doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba

Doğa ve Kültürün Ötesinde Ne Var?

Bir bilim dalının en değerli ve sorgulanamaz görünen kavramları dünyayı anlamak için artık yeterli gelmiyorsa, araştırmalar aynı kavramları ve analitik araçları kullanıp hep aynı sonuçlara ulaşıyorsa ve dünyanın incelenmesi dönüp dolaşıp birkaç modelle açıklanabiliyorsa o bilim dalının vazgeçilmez gördüğü kavramları yerle bir etmenin zamanı gelmiş demektir. Kültür ve tarih bilimlerinin bugünü bana Heidegger'in bir sözünü anımsattı. Bir bilim dalının eriştiği seviyeyi belirlemenin en iyi yolu, onun temel kavramların kullanımında ortaya çıkan krizle ne kadar baş edebileceğidir, diyor Heidegger.

Bugünlerde beşeri ve sosyal bilimler aynen böyle büyük bir krizin içinde. Mesela tanımı gereği insanla ilgili olan antropoloji bilimi kendini insan-olmayan kendiliklerle (entity) uğraşırken buluyor. İnsan merkezcilikten, doğa-kültür ikiliğinden, Hristiyan öğretilerinin kalıntılarından ve emperyalist-kolonyalist Batı ideolojilerinden kaçmak için insanı topyekûn geride bırakıp veya en azından şöyle bir kenara itip merkeze insan-olmayan kendilikleri, mesela hayvanları, bitkileri, tek hücreli organizmaları, şeyleri yerleştirmenin derdinde. Az buz bir kalkışma değil bu. Karşımızda olan gerçek bir paradigma değişikliği yani bir biliminin kurallarının yeniden yazıldığı, kavramlarının, ilkelerinin ve sorularının yeniden tarif edildiği bir dönem. Belli ki, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji, tarih bilimleri bu paradigma değişikliğine hazır, hatta böyle bir değişime açlar. İşin ironik yanı, konusu insan olan tüm bilim dalları için insanın kenara itilivermesi ne demek? Bununla baş etmek mümkün mü? Bu bilim dallarının bir geleceği var mı?

Philippe Descola, Antropolog (1949-)


Bu elzem sorulara yanıt arayan Phillippe Descola, "Doğa ve Kültürün Ötesinde" başlıklı antropolojinin yeni paradigmasını belirlediği şaheserinde ilk önce doğa-kültür ayrımının tarihsel ve düşünsel kökenleriyle hesaplaşmak zorunda olduğunun farkında. Kitabının koca bir bölümünü sadece bu stratigrafik kazıya ayırmış.

Descola, doğa-kültür ikiliğine "büyük bölünme" adını veriyor. Ona göre, bu bölünme insanın doğayla münasebetlerinin doğal bir sonucu değil çünkü dünya toplumlarının azımsanamayacak kadar büyük bir bölümü doğa ile kültür arasında bir ayrım yapmıyorlar. Bilinen o ki, antropologların çalıştığı toplumların neredeyse tamamında doğa ile kültür arasında keskin ayrımlar yok, dillerinde böyle kavramlar yok, düşünceleri ve dünyayla kurdukları ilişki kendi kültürel üretimleriyle doğanın ürünleri arasına çizgi çekmekten çok uzak. Bize tarihsel değil de, ezeli-edebi görünen "vahşi", "evcil", "orman", "tarla", "yabanıl" veya "medeni" gibi kategoriler başka toplumlarda bir karşılık bulmuyor, Batılı antropoloğun kavramları bu kozmolojileri "görmeye" yeter gelmiyor. Descola bize birçok geleneksel yerli toplumundan örnekler sunarak ilk önce bunu iyi bellememiz gerektiği fikrinde. Amazon toplumlarında yaptıkları araştırmalardan sonra, Descola şöyle bir ana sav geliştiriyor: Doğa-kültür ayrımı sadece ve sadece Batılı modern toplumlarına özgü bir düşünce biçimidir. Evrensel olmayı geçtik, tamamen özelleşmiş ve tekil bir tarihi sürecin sonucudur: Batılı modern toplumların tarihi.

Peki nasıl? Descola hikâyeye şöyle başlıyor:

"Her zaman olduğu gibi her şey Yunanistan'da başlar."
Descola, önce Sokrates öncesi dönemde, henüz keskin bir doğa-kültür ayrımı olmadığını vurguluyor. Ne Homeros'da ne de Hesiodos'da doğa ve kültür bölünmüştür, henüz bütünlüklü bir kendilik olarak birbirinin içinde yer alır. İlk filozoflarda doğa, ilk defa Tanrıların gazaplarının kendini açık ettiği bir alan olarak değil de, çeşitli düzenliliklerin ve yasaların görüldüğü bir "araştırma alanı" olarak ortaya çıkar. İşte tam bu noktada, Batılı modern ideolojinin temelini sağlam biçimde atacak olan kişi belirir tarih sahnesinde: Aristoteles.

 Aristoteles, doğayı "bir düzen oluşturan ve yasalara tabi bir varlıklar toplamı" olarak tanımlarken, aynı zamanda onu oluşturan türlü varlıkları taksonomik bir düzen içine yerleştirmiş, böylece fiziksel ortamı içinde gözlemleyebileceğimiz ve öngörebileceğimiz bir doğal hareketin varlığını nesnelleştirmiştir. Belirtmekte fayda var ki, Aristoteles’in düşüncesinde insanlar halen doğal olanın bir parçasıdır; insanlar bu düzenliliği bilebildikleri için bu kozmosun parçası olarak yaşamlarını sürdürürler. Bunun sonucunda da, kamusal alandan veya siyasi alandan gayrı olarak yasalar ve düzenliliklerle işleyen, kendini gerçekleştiren ve sınıflandırılabilen bir nesneler alanı olarak doğa (phusis) belirmiştir. İşte Descola'ya göre "Batı'ya o tuhaf tekilliğinin birçok çehresini kazandıracak olan da işte bu alandır".

Fakat bu yetmez. İkinci önemli bir "arılaştırma" aşaması lüzumludur. Bu da insanın doğanın parçası olmaktan çıkıp, onun dışında ve ondan üstün olarak konumlandırılması aşamasıdır. Kuşkusuz, bu önemli aşamanın tek aktörü ve büyük bölünmenin kudretli mimarı Hristiyanlık öğretisidir. Şöyle buyurur Hristiyanlık ideolojisi:


"Yaradılış Tanrı'nın varlığının, iyiliğinin ve mükemmelliğinin kanıtıdır. Her şey Tanrı'dan gelir; ancak Tanrıyla karıştırılmamalıdır. İnsan da yaratılmış olduğu için anlamını bu kurucu olaydan alır. Dolayısıyla, insan ‘doğadan gelen’ bir varlık değildir, maddi dünyaya aşkın bir varlıktır. İnsan bu doğaüstü kökenden dünyayı yönetme hakkı ve misyonunu alır, zira Tanrı insanı Yaradılışı denetlemesi, örgütlemesi ve ihtiyaçlarına göre düzenlemesi amacıyla tekvinin son gününde oluşturmuştur. 


Aynı şekilde hayvanları adlandırma gücüne sahip olan Adem de doğaya kendi düzenini getirmekle görevlendirilmiştir, tıpkı onun soyundan gelenlerin dünyada çoğalarak Tanrı'nın amacını gerçekleştirmeleri gibi."

Böylece Aristoteles'in sınıflayarak ve bağlamından kopartarak nesneleştirdiği phusis/doğa'dan yeni bir aşamaya geçilmiş olur. Bu da insanın doğadan ayrı ve yüce bir varlık olarak ayrılmasıdır. Tanrı'nın planının yeryüzündeki uygulayıcısı olarak insan, diğer hayvanlardan ve bitkilerden ayrıcalıklı bir konumda olmak durumundadır çünkü doğanın varlıklarına eşit ve denk bir insan, Tanrı'nın kendini gerçekleştirmesinin aracı olamaz. Akinolu Thomas'ın sözleriyle "insanın hayvana egemen olması doğanın düzeniyle uyumludur." Hristiyan öğretisinin sadece "karanlık Ortaçağ"ın bir veçhesi değil de, tüm Batılı filozofların ve düşünürlerin, hatta bilim, din ve siyasetle uğraşan tüm insanların en azından 20. yüzyılın başına kadar içine doğduğu ve içinde yetiştirildiği ideolojik çerçeveyi oluşturduğunu hesaba kattığımızda, bu inancın nasıl da Batı'daki herkese "doğal" göründüğünü daha iyi tespit edebiliriz.  

Dolayısıyla 17. yüzyılın bilim devrimi, Batı'nın bu özelleşmiş hikâyesinin üzerine gelen ve ondan bağımsız anlaşılamayacak bir sürecin uzun vadeli sonucu olarak okunmalıdır. Çünkü nesnelleşmiş bir doğa tasarımının doğurduğu bilim ve teknikteki gelişmeler, evreni bilen ve anlayan, doğaya hâkim olan ve bunda ahlaki olarak kendini haklı ve hatta yükümlü gören, Tanrı'nın eşsiz yaratımı insan olmadan olamazdı. O halde, modern düşüncenin Antik ve Ortaçağ düşüncesinden radikal bir kopuş olmadığını, tersine onun üzerine inşa edilen ancak tarihin failliğini göklerden yerlere indiren yeni bir düşünce biçimi olduğunu teslim etmek gereklidir. Unutmadan belirtelim ki, tüm bu gidişat içinde doğa ve insan ayrımına karşı çıkan tek filozof Spinoza'dır; ama tek başına bu koca dalgayla baş edemez. Doğa ve insan Batı fikrinde birbirinden kopmaya ve aralarındaki hiyerarşi derinleşmeye devam eder...

Yukarıda anlattığımız modern Batı ideolojisinin biricikliğini Descola şöyle ifade ediyor:


"...o halde bu iki kavramın (doğa-insan) karşılıklı doğuşu, yan yana gelebilecekleri işlevsel bir alanda olgunlaşmaları, süreksizliklerinin izin verdiği üzere gerçekliği parçalara ayırmaları, bütün bunlar tekil çatallaşmaların ve çoklu kopuşların ürünü olan o kadar uzun ve tekil bir sürecin sonucudur ki, bu sürecin bizimkinden başka kültürlerce de paylaşılmış olması gerçekten zor anlaşılırdı."

Gelelim "kültür" kavramına. Kültür ve uygarlık kavramları hayatımıza ancak 18. yüzyılda giriyorlar. Uygarlık (civilisation) ilk olarak 1757'de Fransız Mirabeau tarafından kullanılıyor, "Kultur" kavramı ise Almanların Fransız elitizm ve monarşisine karşı ürettiği, halkın yani saray aristokrasisinin karşısındaki orta sınıf insan yaratımlarını anlatır (bu ayrılıklar Fransa-Almanya siyasi çekişmelerinin bir yansıması olarak ortaya çıkar şüphesiz). Tabii burada Aydınlanma'nın ideallerine tepki olarak ortaya çıkan Almanya'daki Romantizm akımının etkisini belirtmeden geçmeyelim. Kultur kavramı Franz Boas'ın Amerika'ya gitmesinden sonra ve çok sonraları Kroeber'in çalışmalarıyla antropoloji ve arkeolojiye o kadar yerleşir ki, bu bilimlerin hiç sorgulanmaz temel kavramlarından biri haline gelir. Sanki ezeli ve edebi olarak bu kavram varmış ve daha da fenası sanki bu kavramın incelediğimiz toplumlar açısından herhangi bir anlamı varmış gibi...

Descola'nın perspektifinden "Kültür" neden sorunlu peki? Çünkü bir toplumun biricik kültüründen bahsettiğimizde, kaçınılmaz olarak onu doğanın karşısına bir karşıtlık olarak yerleştirmiş oluyoruz. Bütüncül bir kültür anlayışında doğa kültüre bir karşıtlık olarak bulunmak zorunda olmasa da, özellikle 19. yüzyılın sonlarında bilimlerin "doğa" ve "tin" bilimleri olarak sınıflandırılmasıyla, doğanın ve insanın/toplumun alanları birbirinden ilke bakımından ayrılmış oluyordu. Doğa bilimleri, "yasa üreten bilimler" olarak tanımlanırken, tin bilimleri insan davranışlarının olumsallığı ve öngörülemezliği nedeniyle tarihin alanı olarak tarif ediliyordu. Burada Descola, özellikle Heinrich Rickert'in "Kültür Bilimi ve Doğa" çalışmasını ön plana çıkartıyor. Burada hem iki bilme tarzı birbirinden kesin çizgilerle ayrılıyor hem de tin bilimleri ifadesinin yerine kültür bilimleri getiriliyor. Doğa bilimleri genellemelere doğru gidişi, kültür bilimleri ise ilkesi değer ve anlam olan tikelleşmenin alanı olarak anlaşılıyor. Kabul etmek gerekir ki, bugün hâlâ okullarda doğa ve tarih bilimleri birbiriyle amaçları, yöntemleri, kavramları ve ilkeleri bakımından uzlaşmaz ve kesişmez iki farklı etkinlik alanı olarak anlatılmaktadır. Sıradan bir biliminsanı size fiziğin yasalar bulduğunu, toplum ve insan bilimlerinin ise sadece olan olayları betimlediğini, bunlardan genel geçer yasalara ulaşamayacağını falan söyleyecektir. Hatta birçoğu yasaya ulaşamayan bir etkinliğin bilim olduğundan bile şüphe duyacağını belirtebilir.

Bir Açuar lideri. Açuarlar, Amazon'da yaşayan doğa-kültür bölünmesiyle dünyayı düşünmeyen bir halk. 


Bu son yarılmadan sonra artık işlem tamamlanmıştı. Dünyayı bilecek Batılı bilim insanları bu büyük bölünmeyi dünyanın tüm toplumlarına hazır dikilmiş bir elbise gibi giydirmek üzere yollara düştüler. İşte böylece antropoloji ve arkeoloji gibi bilimler, hepi topu türler içinde bir tür olan Homo sapiens'i onu diğer varlıklardan ayırdığı iddia edilen dil, sembolizm, örgütlenme, teknik beceri, sanat vs. gibi özellikleriyle göklere çıkaran, yabanıl ve evcilleşmesi gereken doğanın karşısında duran aşkın bir varlık olarak incelemeye başlar. Ve antropoloji incelediği bütün toplumları bu ideolojinin içinden kavramaya çalışır. Bu düalizmin gözlükleriyle dünyaya bakan antropolog/kültür bilimci veya tarihçi, her yerde karşısında aynı toplumları bulur, hatta bunları sınıflayarak evrensel kategoriler oluşturma çabasına girmeye bile cesaret bulur. Yapısalcılığın bütün harika yönlerinin yanında, böyle bir işe girişmeye çalışması örnek gösterilebilir. Descola’ya göre, Batılı antropoloğun düşüncesine içkin doğa-kültür düalizmi ve insanın biricikliğine eşlik eden bir üstün ve merkezi rol tanımı yer almaktadır. Böyle bir tutum, geleneksel toplumların kendi özgünlükleri ve ötekilikleri içinde tanımayı engellemek bir yana, bu toplumları "ortak mirasımıza dahil ederek insanlık durumunun anlaşılabilirliğine katkılarını yok etmek"ten başka bir şeye yol açmaz.

Bu oldukça acıklı bir son. Eğer biz bu kültürleri "bizim kozmolojimizin sadece bir parçasının prizmasının arkasından" görüyorsak, bu gördüğümüz yeni bir şey midir? Yoksa kendi inançlarımızı ve değer yargılarımızı binlerce kere doğrulamanın ve haklılığımızı/üstünlüğümüzü ispat etmenin bir yolu mudur? Hayatında hiç koala görmemiş bir çocuğun ısrarla onun bir panda olduğunu söylemesi gibi. Zihinsel sınırlarımızdan ve duvarlarımızdan dışarı adım atamayacaksak, dünyayı diğer halklardan ve medeniyetlerden daha iyi bildiğimizi iddia etmenin anlamı nedir? Bu olsa olsa büyük bir aptallık ve küstahlıktır.

Descola'ya göre, dünyaya ve insanlığa ihanet etmemek için, kendi ideolojilerimizin egzotik bir şey olduğunu baştan kabullenmek gerekir. Ancak ondan sonra, avladığı hayvanı kendine benzer yeteneklerle donanmış bir kişi gibi gören Açuar yerlilerinin dünyasına zihnimizi açmaya başlayabiliriz. Ancak, o zaman kendimizin ve geleneğimizin dışında varoluşlar ve tarihler olduğunu tanıyabilirim. Doğa ve kültürün ötesinde ne var gerçekten o zaman? Doğa ve kültürü aştığımda, kendi ufkumun ötesini görmeye başladığımda karşımda koca bir dünya bulmaz mıyım? Hiç keşfedilmemiş, mırıl mırıl mırıldayan bir gezegen ve sadece doğanın tarihi...




Descola'nın kitabı:
P. Descola 2013 "Doğa ve Kültürün Ötesinde" İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Cumartesi

Novalis: Sais Çırakları


Novalis’in kısa romanı Sais Çırakları, insan ve doğa ilişkisine yönelik farklı bakış açılarını bir araya getiriyor. Novalis’in bir sohbet biçiminde kurguladığı metnin, “kara kara düşünen”, “duyarlı”, “ciddi”, “dolambaçsız” ya da “duygu yoksunu” öznelerinin arasında dolaşıyor okur. Hepsinin ortak amacı İsis’in peçesini kaldırmak ve doğanın gizemini çözmek.
Kant ve Fichte’nin izlerini taşıyan, doğayı ve evreni akıl sahibi varlıkların düşünce sistemlerinin merkezinde tanımlayan görüşlerden; Schelling’in doğa felsefesini çağrıştıran ve insanı, merkezden çıkarıp doğanın ve evrenin, organik ve inorganiğin zamansal evriminin bir parçası yapan görüşe; evrenin yapıtaşlarını araştıran atomculardan, modern dünyanın parçalanmış ve huzursuz atmosferinde eski uyumlu birlikteliğin kalıntılarını arayan şaire, bir perspektifler yelpazesi Sais Çırakları. Öbür yandan Sais Çırakları, kuramsal görüşlerin bir kataloğu ya da zorlama bir sentez çalışması değil. Tam da bu nedenle bir felsefe metni değil de, kısa bir “roman” yazıyor Novalis. Hem felsefenin doğa ve insanın sırlarını çözme ve onları sonsuza dek birleştirme çabasının sınırlarını, hem de bu çabanın bizzat insana özgü zorunlu bir çaba olduğunu; düşünce yöntemlerinin sınırlarını yine düşüncenin içinde gösterme zorunluluğunun yazgısını; felsefenin dışına çıkmadan, felsefenin içindeki “yabancı” bir unsur olarak anlatmaya çalışıyor.
Romanda, kuramsal olanın her şeyi tanıdık kılma, çerçevelendirme ve “bizim kılma” uğraşına karşıt olarak her yerde bir “yabancı” imgesiyle karşılaşılmasının nedeni de bu belki de. Romanın, Sais gibi yabancı bir diyarda kurgulanması, düşünsel ve fiziksel yolculuklarda karşılaşılan yabancı toprakların, yabancı şeylerin ve yabancı insanların daha önce düşünülmemiş, hayal edilmemiş yollara götürmesi dikkat çekici. Novalis’in “Yabancı” şiirinde de vurgulanan ve başka metinlerinde de sıkça karşılaşılan “yabancı” imgesi, doğanın ve insanın hakikatini arayışta zorunlu bir uğraktır. İnsan, bu arayış yolculuğunda, kendi eğitim ve gelişim sürecinde, hem dışarıdaki yabancıya, yani başka doğalara, kültürlere ve insanlara, hem de kendi içindeki yabancıya açık olmalı, gerektiğinde onun gösterdiği yolu izlemekten kaçınmamalıdır. Romanda doğa üzerine çetin tartışmaların ortasında bir anda karşımıza çıkan ve romana kendine özgü bir biçim kazandıran “Sümbül ile Goncagül” masalı da hem romandaki tuhaf konumu hem de içeriği bakımından bunu anlatıyor gibidir.


 Sais Çırakları’nda jeoloji (madenler, mağaralar ve özellikle taşlar) önemli bir yer tutar. Novalis, Freiberg Madencilik Akademisi’nde jeoloji üzerine çalıştığı yıllarda kaleme aldığı romanda, jeolojik oluşumları anlamayı, doğayı anlamamıza yardımcı olacak temel çıkış noktalarından biri olarak ele alır. Üstadın taş koleksiyonu, romanın sonunda getirttiği kırmızı ışıklar saçan görkemli taş, romanın başında söz edilen üzgün çırağın bulduğu tuhaf görünümlü gösterişsiz küçük taş, sanki yalnızca bir doğa bilimcisi merakından öte, insanın dünyadaki konumuna, insan var olmadan önce doğanın varlığına, insanı dünyanın ve evrenin merkezinden çıkaran bir insan öncesi zamana işaret eder. Alman Erken Romantik edebiyatının önemli simgelerinden olan jeolojik materyal, yeryüzünün ve doğanın süreç halinde bir oluşum olduğunu gösterir. Doğa ve insan, beraberce içinde oldukları bir oluşum-gelişim sürecinde birbirlerini etkiler, hatta belirler. Doğa, insana verili bir şekilde gelen, olmuş bitmiş bir nesne değildir. Jeolojik oluşumlar ve materyaller, romanda da vurgulandığı üzere, salt bir kullanım aracı ya da tüketim nesnesi olunca gerçek değerini kaybeder. Erken romantiklerin metinlerinde ve fragmanlarında, doğanın insan tarafından şeyleştirilmesine, taşların ve başka doğa nesnelerinin mülkiyetleştirilip fetişleştirilmesine karşı bir uyarı vardır her zaman. Üstadın, şanssız çırağının bulduğu değersiz taşı eline alınca ağlaması ve onu taş koleksiyonun ortasına koyması bundandır; doğanın kavranışı bir bütünsellik çabasını gerektirir, en değersiz gibi görünenin bile, doğanın akışı ve oluşumunda bir yeri vardır.
          Arkadaşı Ludwig Tieck’in kısa biyografisinden ve başka kaynaklardan öğrendiğimize göre Novalis, Heinrich Von Ofterdingen, Sais Çırakları gibi romanlarında ve şiirlerinde rastladığımızın yanı sıra, gerçek hayatta da masal okumaya ve anlatmaya çok meraklıdır. Masallar, kendine özgü mantık dizgesiyle ve arketip imgeleriyle, insanlığın antik bir ortak dilinden, insanla doğanın yalnızca kuramsal akılla kavranamayacak bir bağından işaretler taşır. Novalis, Sais Çırakları’nda (ve başka metinlerinde) çok kez kullandığı “çocuksu sezgi” ve “çocuksu heyecan” vurgusuyla, sanki çocukların bu masalları ve dolayısıyla insan ve doğa arasındaki bağı daha doğrudan kavradığını ima eder. Novalis’in çok alıntılanan “çocuğun olduğu yerde, bir altın çağ vardır,” sözü sanki bunu ifade etmek ister. Gerçekten bir kaçış aracı olarak değil, insanın kendi geçmişiyle ve kendinden önceki doğa tarihiyle bağının evrensel ve sembolik bir anlatısı olarak gördüğü masallara olan düşkünlüğü, Novalis’in, insanın kendi hakikatini ve doğanın gizemlerini keşif yolculuğunda bir iyimserlik taşıdığını da gösterir.  Novalis’in büyük olasılıkla esinlendiği Schiller’in “Sais’teki Peçeli Heykel” adlı şiirinin sonunda, peçeyi kaldıran genç, tıpkı Sfenks’in bilmecesini çözen Oedipus gibi yıkıma uğrar. Schiller’in şiirinde ve Oidipus mitinde, bazı gizemlerin bilinmemesi gerektiğine ya da insanın her şeyi bilme ve her şeye hâkim olma arzusunun onu yıkıma götüreceğine ilişkin bir uyarı vardır. Ancak Novalis, farklı görüşleri sunuş biçimi, diyalogların arasına giren masal ve Sais’in üstadının sürekli bir çabayı ve sabrı vurgulayan kapanış konuşmasıyla, açık bir kapı bırakır. İnsan, İsis’in peçesini kaldırabilecek midir? Yoksa doğanın gizemlerini çözmek ve hatta yalnızca bu çözme çabasının kendisi onu yıkıma mı götürecektir? İnsan, ancak kendini feda ederek mi bu sırlara erişecektir? Gerçek sırrı içinde keşfedip doğanın ve kendisinin efendisi mi olacak yoksa doğanın ve evrenin bir parçası olarak onunla denk bir güç olarak mı var olacaktır? Ya da insanın yazgısı kutsal ve dünyevi, doğa ve evren, ölüm ve yaşam arasında bir arada kalmışlık mıdır? Novalis, Sais Çırakları’nda, okurlarıyla birlikte bu soruların peşinden gider. Bir taraf olmak ya da olmamak, hatta bir taraf olma ya da olmama çabasından uzak durmak, elbette okura kalacaktır. 
 
Son olarak, romanın Reclam Yayınları’ndan çıkan Almanca baskısını yayıma hazırlayan Johannes Mahr’ın romanla ilgili yaptığı özet tabloyu buraya eklemek istiyorum. Mahr’ın da dediği gibi, bu özet elbette romanın birebir çözümlemesi değil; eksik, belki de fazla bir çözümleme hatta. Ancak okuyucuya romanı yeniden okuma sürecinde hem bir kolaylık sağladığını hem de romandaki konuşmacıların kimler olduğunu tahmin etmek isteyen okuyucular için bir kılavuz olabileceğini düşünüyorum.

1. Bölüm:
Doğa üzerine düşünmek. Doğanın bütünsel bir resmi, ancak tarihsel bir süreç içinde, “her şeyin bitmek bilmez bir merakla araştırılması ve incelenmesi” sürecinde ortaya çıkar.
Doğaya ilişkin dört olası görüş:
(1) “Kimileri”: Doğa, insana düşman bir kaostur.
(2) “Daha cesur olanlar”: Doğa, insan özgürlüğüyle evcilleştirilecektir.
(3) “Çoğu”: Doğa bir bütün olarak yalnızca insanın içinde açığa çıkar.
(4) “Ciddi bir adam”: “Dünyanın anlamı akıldır.”
Çırağın, dinlediği farklı görüşlerden sonra kafası karışmıştır.

2. Bölüm:
Sümbül ve Goncagül masalı. Masalda, doğanın tam olarak kavranabileceğinin iması, okuyucuya umut verir. “Kitapları” bir kenara bırakmak, yani alışagelinmiş gerçeklikten ayrılmak ve “Sais”i aramaya çıkmak, böyle bir kavrayışın koşuludur. Masal, sonunda romanın geçtiği yere varır. Masalda gidilen yol, çırakların gittiği yolun tersidir: Tanrıça İsis, hemen yanı başındadır ve kendisini Sümbül’e açar; oysa çıraklar saklanmış tanrıçayı doğanın farklı görünüşlerinin arkasında ararlar.

3. Bölüm
Doğanın kendisi konuşur ve insanla olan kaybolmuş bütünlüğünü arar.
“Birkaç gezgin”, insanın doğaya nasıl yaklaşabileceği üzerinde düşünür.
(1) Birinci konuşmacı: Doğayı, kendi bedenlerimizin işleyişine göre tanıyabiliriz.
(2) İkinci konuşmacı: Doğa, pek çok farklı dünyanın birleşim noktasıdır.
(3) Üçüncü konuşmacı: Doğa, doğanın tarihine bakılarak anlaşılabilir.
(4) Güzel bir genç: Yalnızca insanların en mükemmeli olan sanatçılar doğayla tam bir bütünlük içinde bulunur.
Gözden geçirme arası; akşam olur; uzun bir sessizlikten sonra aynı konuşmacılar devam eder:
(1) Birinci konuşmacı: Yalnızca doğanın kendi içinde tüm sırasıyla oluşmasını izleyen kişi, doğanın gerçek kuramını bulabilir.
(2) İkinci konuşmacı: Doğa, harikulade bir eş zamanlılıktır.
(3) Üçüncü konuşmacı: Sanatçılar, düşünürler ve çocuklar doğaya farklı yaklaşır.
(4) Güzel bir genç: Doğanın en içsel yaşamı, onun insanı kendisine çağıran kalbinde kendini açar.
Üstat, çıraklar ve gezginler bir araya gelir. Sohbet, doğanın en derinlerine sızan ve onu içeriden parçalayan bir şarkıya dönüşür.
Son sözü üstat söyler: Doğanın elçisi sürekli bir çabayla kendini geliştirmelidir.


Pazartesi

Ayna İçinde Ayna



Ananem kendisini son ziyaretlerinde kendi geçmişinden daha sık bahsetmeye başladı. Son gittiğimde konu, kocasıyla yani dedemle tanışıp evlenmeden önceki kısmetleriydi: Kendisini isteyen adamlar, kendisinin isteyip de dile getiremediği adamlar, kendisi için başkalarının önerdiği adamlar vs. Bütün anlattığı o bazen neşeli bazen acıklı tanışmalar ve ıskalamalardan sonra şöyle dedim kendisine bencilce: "Boş ver ya anane. Ali Bey değil de Cemil Bey olsaydı, ben olmazdım burada." Dedi ki, "olur mu canım, bir şekilde olurdun sen yine." Ananelerin sözünü ciddiye almalı. Evet, ben, bugünkü ben olmazdım belki ama yine olurdum. Çünkü ben, biricik ve özel bir şey değil, öncelikle biyolojik türün yaşam stratejisi, sonra da insan türünün tarihinin oluşturduğu en genel anlamıyla kültür sürecinin parçası olarak beliren zorunlu bir yanılsamayım. Ne doğumumdan önce vardım ne de ölümümden sonra olacağım. Türümün kendini hem biyolojik hem de kültürel olarak yeniden üretmesi için ortaya çıkan bir avatarım. Ancak burada şöyle tuhaf bir durum da var. Ben kavramının psikolojik boyutunu bir kenara koyduğumuzda ve doğumu neden-sonuç ilişkisi içinde düşündüğümüzde, olay dizisi organik süreci aşıyor. Ananem Ali Bey'le değil de Cemil Bey'le evlenseydi ben ne olurdum sorusu, geriye gittikçe sonsuz sayıda olasılığı ortaya çıkarıyor: Büyük Patlama'ya kadar giden bir olasılıklar ve neden sonuç ağını.

Bu konuda zihnime ilk şaplağı vuran rakı masasındaki bir arkadaşım oldu. Evrende bir kutsal öznenin, yani Tanrı'nın parmağı olduğuna tıpkı benim gibi inanmayan arkadaşıma, neden tek tanrıcılığın en önemli metinlerinden Nedenler Kitabı'yla bu kadar ilgilendiğimi ve hatta onu çevirdiğimi açıklıyordum. Emanasyon görüşüne bağlı olan ve yazarı belli olmayan Nedenler Kitabı'nda kabaca, her şeyin ilk nedenden çıktığı, ondan sonraki bütün aşamalarda ve sonuçlarda bu ilk nedenin bulunduğu, milyarlarca yıl sonraki bir neden-sonuç ilişkisinde de ilk nedenin bulunacağından bahsedilir. Hatta birkaç yerde vurguladığı üzere,  uzaktaki neden, yakındaki nedenden daha üstün ve etkilidir. Tıpkı insan yaşamında olduğu gibi. Yetişkinlikte yıllarca dönüp dolaşıp takıldığımız meselelerin altında çoğu zaman çocuklukta yaşananlar ya da öğretilenler yatabilir. Yaratıcı bir özne fikri dışında, içten içe hep kendime yakın bulduğum mutlak determinizmi anlatıyordu Nedenler Kitabı. Arkadaşıma göre bu doğruydu; olan her şeyin temelinde Büyük Patlama'daki dağılmanın ve dağılan şeylerin (mesela maddi-anti madde) birbirine oranı vardı. Dünya'da yaşamın ortaya çıkmasından benim bu satırları yazmama ve bundan sonra yapılacak tüm seçimlere ve gerçekleşecek olaylara dek, her şey bu patlamayla belirlenmişti çoktan. Bunda ise bir sihir ya da Tanrı'nın parmağı yoktu, duvara çarpan bardak böyle parçalanmıştı işte, zamanın oku yaydan bu koşullarda çıkmıştı. Mutlak determinizm, eğer Büyük Patlama varsa, baştan sonra doğru ya da şu andan başa doğru bakıldığında bana kaçınılmaz olarak geliyor. Belki de bazı yanılgılar, sürece başından mı sonundan mı baktığımızla ilgili. Eğer sonlardan bakarsak, örneğin Dünya'da yaşamın oluşma olasılığı, piyango biletine her hafta büyük ikramiyenin vurmasından bile düşüktür. Zaten "işte bütün bunlar şans eseri, tesadüfi mi oldu?" diye soran dindarlar da, bilim insanlarının bu olasılık hesaplarını örnek gösterir. Ancak Dünya'da yaşamın ortaya çıkma olasılığını, Büyük Patlama'dan sonraki parametreleri tek tek izleyebilseydik, bunun zorunlu olduğunu görecektik. Tam karşılığı olmasa da zar örneği belki daha açıklayıcı olabilir. 6'lı bir zarda 6 atışta da 4 rakamının gelme olasılığı 6 üzeri 6'dır. 100 kere arka arkaya gelme olasılığı 6 üzeri 100'dür. Yani olasılık, gittikçe-ilerledikçe düşer. Ama öbür yandan, her zar atışında 4 gelme olasılığı 6'da 1'dir. Yani 99 kere arka arkaya 4 gelse bile, bir olasılık evreninde 100. kere 4 gelme olasılığı 6 üzeri 100 iken, öbür olasılık evreninde yine 4 gelme olasılı 6'da 1'dir. Yaşamın ortaya çıkması için gerekli koşulların oluşma olasılığı da, biz 100. atıştan gözlemlediğimiz için, inanılmayacak derecede küçüktür ve akıllı tasarım ya da Tanrı'nın parmağı savunucuları bu düşük olasılığı sürekli gündeme getirir. Ancak 1. atıştan 100. atışa kadar Büyük Patlama'nın gelişen parametreleri baştan itibaren incelenirse, yaşamın ortaya çıkışı bir zorunluluk olarak gözükecektir. Çünkü Büyük Patlama ile atılan zarda, yaşamın ortaya çıkma koşulları vardır, elbette bu zar tek bir 6'lı zar değil, baştan itibaren uzay-zamanın her anı ve mekanında olasılık evreni sürekli artan ama bir yandan baştaki parametrelere bağlı olan bir neden-sonuç ağıdır. Büyük ikramiyeyi kazanma olasılığı da yüz milyonda bir olabilir ama çekiliş diye bir şey olduğundan bir kazanan olması zorunludur.

Peki eğer, biraz sonra yapacağım şeyle, aynı anda milyonlarca ışık yılında olacak olan şey, Büyük Patlama'ya kadar giden zorunlu bir neden-sonuç ağına dayanıyorsa, bu, özgürlüğün sonu anlamına mı geliyor? Zihnime bu konuda diğer şaplağı vuran, rakı masasındaki diğer bir arkadaşımdı. Şöyle dedi: mutlak determinizmin olduğu yerde mutlak özgürlük vardır ve ancak mutlak özgürlüğün olduğu yerde mutlak determinizm vardır. Burada özgürlüğü ya da özgür iradeyi, kültürel anlamından soyutlayıp, yaptığımız şeyin zorunlu olmayıp, olasılıklardan birini seçme şansına (iki anlamıyla da "şans") indirgeyelim. Bu anlamda özgürlük kavramından kasıt, olasılıklardan birinin olma zorunluluğu değil, olasılıklardan herhangi birinin olma olasılığı. Şöyle ki, olacak olan şey, ancak olduğu zaman zorunlu olur, ancak olduğu zaman geçmişteki bütün neden sonuç ağına bağlanarak uzay-zamandaki yerini alır. Bu sanki sezgimize ters gibi. O zaman başa dönmeye çalışalım. Büyük Patlama'dan ananemin Ali Bey'le evlenmesine kadar geçen, sonsuz sayıda olasılığın bir bir gerçekleşerek zorunlu bir nedensellik yarattığı süreçten sonra, benim, bir de milyonlarca sperm hücresi arasından sıyrılıp gelmem, ta Büyük Patlama zamanından "yazılı" değildir. Ancak o zamandan beri, temel parametrelere dayanarak açılan neden sonuç ağı, sonunda benim ortaya çıkmamı zorunlu kılar. Başka bir deyişle, ben, ancak dünyaya geldiğimde bütün arkamdaki neden sonuç zorunluluğu açığa çıkar, görünür olur. Ya da bir futbol maçını düşünelim. Diyelim ki 86. dakikada gol oldu. O anda gol olmasının nedeni bir kafa vuruşudur. Kafa vuruşunun nedeni sağ kanattan yapılan bir ortadır. Ortanın nedeni, daha önce verilen taçtır vs. Tabii tek bir doğrusal neden sonuç çizgisinden gol olmaz. Top ayağında olan oyuncu dışında, sahadaki tüm aksiyonla beraber, hava ve taraftar gibi saha dışındaki faktörler de etkilidir. Ama sonuç olarak maç boyu yaşanan bütün parametreler ve koşullar, 86. dakikadaki golü zorunlu kılar. Maçın başında 86. dakikada gol olacağı belli değildir ama sahanın ölçüsü, kurallar, zaman, yapılacak hareketler bellidir. Yine de maçın başında kaçıncı dakikada gol olacağı belli olmasa da, gol olduğu an, olasılıklar evreninde arkasında zorunlu bir nedenler ağı bırakmış olur.

Mutlak determinizm ve mutlak özgürlüğün birbiriyle olan bağını Michael Ende Bitmeyecek Öykü'de anlatıyor diye düşünüyorum. Tek tek dilekleriyle Fantazya'yı yeniden yaratan Bastian, dileklerinden sonra ortaya çıkan şeylerin önceden orada mı olduklarını yoksa bir biçimde kendisinin mi ortaya çıkardığını sorduğunda, "her ikisi de," der Graograman. Çünkü "bir öykü yeni olabilir, yine de çok eski zamanları anlatabilir. Geçmiş onunla birlikte doğar." Sanırım bu betimleme, hem evrenin tarihi hem de insanın eylemleri için de geçerli olmalı. Evrenin yapısının sayısız parametresi, koşulları ve olasılıkları, sanki evreni tamamlanmamış bir puzzle'a dönüştürüyor. Evren henüz tamamlanmamış bir yapı, içindeki koşullardan kendisine ne olacağını en baştan kendisi de bilmiyor. Ancak ne olacaksa, yine yalnızca kendi parametreleri ve koşullarından olacak. İnsanın bütün davranışlarını, daha kendisi hareket etmeden, ölçülemeyecek kadar kısa bir süre önce hep sinir sistemi belirleyecek. Ama dünyayı daha güzel ya da daha berbat bir hale mi dönüştüreceğini yine sinir sistemiyle bir bütün olarak kendisi belirleyecek. Yaptığı şey, belki yapmak zorunda olduğu şey olmayacak ama yaptıktan sonra geçmişe baktığında zorunlu hale gelecek. Evren sonunda içine kapanıp çökecek mi yoksa sonsuza dek genişleyecek mi? Bastian kendini diktatör ilan edip Fantazya'yı harap mı edecek yoksa Fantazya'yla kendisinin birbirlerinin içindeki aynalar olduklarını anlayacak mı?
Metaforik olarak düşünürsek, evrende uzaklara baktığımızda hep geçmişi görmemiz yalnızca mesafelerden değil belki de.

Perşembe

Doğaya Dönüş

Modern insanın sürekli teması "doğaya dönüş" yine yükselişte. Gün geçmiyor ki "bakın doğayla biriz, onun bir parçasıyız" gibi duygusal müzik eşlikli ikna çalışmaları yer almasın. Yalnızca bu bitmeyen çaba bile gösteriyor ki, doğayla bir filan değiliz, ya da en azından spiritüel anlamda değiliz. Doğayla bir olsak, sürekli kendi kendimizi böyle ikna etmeye çalışmak zorunda kalmazdık, basitçe doğayla bir olarak yaşardık. 
 
Belki ilk sorulması gereken şu: Doğadan kasıt inorganik mi yoksa organik doğa mı? Güneş sistemleri, galaksiler ve evrenden oluşan, şu ana kadar Dünya dışında canlıya rastlanmayan inorganik doğayla mı bir hissetmemiz gerekiyor, yoksa Dünya'daki ekosistemle, canlılık tarihiyle mi? 
Canlılık çok tuhaf bir şey. Sanki evrenin inorganik doğasına aykırı gibi, hatta sanki ona bir tür başkaldırı. Kendi varlığını, daha doğrusu türünü devam ettirebilmek için türün bireylerinin genlerini başka bireylere aktararak üremesi ve hem termodinamik yasası hem de gen çeşitliliğinin korunması için ölmesi gerekiyor. Bu amaçla içsel mekanizmalar geliştiren organik türler, bir anlamda inorganik doğaya karışmamak için "direnerek" hayatta kalmaya çalışıyor. Organizmanın içsel yapısı, böylece bir tür "dışsallık" yaratıyor. Hegel'in "yalnızca canlılar bir eksiklik hisseder" sözünü bu çerçevede anlamak gerekiyor. Organik doğa; üreyerek, ölerek, doğarak, genlerini yayarak kendi türünü devam ettirmek için geliştirdiği iç mekanizmalarla kendini inorganik doğadan ayırıyor ve zorunlu olarak bir "eksikliğe" sahip oluyor. Ancak yine Hegel'e göre özne olabilmenin koşulu bu eksiklik, çünkü inorganik doğaya karşı kendi varlığını devam ettirmek için, kendisini yapısal-organik bir birlik olarak kuruyor. Elbette organik yaşam sihirle değil, moleküler bir evrimle başladı; yani organik yaşamın temelinde de inorganik doğa var. Ancak organik çabayı birden inorganik doğaya indirgemek, bana üç küsür milyar yıldır kendi varlığını çok çeşitlendirerek devam ettirmeye çalışan organik yaşama haksızlık etmek gibi geliyor. O halde, "doğaya dönüyoruz" kampanyasının hedefi, inorganik doğaya dönüyoruz olamaz.

Peki organik doğaya şıp diye dönebilir miyiz? Burada insanın önündeki en büyük engel yine kendisi. Muhtemelen hayatta kalma stratejisi olarak geliştirdiği dil ve bilinç, insana organik yaşamın inorganik doğayla kurduğu duyarlılık, uyarılabilirlik ve yeniden üreme ilişkisinin üzerinde yeni bir dolaylı ilişki biçimi yaratıyor. Yine Hegel'e dönersek, "bilinç, ilişki kurduğu şey üzerinden kendisini ayırarak var olan bir şeydir." Bilincin özünde, ilişki kurduğu şeyden, nesnesinden kendisini ayırması yatar. Yani bilinçlilik, tıpkı organik yaşamın kendisini inorganik doğadan ayırması gibi, kendisini organik yaşamın dolaysız ilişkiselliğinden ayırarak işleyen bir mekanizmadır.
 
İnsan bilinci iki ucu keskin bir bıçak. Bilincin varlığı insanı hem doğadan ayırıyor hem de bu ayrımdan rahatsız olup tekrar onunla bir olmayı arzuluyor. İnsan bir yandan kaçınılmaz olarak doğaya ait olduğunu biliyor, çünkü türün devamı için zorunlu olan bireyin doğumu ve ölümü, her canlıda olduğu gibi, insan türü için de geçerli. Ancak kendi benliğinin farkında olan bilinç için ölüm, öyle doğal olarak kabul edilecek bir olgu olmaktan çıkıyor, çünkü ölüm ve sonluluk üzerine düşünebiliyor. Kısacası bilincin yaşamı, bizzat bir ayrıma, kendini var eden koşulların üzerinde düşünebilmesine dayanıyor. 
 
İnsan nasıl oldu da böyle bir bilinç geliştirdi sorusu, en temel sorularından biri. Beynin ön lobunun gelişmesinden, dilin gelişimine, bu soruya insanın evrim tarihinden pek çok farklı yanıt var. Paleolitik Çağ’ın birikimlerinin Buzul Çağı’nın sona erişiyle açığa çıkması da dahil, muhtemelen pek çok farklı iç ve dış etkenin bir araya gelişinin oluşturduğu bir olay bilinç. Ancak bilinçle ilgili teoriler arasında bana önemli gelen bir tanesi nedense bugün demode olmuş durumda. 
 
Marx'ın bilincin evrimiyle ilgili söyledikleri, insan ve doğa ilişkisine, modern insanın bitmeyen "doğayla bir olma" çabasının kökenine bence ışık tutuyor. Marx’a göre, bilinç insanın maddi etkinliği olarak üretim süreciyle oluşur. İnsan, en temel ihtiyaçlarını karşılamak için doğanın materyallerini kullanarak yeni araçlar üretir ve bu ürettikleriyle en doğal ihtiyaçlarını karşılamaya başlar. Bu doğal-temel ihtiyaçlarını karşıladıkça yeni ihtiyaçlar meydana gelir ve onları karşılamak için de yeni araçlar üretir. Maddi etkinliğinin sonuçları olan ürünlerinde insan, yaşamsal etkinliğini dışsallaşmış olarak görür. Tıpkı organik yaşamın kendi iç mekanizmalarını oluşturarak bir dışsallık yaratmasına benzeyen bu dışsallaştırma sürecinde, kendi üretiminin sonuçları, emeği, insana kendi zihinsel sürecinden bağımsız bir şey gibi görünür. İhtiyaçlar ve ona karşılık olarak üretilen ürünler çeşitlendikçe, doğal ihtiyaçlardan, toplumsal ve ruhsal ihtiyaçlar geliştikçe, doğa ve bilinç arasındaki ayrışma da artar. Çünkü karmaşıklaşan üretim sürecinde birey, gittikçe bu süreçten koparak, kendi bilincini doğal süreçten bağımsız bir olay olarak görmeye başlar. Bilinç, ne kadar kendi başına var olan bir olay olarak görülürse, içsel dünya dediğimiz şey de o kadar dipsizleşir. Bana kalırsa, spiritüel bir arayış olarak "doğaya dönüş" arzusunda ya da "doğayla aslında biriz" sloganında, maddi etkinliklerden, üretim ilişkilerinden kopmuş bir benlik bilincinin narsistik bir kendini gerçekleştirme, kendi bilincini bu arayışa sokan temel toplumsal arızaları göz önünde bulundurmadan bir tür "paçayı kurtarma" hissiyatı bulunuyor.
 
Muhtemelen yaşam koçluğu seminerlerinde sıkça anlatılan şöyle bir hikâye vardır: Bir gün yaşlı bir usta, öğrencisine bir bardağın içinde tuzlu su verir ve içmesini söyler. Öğrenci içtikten sonra tadının nasıl olduğunu sorar. “Acı,” der öğrencisi. Sonra aynı miktar tuzu göle döker usta ve gölden bir yudum almasını söyler. “Tadı nasıl?” diye sorar. “Tatlı,” der öğrencisi. “Peki tuzun tadını aldın mı?” diye sorar usta. Öğrencisi “Hayır,” diye yanıtladıktan sonra şöyle açıklar usta: “Yaşamın acısı tuz gibidir. Ama duyacağın acı, onu hangi kaba koyduğuna bağlıdır. Acı hissettiğinde tek yapacağın, her şeye dair duyarlılığını genişletmektir. Bardak değil, göl ol.” 
 
Bu öykünün, bireyi iş ve aşk dünyasında daha "başarılı" yapacak narsistik bir paçayı kurtarma tavsiyesi olarak mı yoksa bireysel arayışların toplumsal yaşamın kolektifliği ve arızalarıyla kopmaz bir ilişkide olduğuna ilişkin bir tavsiye olarak mı okunduğu, insanın doğaya dönüş kavramından ne anladığıyla da ilgili sanırım. Elbette doğaya dönüş kavramında, insanın bugün iyice ayyuka çıkan kendini ve doğayı tahrip etme becerisine karşı bir uyarı da var. Ancak inorganikten organiğe, oradan da insan bilincine geçen milyarlarca yıllık ayrışma ve birleşme süreçlerine birden dahil olma arzusu yerine, şu son yüzyıllarda kendi kendimizi ne hale getirdiğimize bakıp, birbirimizin acılarına neden tuz bastığımızı da sorgulamamız gerek.