörü ve büyük bölünmenin kudretli mimarı Hristiyanlık öğretisidir. Şöyle buyurur Hristiyanlık ideolojisi:


"Yaradılış Tanrı'nın varlığının, iyiliğinin ve mükemmelliğinin kanıtıdır. Her şey Tanrı'dan gelir; ancak Tanrıyla karıştırılmamalıdır. İnsan da yaratılmış olduğu için anlamını bu kurucu olaydan alır. Dolayısıyla, insan ‘doğadan gelen’ bir varlık değildir, maddi dünyaya aşkın bir varlıktır. İnsan bu doğaüstü kökenden dünyayı yönetme hakkı ve misyonunu alır, zira Tanrı insanı Yaradılışı denetlemesi, örgütlemesi ve ihtiyaçlarına göre düzenlemesi amacıyla tekvinin son gününde oluşturmuştur. 


Aynı şekilde hayvanları adlandırma gücüne sahip olan Adem de doğaya kendi düzenini getirmekle görevlendirilmiştir, tıpkı onun soyundan gelenlerin dünyada çoğalarak Tanrı'nın amacını gerçekleştirmeleri gibi."

Böylece Aristoteles'in sınıflayarak ve bağlamından kopartarak nesneleştirdiği phusis/doğa'dan yeni bir aşamaya geçilmiş olur. Bu da insanın doğadan ayrı ve yüce bir varlık olarak ayrılmasıdır. Tanrı'nın planının yeryüzündeki uygulayıcısı olarak insan, diğer hayvanlardan ve bitkilerden ayrıcalıklı bir konumda olmak durumundadır çünkü doğanın varlıklarına eşit ve denk bir insan, Tanrı'nın kendini gerçekleştirmesinin aracı olamaz. Akinolu Thomas'ın sözleriyle "insanın hayvana egemen olması doğanın düzeniyle uyumludur." Hristiyan öğretisinin sadece "karanlık Ortaçağ"ın bir veçhesi değil de, tüm Batılı filozofların ve düşünürlerin, hatta bilim, din ve siyasetle uğraşan tüm insanların en azından 20. yüzyılın başına kadar içine doğduğu ve içinde yetiştirildiği ideolojik çerçeveyi oluşturduğunu hesaba kattığımızda, bu inancın nasıl da Batı'daki herkese "doğal" göründüğünü daha iyi tespit edebiliriz.  

Dolayısıyla 17. yüzyılın bilim devrimi, Batı'nın bu özelleşmiş hikâyesinin üzerine gelen ve ondan bağımsız anlaşılamayacak bir sürecin uzun vadeli sonucu olarak okunmalıdır. Çünkü nesnelleşmiş bir doğa tasarımının doğurduğu bilim ve teknikteki gelişmeler, evreni bilen ve anlayan, doğaya hâkim olan ve bunda ahlaki olarak kendini haklı ve hatta yükümlü gören, Tanrı'nın eşsiz yaratımı insan olmadan olamazdı. O halde, modern düşüncenin Antik ve Ortaçağ düşüncesinden radikal bir kopuş olmadığını, tersine onun üzerine inşa edilen ancak tarihin failliğini göklerden yerlere indiren yeni bir düşünce biçimi olduğunu teslim etmek gereklidir. Unutmadan belirtelim ki, tüm bu gidişat içinde doğa ve insan ayrımına karşı çıkan tek filozof Spinoza'dır; ama tek başına bu koca dalgayla baş edemez. Doğa ve insan Batı fikrinde birbirinden kopmaya ve aralarındaki hiyerarşi derinleşmeye devam eder...

Yukarıda anlattığımız modern Batı ideolojisinin biricikliğini Descola şöyle ifade ediyor:


"...o halde bu iki kavramın (doğa-insan) karşılıklı doğuşu, yan yana gelebilecekleri işlevsel bir alanda olgunlaşmaları, süreksizliklerinin izin verdiği üzere gerçekliği parçalara ayırmaları, bütün bunlar tekil çatallaşmaların ve çoklu kopuşların ürünü olan o kadar uzun ve tekil bir sürecin sonucudur ki, bu sürecin bizimkinden başka kültürlerce de paylaşılmış olması gerçekten zor anlaşılırdı."

Gelelim "kültür" kavramına. Kültür ve uygarlık kavramları hayatımıza ancak 18. yüzyılda giriyorlar. Uygarlık (civilisation) ilk olarak 1757'de Fransız Mirabeau tarafından kullanılıyor, "Kultur" kavramı ise Almanların Fransız elitizm ve monarşisine karşı ürettiği, halkın yani saray aristokrasisinin karşısındaki orta sınıf insan yaratımlarını anlatır (bu ayrılıklar Fransa-Almanya siyasi çekişmelerinin bir yansıması olarak ortaya çıkar şüphesiz). Tabii burada Aydınlanma'nın ideallerine tepki olarak ortaya çıkan Almanya'daki Romantizm akımının etkisini belirtmeden geçmeyelim. Kultur kavramı Franz Boas'ın Amerika'ya gitmesinden sonra ve çok sonraları Kroeber'in çalışmalarıyla antropoloji ve arkeolojiye o kadar yerleşir ki, bu bilimlerin hiç sorgulanmaz temel kavramlarından biri haline gelir. Sanki ezeli ve edebi olarak bu kavram varmış ve daha da fenası sanki bu kavramın incelediğimiz toplumlar açısından herhangi bir anlamı varmış gibi...

Descola'nın perspektifinden "Kültür" neden sorunlu peki? Çünkü bir toplumun biricik kültüründen bahsettiğimizde, kaçınılmaz olarak onu doğanın karşısına bir karşıtlık olarak yerleştirmiş oluyoruz. Bütüncül bir kültür anlayışında doğa kültüre bir karşıtlık olarak bulunmak zorunda olmasa da, özellikle 19. yüzyılın sonlarında bilimlerin "doğa" ve "tin" bilimleri olarak sınıflandırılmasıyla, doğanın ve insanın/toplumun alanları birbirinden ilke bakımından ayrılmış oluyordu. Doğa bilimleri, "yasa üreten bilimler" olarak tanımlanırken, tin bilimleri insan davranışlarının olumsallığı ve öngörülemezliği nedeniyle tarihin alanı olarak tarif ediliyordu. Burada Descola, özellikle Heinrich Rickert'in "Kültür Bilimi ve Doğa" çalışmasını ön plana çıkartıyor. Burada hem iki bilme tarzı birbirinden kesin çizgilerle ayrılıyor hem de tin bilimleri ifadesinin yerine kültür bilimleri getiriliyor. Doğa bilimleri genellemelere doğru gidişi, kültür bilimleri ise ilkesi değer ve anlam olan tikelleşmenin alanı olarak anlaşılıyor. Kabul etmek gerekir ki, bugün hâlâ okullarda doğa ve tarih bilimleri birbiriyle amaçları, yöntemleri, kavramları ve ilkeleri bakımından uzlaşmaz ve kesişmez iki farklı etkinlik alanı olarak anlatılmaktadır. Sıradan bir biliminsanı size fiziğin yasalar bulduğunu, toplum ve insan bilimlerinin ise sadece olan olayları betimlediğini, bunlardan genel geçer yasalara ulaşamayacağını falan söyleyecektir. Hatta birçoğu yasaya ulaşamayan bir etkinliğin bilim olduğundan bile şüphe duyacağını belirtebilir.

Bir Açuar lideri. Açuarlar, Amazon'da yaşayan doğa-kültür bölünmesiyle dünyayı düşünmeyen bir halk. 


Bu son yarılmadan sonra artık işlem tamamlanmıştı. Dünyayı bilecek Batılı bilim insanları bu büyük bölünmeyi dünyanın tüm toplumlarına hazır dikilmiş bir elbise gibi giydirmek üzere yollara düştüler. İşte böylece antropoloji ve arkeoloji gibi bilimler, hepi topu türler içinde bir tür olan Homo sapiens'i onu diğer varlıklardan ayırdığı iddia edilen dil, sembolizm, örgütlenme, teknik beceri, sanat vs. gibi özellikleriyle göklere çıkaran, yabanıl ve evcilleşmesi gereken doğanın karşısında duran aşkın bir varlık olarak incelemeye başlar. Ve antropoloji incelediği bütün toplumları bu ideolojinin içinden kavramaya çalışır. Bu düalizmin gözlükleriyle dünyaya bakan antropolog/kültür bilimci veya tarihçi, her yerde karşısında aynı toplumları bulur, hatta bunları sınıflayarak evrensel kategoriler oluşturma çabasına girmeye bile cesaret bulur. Yapısalcılığın bütün harika yönlerinin yanında, böyle bir işe girişmeye çalışması örnek gösterilebilir. Descola’ya göre, Batılı antropoloğun düşüncesine içkin doğa-kültür düalizmi ve insanın biricikliğine eşlik eden bir üstün ve merkezi rol tanımı yer almaktadır. Böyle bir tutum, geleneksel toplumların kendi özgünlükleri ve ötekilikleri içinde tanımayı engellemek bir yana, bu toplumları "ortak mirasımıza dahil ederek insanlık durumunun anlaşılabilirliğine katkılarını yok etmek"ten başka bir şeye yol açmaz.

Bu oldukça acıklı bir son. Eğer biz bu kültürleri "bizim kozmolojimizin sadece bir parçasının prizmasının arkasından" görüyorsak, bu gördüğümüz yeni bir şey midir? Yoksa kendi inançlarımızı ve değer yargılarımızı binlerce kere doğrulamanın ve haklılığımızı/üstünlüğümüzü ispat etmenin bir yolu mudur? Hayatında hiç koala görmemiş bir çocuğun ısrarla onun bir panda olduğunu söylemesi gibi. Zihinsel sınırlarımızdan ve duvarlarımızdan dışarı adım atamayacaksak, dünyayı diğer halklardan ve medeniyetlerden daha iyi bildiğimizi iddia etmenin anlamı nedir? Bu olsa olsa büyük bir aptallık ve küstahlıktır.

Descola'ya göre, dünyaya ve insanlığa ihanet etmemek için, kendi ideolojilerimizin egzotik bir şey olduğunu baştan kabullenmek gerekir. Ancak ondan sonra, avladığı hayvanı kendine benzer yeteneklerle donanmış bir kişi gibi gören Açuar yerlilerinin dünyasına zihnimizi açmaya başlayabiliriz. Ancak, o zaman kendimizin ve geleneğimizin dışında varoluşlar ve tarihler olduğunu tanıyabilirim. Doğa ve kültürün ötesinde ne var gerçekten o zaman? Doğa ve kültürü aştığımda, kendi ufkumun ötesini görmeye başladığımda karşımda koca bir dünya bulmaz mıyım? Hiç keşfedilmemiş, mırıl mırıl mırıldayan bir gezegen ve sadece doğanın tarihi...




Descola'nın kitabı:
P. Descola 2013 "Doğa ve Kültürün Ötesinde" İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Pazar

Çağlayan'ın Saati

Para meselesindeki anlamsızlıkla ilgili ilk anım, yıllar önce bir yabancı ülkenin vitrinlerinde 2-3 bin Euro değerinde kazakları gördüğüm güne ait. Bu kadar üşüyen insanın olduğu bir dünyada bu fiyata kazaklar da ne demek oluyordu! Öfkelenmiştim. Saçma gelmişti. Bu ait olmadığım lüksler diyarından hemen kaçmalı, köhne bir bara girmeliydim. Daha gençtim. 
Bir süre sonra, "bu da bir şey mi!" sertçe kapımı çaldı. Meğer 2-3 bin Euro ucuzmuş. 20-30 bine ayakkabılar, 100-150 bine ceketler filan gayet sıradanmış bu dünyada."Vay be!" demiştim kendi kendime, "bu adaletsiz sistemi değiştirmek gerek." Sonra olmadı sanırım bu. Kendi çırpınışlarımla boğuşup durdum.
Yıllar sonra Çağlayan'ın saati bazı şeyleri hatırlattı bana. Adamın kolunda taşıdığı saat 250 bin Euro. Çoğumuzun hayatı boyunca göremeyeceği bir saati, kolunda süs olarak taşıyor. Anlaşılacak bir şey değil. Yoksa anlaşılması gereken bir şey mi?
Bunu bir arkadaşa sordum geçenlerde: "Abi anlamıyorum, insan nasıl taşır böyle bir şeyi kolunda?" Bilge bir arkadaştır. Dedi ki: "Bak popicik, zaman dışında, bir de para görecelidir. Para dipsiz bir kuyudur ya da onu eline alan için sonsuz bir kaynaktır. Paraya sahip oldukça, elindeki sana az gelir. O seni hep kendi sonsuz limitine çeker; bir kara delik gibidir ve kaçamazsın ondan." 
"Ama," dedim, "ya etik, ahlak şu bu? Biz öyle yapmayız değil mi, öyle insanlar değiliz değil mi?"
"Öyle mi sanıyorsun popicik? Şimdi şu elindeki çay kaşığını bükmeyi bırak ve çocukluğuna git. O zamanlar, şimdiki 1-2 Lira ne kadar değerliydi değil mi senin için? Yere düşse dakikalarca arardın onu. Amcandan, halandan 1 Lira koparmak için başının etini yerdin, lastik top alacağım diye. Şimdi 1 Lira nedir senin için? Hiçbir şey."
"Ama," dedim, "artık büyüdük, standartlarımız arttı, ihtiyaçlarımız zenginleşti, çoğaldı. 1 Lira'nın çocukken ve şimdi aynı değerde olmaması normal değil mi?"
"Ah şu meşhur yaşam standartları yok mu! Şu an karnını doyurmak için 1 Lira'ya ihtiyacı olan kaç insan var biliyor musun sen? Ya şu küçümsediğin 1 Lira için en az yarım gün çalışması gerekenler? Para görecelidir derken sadece çok zenginlerden bahsetmemiştim!"
Birden sinirlenmişti. Neyse ki çabucak yumuşadı. Böyle çabuk parlayıp sönen biri olmuştu hep. Bir de istatistiklerle konuşmayı severdi: "Sorun seninle benimle ilgili değil tabii. Standartlardan söz etmiştin ya. Bak eşimin geçen gün bana okuduğu bir makale var. Bu dünyadaki 85 zenginin serveti, 3.5 milyar insanınkine eşit. Anlıyor musun? İşte sorun burada." 
2010'da zengin sayısı 388'miş, yani git gide daralıyormuş boğaz. 2016'da, en zengin %1, geri kalan tüm dünyadan fazla servete sahip olacakmış. Dünya nüfusunun 9'da 1'i günde 1, 25 Dolar ile yaşamak zorundaymış vs. vs. Arkadaşımın dediğine göre, üzerinde düşünmemiz gereken tek şey, hadi milyarlarca demeyelim de, milyonlarca insanın neden isyan etmediğiymiş. Böyle bir global ayaklanmaya hiçbir adaletsiz sistem karşı koyamazmış.
"Ama," dedi konuşmasını bitirirken, "ordunun, medyanın, şunun bunun zenginlerin elinde olması bir yana, yüzleşmek de lazım, paranın kör edici göreceliliğiyle; fırsatını bulsak, Çağlayan'ın saatini takabileceğimiz gerçeğiyle; dünyanın %9'u için küçük Çağlayan'lar olduğumuzla. Ne de olsa 1 Lira'ya bakmamanın nedeni artık çocuk olmaman değil popicik!"
Ben düşünceli düşünceli kaşıkla oynarken hesabı ödedi, ne de olsa benden daha zengindi. Sokağın köşesinde vedalaşıp ayrıldık. Balık pazarının üzerindeki saat tezgahlarının yanından geçerken aklıma geldi. Çağlayan'ın kolundakiyle buradakiler bir dakika ileri ya da geri aynı saati gösteriyordu. Göreceli olmayan bir şeyler olmalıydı. Evet, zaman göreceliydi ama ya tarih? Kendimle yüzleşemeyecek kadar yorgun hissediyordum o öğlen ve tarih yine kurtarıcım olarak kucaklamıştı beni.

Çarşamba

Antroposene Hoşgeldiniz!





"Hava bugün çok güzel!" diyen bizler kurduğumuz cümlenin vehametinin farkında mıyız acaba? Şubat ayında 20 santigrat derece, güneşli havayı göksel bir tatlı dokunuşmuşcasına neşeyle karşılamamızın acı sonuçlarını susuz yazlar yaşarken pişmanlıkla hatırlarız umarım.

Ama son pişmanlık neye yarar?

Artık dönüşü olmayan karanlık yollara girmiş bulunuyoruz gezegen ahalisi olarak. Hepimizin bu çorbada tuzu var. Endüstrileşmenin başlattığı bir kötüye gidiş değil bu. O kadar basit değil yani. Küresel ısınma, veya aslında anormal iklim olayları, endüstrileşmenin kendisinin bir sonuç olduğu, insan merkezli, bencil, sömürgeci, tüketimci, rekabetçi, neo-liberal ve savaş ekonomilerine dayalı toplumsal düzenimizin en dişe dokunur ve üzerinde kafa patlatmamız gereken sonucu.

Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın (mı?) Bir çok insan iklim değişikliğini kabul etse de , bunun doğrudan kendisini etkileyeceğine inanmıyor.


Bilim insanları artık Holosen dönemin bittiğini, gezegen ikliminin insanın yapıp etmeleriyle değişikliğe uğradışı ANTROPOSEN dönemin başladığı konusunda az çok hemfikir. Tartışmalar, antroposenin tam olarak ne zaman başladığına dair dönüyor. Kimileri İngiltere'deki Endüstri Devrimi'nin, ve mesela buharlı iş makinelerinin, başlangıç olarak alınması gerektiğini savunurken, diğerleri, mesela bazı arkeologlar, insanın doğal çevreyi ve iklimi kendi işine geldiği şekilde "yontmasının" tarihinin ta Neolitik Dönem'de başladığını söylüyorlar.

İnsanın ilk aleti ürettiği tarihten itibaren, insanın, doğal ve sosyal çevresini hayatta kalma mücadelesi, hırsı, bencilliği ve güç-prestij elde etmek için "kötüye" kullandığına dair arkeolojik yüzlerce kanıt bulabilirsiniz. Buzul Çağı sonunda bazı hayvanların soyunun pat diye tükenmesinin arkasında, sadece değişen iklim koşulları değil, insanların aşırı avlanmasının olduğu doğrudur. Düşünün ki, toprakları binlerce, belki yüzbinlerce ceylan barındıran Suriye, bir kaç binyıl içinde (işte mesela bugün), ceylanın zorlukla bulunduğu bir coğrafya haline geliyor. Urfa'nın dağlarında gezen ceylanlar kaldı mı? Bugün soyu tükenen hayvanlardan biri ceylanlar. Nereden nereye? Ha, adalarda, devleşme veya cüceleşme gösteren, endemik hayvanların MÖ 10,000'lerde aşırı avlanmayla tükenmesinden hiç bahsetmeyeyim bile.

Newcomen'ın inşa ettiği ilk buharlı makina. Küresel ısınmanın suçlusu mu acaba?


Hatta ve hatta, hayvanların evcilleştirilmesi denen sürecin gezegenin doğal tarih akışını nasıl kökünden değiştirdiğine bile girmeyelim.

Ama şundan bahsedebiliriz, ormansızlaşma ne zaman başladı? Modernite sonrası ve kapitalizmin doğuşu ile ilgili bir sorun mudur ormansızlaşma? Tabii ki, kapitalist kentli toplumu beslemek veya bazı cash cropları üretmek için pervasızca yok edilen orman arazilerinin boyutu oldukça büyük. Yollar, hava limanları, çılgın projeler üretmek için de..Ama bu insan merkezli ve insan öncelikli düşüncenin MS 1850'de İngiltere'de ortaya çıktığını söylemek biraz abartılı. Neredeyse haksızlık! Muhtemelen bazıları, suçu yine Aydınlanma Düşüncesi'ne atacaktır. İşte aklın egemenliği, pozitif bilimlerin gelişmesi, doğadan kopuş, özne felsefesinin doğuşu ve sonrasında ortaya çıkan tarih bilinci ve insanın kendi kapasitelerinin farkına varması etc. Tabii ki, kentsoylu orta sınıfın güçlenmesine örülü bu düşünme biçimlerinin doğanın yok edilmesine etkisini yadsıyamayız. Ama yine, insanı, büyük harflerle, İNSANI, tarihsel koşullarının yanında etkileyen, biyolojik ve psikolojik, belki de EVRENSEL denebilecek, koşullanmalarını da göz ardı etmemek gerek. Salt Batı'nın canavarlaştırıldığı veya günah keçisine çevrildiği bir çerçevenin İNSANI anlamaya doğru bir yaklaşma olamayacağını söylemeye çalışıyorum.

Ormansızlaşma örneğine geri dönelim. İnsanın yerleşik olduğu, tapınaklar, sur duvarları, gemiler inşa ettiği, hayvan otlattığı, keçi beslediği her yerde tarihin diplerinden beri görülen bir şeydir ormansızlaşma. Eski insanların, doğayla uyum içinde yaşadıkları, doğaya saygı duydukları, kendilerini doğadan ayrı bir varlık olarak görmedikleri, "soylu yerli" (noble savage) imgesi yaratılarak, iddia edilir. Böylece, uzak geçmişe romantik bir özlemle gıpta edilerek bakılır. Evet, belki animistik bir kozmolojiye sahip küçük avcı-toplayıcı toplumları, nüfus artışını çeşitli yollarla (mesela cannibalism gibi) kontrol altında tuttukları için "doğayla barışık" yaşamış olabilirler. Hikaye şöyle devam eder: Nüfus ne zaman toplumun devamı için baskıcı bir unsur olmaktan çıkar, işte mesela Holosen başlarında Suriye diyelim, "soylu" avcı-toplayıcılar, doğal çevrenin nimetlerini bir anda gözle görülür bir biçimde sömürmeye başlarlar. Ne var ki, böyle bir söylemde gözden kaçan bir şey var. Holosen başında nüfus ne kadar artarsa artsın, tüm doğal kaynakların kısa sürede tükenmesi veya tehdit altına girmesi gibi bir şey mümkün olamazdı. Nüfus artışının getirdiği, başka sosyal meseleler olmalı işin içinde. Hemen söyleyelim: Sosyal eşitsizlik ve özel mülkiyet. Yani, uzun lafın kısası, bazı Homolar her zaman Homo merkezliydi, ama toplumda eşitsizliğin kurumsallaşmasını önleyen mekanizmalar vardı. Mesela dalga geçmek, tiye almak, toplumdan dışlanmak, eş bulamamak gibi. Böyle basit ama etkili mekanizmalar bir çok avcı-toplayıcı toplumda nesilden nesile aktarılan eşitsizliklerin ve mal-mülk biriktirilmesinin önünü kesmiştir.

Nüfusun artışı (=ucuz işçi), yerleşik yaşam, depolanan tahıllar, evrene dair algının dönüşümü bu mekanizmaların işleyişini aksattı. Birileri buradaki ışığı gördü. Daha önce uyanık oldukları için dışlanan ve dalga geçilen faydacılar, bu yeni yaşam şekli içinde ilerleyebileceklerini keşfettiler. Salt olarak bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi değil, ZAMANIN insanlaştırılması, bir yerde, zamanın ehlileştirilmesi, üretimin bu uyanıklar tarafından kontrol altına alınmaya başlanması, işte Roussaeu'nın dediği gibi, birinin çiti dikmesi ve bir salağın da buna inanması, yani toprağın insanlaştırılması, ve bu uyanıklara diğer insanların bazı temel korkularından dolayı DUR! diyememesi. Bu temel korku, tabii ki, ölüm korkusudur. Hegel bunu bal gibi görmüştür: Köle-efendi diyalektiğinin ortaya çıkış hikayesini hatırlayın. Kölenin tarihinde, efendinin tanınma ihtiyacı ve uzun lafın kısası, ANTROPOSEN dönemin başlangıcı...Ha, şunu da ekleyelim, bu yeni sisteme uyarlanmak istemeyenlerin, dışlanması, küçümsenmesi, toprağından edilmesi, yok edilmesi, göçe zorlanması...


Biricik dünyamız. Evrendeki tek evimiz.


Şimdi bazı tarihçiler, mesela savaşları, nüfus kontrolünün bir parçası olarak görürler. İğrenç bir şey. Bazıları artan hastalıkların (AIDS gibi) veya şeker/kalp krizi vb., modern yaşamın hastalıkları, yine dünya nüfusunun gizli bir el tarafından kontrol altında tutulması olarak okuyorlar. Birileri çıkıp da, cannibalism canlandırılmalıdır dese kimse şaşırmayacak. Ama işte, bazen görünen köy de kılavuz istiyor.

Sorun nüfus artışı falan değil. Sorun, İNSAN olmanın farklı olasılıklarını keşfetme sorunu. Sorun, insanın yüce ve kudretli kapasitelerinin olmadığına inandırılma sorunu. Sorun, rekabetin ve açgözlülüğün insan doğasının temel ve değiştirilemez yapıtaşları olduğunu peşinen kabullenme sorunu. Sorun, insan doğasının tarihsizleştirilmesi. Bencilliğe ve kıskançlığa yol açan biyolojik ve psikolojik evrenselliklerin baş edilemez olduğunun bize kabul ettirilmesi sorunu. Dünyada herkese yetecek kadar yiyecek, su, ağaç, oksijen, iş, barınma, okul, hastane olabilir. Sorun, tam da nüfus arttı, bir dolu çocuk doğuruyorlar, sokağa atıyorlar, onların elektrik faturasını biz ödüyoruz, Afrikalılar geri kalmış zaten, ölsünler, savaşların iyi yanı da var! diyen mankafalıları ikna sorunu.

Gezegenin kaynaklarının; bir kaç şirkete, bir emperyalist ülkeye, bir kaç çifte standartlı uluslararası konseye, bir sürü kokuşmuş sözde siyasetçiye ve onların kısa vadeli kar amaçlı "projelerini" ağzından salyalar akarak bekleyen açgözlü, bencil iş yüklenicilere terk edilmiş olduğunu görmek için Nobel ödülüne gerek yok.

Sorun, tüm ütopyacıların ve dystopyacıların hangi çağda yaşamış olurlarsa olsun hiç şaşmadan tespit ettiği gibi, eşit-siz-lik ve özel mülkiyet sorunu. Avcı-toplayıcı toplumlarda işleyen ve başarılı olan basit mekanizmaları 10 milyonluk bir kentte uygulayamazsınız, kabul. Ama yeni bir doğa bilinciyle, merkezine insanı almayan bir anlama ve eyleme biçimiyle, yepyeni sosyal mekanizmalar keşfedebiliriz. Daha doğrusu, keşfetmeliyiz. Yoksa, biz de yakın zamanda yokuz. Bu da işte rasyonel bir sonuçtur.

Salı

Kültürel Evrim Düşüncesinin Tarihi Gelişimi

Kültürü, insanın doğada varolanı dönüştürerek ortaya koyduğu herşey olarak tanımlayabiliriz. Materyal kültür, sosyal-kültürel davranışlar, gelenekler, inanışlar ve dil kültürün çeşitli parçalarıdır. Kültürel antropoloji ve arkeoloji kültürü inceleyen başlıca disiplinler arasında yer alır. Arkeoloji, aynı zamanda bir tarih bilimidir ve çok derin bir zamansal görüye sahiptir. İnsansıların ilk aleti ürettiği andan günümüze kadar olan süreçte insan edimlerini, insanın yarattığı çeşitli kültürleri materyal kültür öğelerinden yola çıkarak inceler. Bu milyon yıllık zamansal görüyle, insana dair birçok temel sorunun cevabını arkeolojik bulgulara dayanarak vermeye çalışabiliriz. İlk alet, ilk sanat, ilk inanış sistemleri, ilk kozmoloji, ilk çiftçiler, ilk kentler, ilk devletler, ilk imparatorluklar gibi insanın tarih boyunca ortaya koyduğu en büyük ve önemli kültürel ürünler arkeolojinin araştırma konularıdır. Arkeoloji kelimesi de buradan gelir zaten. Arkhe=ilksel olan, kökensel olandır; Logos ise bilim olarak çevrilebilir. İlksel olanı araştıran bilim dalıdır arkeoloji.

Kültürel evrimin başlangıç anını temsilen Kubrick'in 2001: Space Odyssey
 (1968) filminden bir sahne.
Arkeoloji, ilksel olanı belli yöntemler doğrultusunda araştıran bir bilim dalı olarak ilk ortaya çıktığı dönemden bu yana evrimsel düşüncenin yoğun olarak etkisi altında kalmış bir çalışma alanıdır. Bugünden geriye retrospektif bir şekilde baktığımızda, insanın çağdaş dünyasını ortaya çıkaran kültürel ve tarihsel süreçler nasıl ilerlemiştir? Arkeolojinin ve antropolojinin erken dönemlerinde araştırmacılar bu soruya yoğun olarak eğildiler. Evrim, zaman içinde sürekli değişim olarak tanımlanabileceği için, arkeoloji de insan kültürlerinin zaman içinde nasıl, neden ve hangi yönde değişimler gösterdiği üzerine araştırmalarını yoğunlaştırmıştır.

Evrimsel düşünce, aslında Charles Darwin ile başlamamıştır. Yeni Dünya’nın keşfi ile birlikte dünyanın başka yerlerinde farklı kültürel yapılara sahip ‘ilkel’ toplumların yaşadığı bilgisi ile Yakındoğu’daki erken medeniyetlerin ‘keşfi’Avrupalı gezgin ve araştırmacıların belleklerinde yer edinmeye başlar. Ticaret, politika ve sanayide görülen değişimler insan kültürünün statik (durağan) olmadığını, zaman içinde sürekli değişim gösterdiğini açıkça gözler önüne sermeye başlar. Sonuç olarak, 18. yy’da ünlü filozof Hegel, insanı tarihsel bir varlık olarak tanımlamıştı ve insanın insansı halinden bugüne kadar geçirdiği aşamaları kendi tarih kavrayışı ile açıklamaya çalışmıştı. Tarih yüzyılı olarak anılan 19. yy.’da ise insanlık tarihi genel hatlarıyla Avrupa-merkezci, telelolojik (ereksel) ve ilerlemeci bir bakış açısıyla incelenmiştir. Tabii burada Avrupa’nın kendisini diğer kültür ve medeniyetlerden üstün görme eğilimi ağır basar. Ekonomik bir düzen olarak köleliğin ve sömürgeciliğin hüküm sürdüğü 18-19. yylarda çizgisel ve ereksel tarih anlayışı diğer kültürlerin soyunun tükenmesinin ahlaki olarak yanlış olmadığı inancını güçlendirmekteydi.

Kültürel evrim düşüncesini ilk kullanan düşünürlerden biri Anne-Robert Turgot’dır. 1750 yılında yayınladığı ‘Dünya Tarihi’ adlı kitabında kültürlerin geçtiği aşamaları 3 aşamada incelemiştir:

1. Avcılık 2. Çobanlık, göçebelik 3. Çiftçilik

Turgot'nun çağdaşı Condercet ise ilk olarak 1794’te yayınlanan ‘İnsan Zekasının İlerlemeleri Üzerine Tarihi Bir Tablo Taslağı’ eserinde kültürel evrimi 9 evrede inceler. Modern Avrupa düşüncesini şekillendiren kitaplardan biri olan ve zevkle okunan bu çalışmaya şu linkten ulaşmak mümkün: http://oll.libertyfund.org/index.php?option=com_staticxt&staticfile=show.php%3Ftitle=1669&Itemid=27

Nicholas de Condercet (1743-1794)
Condercet, göçebe ve avcılık-balıkçılık ile uğraşan küçük toplumlardan başlayarak Fransız İhtilali’nin yaşandığı döneme kadar insanın sürekli mükemmelleşmekte olduğunu savunan bir tez önerir. Tipik bir aydınlanma düşünürü olan Condercet insan aklının evrenselliğine vurgu yaparak, artık tüm insanlığın aydınlık bir geleceğe doğru yol alacağını belirtmiştir. İşin ironik yanı, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik fikirleriyle donatılmış Fransız İhtilali’nin kuramcılarından ve önemli destekleyicilerinden biri olan Condercet, devrim tarafından hain ilan edilip hapse atılmış ve yaşamını hapiste kaybetmiştir.  
Yine 18. yy sonu ile 19. yy’da çizgisel ve ilerlemeci, insanlığın gittikçe mükemmelleştiğini varsayan kültürel evrim şemaları farklı düşünürler tarafından ortaya konmuştur.


Kültürel evrim deyince ilk akla gelen insanlardan birisi Lewis Henry Morgan. Morgan, insanlığın geçirdiği kültürel aşamaları çizgisel ve hiyerarşik bir anlayışla sıralamıştır. Morgan’ın kültürel evrim kuramı kendi zamanındaki bilgileri harmanlayarak yepyeni bir tarih bilincinin doğmasına neden olmuştur. Morgan, 1877 tarihli ‘Ancient Society’eserinde yıllar içinde topladığı etnografik ve arkeolojik verileri harmanlayarak toplumların geçirdiği evrimi aile, devlet ve özel mülkiyet çerçevesinde detaylı olarak inceler. Zaten onun fikirleri Marx ve Engels’in ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ (1884) adlı çalışmasını temelden etkilemiştir. Kendi materyalist tarih anlayışını Klasik, Ortaçağ ve modern toplumlarda inceleyen Marx, kuramını yazısız toplumlara uygulamak istediğinde, kendisi yeterli arkeoloji ve antropoloji birikimine sahip olmadığı için, Morgan’ın çalışmasına dönmüştür. Ne var ki, üç aşamaya ayrılmış olan bu kültürel evrim kuramının en çok eleştirilen ve problematik yönü çizgisel bir gelişim şemasına ve ilerleme nosyonuna sahip olmasıdır. Morgan’a göre tüm insanları aynı kaderde birleştiren nokta onların istekleri ve insan aklının ortak çalışma biçimiydi. Tüm insanlık tek bir kökende birleşir. Morgan (1985 (1877): xxx) kitaba girişinde bu fikri şöyle ifade eder: 

“The history of the human race is one in source, one in experience, and one in progress.”


Lewis Henry Morgan
Morgan’ın kültürel evrim şemasına kısaca göz atalım: Üç aşama, kendi içinde üç gelişim aşamasında incelenir. Yabanıllık, Barbarlık ve Uygarlık. Yabanıllığın ilk aşamasında insanların ilkel barınaklarda yada ağaçlarda yaşadığı ve doğadan topladığı yemiş ve köklerle beslendiği öngörülür. Orta aşamada ateş kullanılmaya başlar ve balık tüketimi ilk defa ortaya çıkar. Morgan’a göre bu dönem Paleolitik Dönemdir, kabaca yontulmuş taşlar ve cilasız taş aletler görülür. İnsanlar dünyanın bir çok bölgesine yayılırlar. Yamyamlık bu aşamada ortaya çıkmış olmalıdır. Morgan’a göre Avustralya ve Polinezya yerlileri halen bu aşamada yaşamaktadırlar. Yabanıllığın üst aşamasında ok ve yay kullanımı başlar, cilalı aletler üretilir. Bazı Amerikan yerlileri bu aşamaya aittirler.

Barbarlığın aşağı aşaması çömlekçilik ile başlar. İlk olarak hayvanlar ve bitkiler evcilleştirilir. Doğal olarak farklı kıtalardaki toplumlar farklı bitki ve hayvanları evcilleştirmişlerdir. Barbarlığın orta aşamasında evcil hayvanlar yetiştirilir, sürüler oluşturulur, Aryen ve Semit halkları bu aşamaya aittirler. Barbarlığın üst aşamasında demir madeni (demirden saban) ve yazı kullanılmaya başlanır. Demir sabanın, balta ve bel kullanarak geniş tarım arazileri oluşturuldu, nüfus arttı, merkezi yönetimler ortaya çıktı. Homer Dönemi Yunan dünyasını bu aşamaya dahil eder Morgan. Medeniyet ise Antik Yunan ve Romalılar ile özdeşleştirilmektedir. Bu aşama ile birlikte –özellikle yazılı kaynakların ortaya çıkışıyla birlikte- uygarlık ortaya çıkar. Bugüne kadar gelinen süreç budur.

Tarihsel düşüncede Teleoloji olarak tanımlanan ve önceden belirlenmiş bir ereğe yönelen kültür anlayışı farklı kültürler arasında hiyerarşik bir düzen ortaya çıkmasına neden olmuştur. Morgan’ın anlayışına göre, tüm kültürler aynı aşamalardan geçerek medeniyet denilen en üst aşamaya ulaşacaklardır. Böyle bir yaklaşımda rastlantısallık ve olumsallık ilkelerine yer yoktur. Halbuki biyolojik evrim tam da bu ilkelere bağlı olarak gelişir, biyolojik evrimin ulaşacağı bir erek olamayacağı gibi, kültürel evrimin ya da tarihin de ulaşacağı önceden kestirilebilen bir amaç olamaz. Görülüyor ki, döneminin ilerlemeci, çizgisel ve ereksel tarih anlayışından beslenmiş olan Morgan, kültürlerin geçeceği aşamaları tanımlarken kültürlerin kendine özgülüğünü ve biricikliğini, kültürlerin çeşitliliğini, kültürel değişimin önceden kestirilemezliğini gözardı etmiştir. Şüphesiz bu bakış açısının arkasında Avrupa-merkezci bir ideolojinin yattığını görmek gerekir. Sözgelimi, Avustralya’da yaşayan aborjinlerin Morgan’ın tanımladığı aşamalardan tek tek geçip Batı medeniyeti’nin özelliklerine kendiliklerinden kavuşacağı düşüncesi bugün bize absürd gelmektedir. Gerçek şu ki, ne kadar zaman geçerse geçsin, Avustralya yerlilerinin kültürel değişimleri sonucunda böyle bir medeniyeti kuracaklarını söylemek, tarihe öznel bir amaç ve değer yüklemek olacaktır. Dolayısıyla, tarih/kültürel evrim çizgisel gelişen bir olgu değil, çok-çizgili bir süreçtir. Her toplum yada kültür kendi tarihini yaşar, oluşturur, geliştirir. Kültürel evrimde ulaşılacak nihai bir erek/nokta yoktur. Bu anlamda kültürel evrim biyolojik evrimle benzeşmektedir.  

Tam da bu nedenlerden dolayı, 20. yy'ın başından itibaren kültürel evrim düşüncesi giderek önemini kaybetti, hatta kültürel evrimden bahsetmek eski moda, küçümsenecek bir uğraş olarak algılandı. Bu dönemle birlikte hem arkeolojide hem de antropolojide farklı paradigmalar ortaya çıktı. Mesela Franz Boas’ın başını çektiği bir ekip ‘Kültürel Görelilik’ (Cultural Relativism) okulunu kurdular. Bu yaklaşıma göre, kültürler birbirleriyle hiyerarşik bir düzende karşılaştırılamazlar, her kültür değerlidir, her kültür insanın kendini bir dışavuruş biçimini yansıtır. Hiçbir kültür diğerinden kültürel yada ahlaki olarak üstün değildir. Dolayısıyla farklı kültürleri birbirleriyle bu şekilde karşılaştırmak ve yargılamak yanlıştır. Antropolojide daha sonraki yıllarda Malinowski ve Radcliff-Brown ile gelişen İşlevselcilik (Functionalism) akımı ortaya çıkar. Bu akımda, kültürlerin zaman içinde gösterdikleri değişim değil, kültürün işleyiş mekanizmaları araştırılır. Kültür farklı işlevlere sahip parçalardan oluşan bir bütündür, her parça bütün ile ilişkidedir ve parçalardan birinde görülen değişim kültürün diğer parçalarını da etkiler ve bütün değişir. 1970’lerde Levi-Strauss ile şekillenen Yapısalcılık (Structuralism) akımı yine zamansal değişimi ve kültürel evrim düşüncesini araştırmanın merkezine almaz.

Leslie White (1900-1975)
1950-60’lı yıllara geldiğimizde kültürel evrim düşüncesinin Amerikan antropolojisinde tekrar canlandığına tanık oluruz. Yeni-Evrimcilik (Neo-Evolutionism) olarak nitelendirilen bu akım materyalist dünya görüşüne sahiptir ve Morgan’ın 100 yıl önce ortaya koyduğu çizgisel kültürel evrim modelinden farklı özellikler gösterir. Bu döneme ait iki önemli figüre kısaca göz atabiliriz: Leslie White ve Julian Steward.

Leslie White, insan davranışların belli şablonlar gösterdiğine karşı güçlü bir inanç taşıyordu ve döneminde ABD’de görülen teknolojik ve ekonomik gelişmeler etkisinde, kültürlerin itici gücü olarak teknolojiyi benimsemişti. Ona göre kültürler termodinamik sistemler olarak çalışıyordu. Hatta Kültür= Enerji X Teknoloji gibi bir denklem bile yaratmıştı. Daha sonra arkeolojide Meggers tarafından bu denklem Kültür = Çevre X Teknoloji olarak değiştirilecekti. Teknolojideki değişimin ve gelişimin kültürün diğer sistemik parçalarına etkisini göstereceğini ve kültürel değişimin bu şekilde ortaya çıkacağını varsaymaktaydı. Her ne kadar tüm kültürler için tek bir gelişim şablonu önermese de, genel olarak kültürlerin teknolojik-belirlenim ile değiştiğini savunmaktaydı. White’ın modelinde doğal çevre, kültürlerarası etkileşim, insan davranışlarının çeşitliliği gibi kavramlar rol oynamadığı için bugünkü bakış açımızla teknoloji-odaklı kültür anlayışının indirgemeci olduğunu söyleyebiliriz.

Julian Steward, doğal çevrenin kültürler üzerinde belirleyici bir etki yaptığını savundu. Steward’a göre, benzer ekolojik ortamlarda yaşayan toplumlar benzer kültürlere sahip olacaklardır. Bir kültürün çekirdeğini (Cultural Core) beslenme ve geçim ekonomisi oluşturur. 1955 yılında yayınlanan “Theory of Culture Change: Multilinear Evolution Methodology” kitabında kültürel evrimin kültürlerin çeşitliliğinden dolayı bir ağaç gibi şekillendiğini gösterir. Steward bu görüşleriyle Marvin Harris, Eric Wolf, Marshall Sahlins ve Elman Service adlı Amerikalı antropologları ve Avustralyalı arkeolog Gordon Childe’ı oldukça etkilemiştir. Ancak Steward, ekoloji ve doğal çevreye çok fazla ağırlık vererek, yine kültürleri tek-nedensellikle açıklamaya çalışmış, böylece indirgemeci olmaktan kaçamamıştır.

1960’larda her ne kadar Morgan’ın çizgisel evrim düşüncesi şekil değiştirmiş olsa da, toplumların kaçınılmaz olarak teknolojik ilerleme gösterecekleri ve bugünün karmaşık toplumlarının kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağı düşüncesi halen ağır basmaktadır. Sözgelimi, Elman Service’in sosyal evrim modeli çizgisel bir bakış açısıyla tüm toplumların geçireceği aşamaları şöyle sıralamaktaydı: Oba, Kabile, Beylik ve Devlet. (Band, Tribe, Chiefdom and State).

Sonuç olarak, 1950-1960’lardaki kültürel evrim anlayışı insan davranışlarının evrensel olarak belli formların dışına çıkmadığı varsayımına dayanarak, insanlık tarihinin akışını belli şablonlar içinde açıklama amacıyla hareket etmiştir. İnsan kültürünün etkisi altında kaldığı ana etmenler olarak ekoloji yada teknoloji fazlasıyla ön plana çıkarılmış; buna karşın, kültürü değiştirmekte bireylerin yada toplumsal yaşamın pasif bir rol oynadığı önerilmiştir. Bu nedenlerle, dönemin kuramları kültürel değişimi indirgemeci olmaktan kaçamayan yaklaşımlarla değerlendirilmiştir.   

Son olarak, 1980’lerden itibaren, post-modern düşünce akımının etkisiyle yorumlayıcı arkeoloji/antropoloji ortaya çıkar. Olgusalcılığa (pozitivizm) kesin olarak karşı çıkan bu akımda bilim insanları özdüşünümsel (self-reflexive) olmalı ve öznelliklerinin farkına varmalıdırlar. Kültürler nesnel olarak bilinemezler, her kültürü okuyabiliriz, her okuma bir yorumdur, bilim bu okumalardan sadece bir tanesidir ve diğer okumalardan daha üstün değildir. Post-modernist düşünce bilimdeki güç ve hiyerarşi ilişkilerini ortaya çıkararak, bilim insanlarının daha özeleştirel ve eleştirel olmasını sağlamış olsa da, her kültürü kendi içinde değerlendirdiği ve nesnel olduğunu iddia eden okumalara inanmadığı için insanlık tarihinin geneli üzerine değerlendirmeler yapmaktan kaçınmıştır. Dolayısıyla kültürel evrim düşüncesi ile hep sorunlu bir ilişkisi olmuştur. 2000’li yıllarla birlikte post-modern düşünce yoğun ve baskıcı etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başlamış, Dawkins’in mem kavramı, genetik araştırmaların yoğun etkisi ve kültürel değişim üzerine Richerson ve Boyd’un yürüttüğü yeni çalışmalar sayesinde, son yıllarda ise kültürel evrim düşüncesi ‘biyo-kültürel evrim’ kavramı altında yeniden arkeolojiye geri dönmeye başlamıştır.

Biyo-kültürel Evrim düşüncesine göre insanın tarihsel ve toplumsal gelişiminin anlaşılmasında ne biyoloji ne de kültür tek başına her şeyi açıklamaya yeterlidir. İnsan, hem biyolojik kapasite ve özelliklerinin hem de yarattığı kültürün etkisiyle evrilen bir canlıdır. Biyolojik ve kültürel evrim birbirlerini pozitif olarak besleyerek gelişirler. İnsan davranışlarını, kültürünü, yaşayışını sadece biyolojiye ya da kültüre indirgemek yanlış bir yaklaşımdır. Richerson and Boyd kültürün biyolojik evrim üzerine yaptığı somut, gözlemlenebilir etkilerden yola çıkarak biyo-kültürel evrim anlayışını ortaya sürmüşlerdir. Richerson ve Boyd’a göre, tek başına genlerin nesilden nesile aktarımı insanın evrimini anlamak ve açıklamak için yeterli olamazlar. Kültürler, belli insan gruplarının edindiği düşünme, davranış biçimleri ile ahlaki değerleri kendinde toplar ve dolayısıyla bazı kilit insan davranışlarını ve psikolojisini etkileyerek biyolojik evrime de yön verirler.

Örnek vermek gerekirse, bugün dünyadaki insanların büyük bir çoğunluğunun süt ve süt ürünlerini tüketemediğini biliyoruz. Esasında bir memeli olan insan, yalnızca 2 yaşına kadar sütü sindirmesini sağlayan laktaz enzimini salgılar, daha sonraki dönemlerde bu enzim vücutta salgılanmaz ve yetişkinler bu nedenden dolayı süt içindeki laktozu sindiremezler, bu da insan vücudunda çeşitli rahatsızlıklara neden olur. Sözgelimi, dünyada halen yaşamakta olan avcı-toplayıcı toplumların hiç biri sütü sindiremez. Benzer olarak, Güneydoğu Asya ve Afrika toplumlarında da süt sindirimi oldukça düşük düzeylerdedir. Buna karşın, Avrupa kökenli toplumlarda süt ve süt ürünleri yetişkinler tarafından rahatlıkla tüketilir. Bunun nedeni ne olabilir? Bu durumun kültürel ve tarihsel bir açıklaması var. Süt sindirimini sağlayan laktaz enzimi genetik bir mutasyon olarak insan toplumlarında yer alır, ancak populasyon içinde yayılması için başka bir etmene gerek vardır. Ancak evcil sığır, koyun ve keçiye sahip hayvancılıkla uğraşan toplumlarda, sütü sindiren bireyler daha sağlıklı olacakları ve nesillerini daha iyi devam ettirebilecekleri için bu genin toplum içinde yayılma şansı artar.
Dünyada laktoz intoleransı olan toplumları gösteren harita. Avrupa'da bu sayı çok düşükken, Afrika, G. Amerika ve Çin'de çok yüksek. Yani Çin'de çok az yetişkin süt içebilir!


Bilindiği gibi, sığır, keçi ve koyun Neolitik Dönem’in erken aşamalarında (MÖ 9000-7500) Güneybatı Asya’da (büyük olasılıkla Güneydoğu Anadolu’da) ilk olarak evcilleştirilmiş önemli besi hayvanlarıdır. Bu hayvanların evcilleştirilmesi demek, hayvanların genetik, morfolojik ve davranışsal olarak farklılaşması ve insana bağımlı hale gelmesi anlamına gelmektedir. İnsanlar, sözkonusu hayvanları artık avlamayı bırakarak, onları yerleşmelerinde tutmaya başlamışlar, hayvanların çiftleşmelerini kontrol altına almışlardır. Böylelikle, zaman içinde yabani atalarından oldukça farklı olan evcil sığır, koyun ve keçiler ortaya çıkmıştır. İnsanların bu hayvanların yalnızca etinden faydalanmadıkları ortadadır, zaman içinde, hayvanların ikincil ürünleri de toplumda yoğun olarak tüketilmeye ve kullanılmaya başlar. Bu ikincil ürünler içinde en öne çıkanlardan biri süttür. İnsanın kendine önemli bir kalsiyum girdisi sağlamasına yol açan hayvansal sütün ve yan ürünlerinin (tereyağı, yoğurt, peynir gibi) üretilmesiyle insan toplumlarının daha sağlıklı bir şekilde neslini devam ettirdiği görülür. Sütü sindiremeyen bireylerin sayısı toplum içinde gittikçe azalacaktır. Dolayısıyla bugün Avrupa ve Akdeniz toplumlarında süt ve süt ürünlerinin kolaylıkla tüketilmesinin arkasında Neolitik Dönem’de sığırın evcilleştirilmesi yatmaktadır. Kültürün biyolojik evrimi nasıl etkilediğini göstermesi açısından çarpıcı bir örnektir bu. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. İnsanın kafatasının büyümesi, 20’lik yaş dişlerinin işlevini yitirmesi, doğum oranlarının Avrupa’da azalması, obezitenin Batı toplumlarında artışı gibi biyolojik ve kültürel gelişmeler birbirlerini sürekli beslemektedir. Dolayısıyla, insanın biyolojik evrimini kültürel evrimi dışarıda bırakacak şekilde anlamaya çalışmanın yanlış olacağı görülecektir.

Sonuç olarak, kültürel evrim düşüncesinin Avrupa’da 18. yüzyıl ile birlikte ortaya çıktığını görmekteyiz. Bugüne kadar olan süreçte, bu düşünce de kendi içinde bir evrim geçirmiştir. Bugün gelinen noktada biyo-kültürel evrim düşüncesi tek başına biyolojik ve kültürel evrim düşüncesinin önüne geçmektedir.