özgürleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgürleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma

Tarihin Diyalektik Hareketi Olarak Özgürlük ve Güvenlik

İnsanlık tarihini en başlarından bugüne kadar olan süreçleri içinde ele aldığımızda tarihin diyalektik hareketini sağlayan ve toplumsal değişimi hızlandıran şeyin özgürlük ve güvenlik çelişkisi olduğunu düşünüyorum. Yani bana sorarsanız kadın-erkek çatışmasının arkasında da, sınıf çatışmalarının arkasında da, devletler arasındaki çatışmaların arkasında da, hatta ve hatta kendi bireysel yaşam öykümüzün özünde de güvenlik ile özgürlük arasında yapılmış seçimler var.


Tarihin büyük hareketlerini şimdilik bir kenara koyalım. Herkes kendi hikayesine baksın. Hayatta özgürlüğü mü seçtiniz, güvenliği mi? Bu bir kişilik testi değil. Tarihi anlamamızı kolaylaştıracak bir araç. Şöyle söyliyim: Düzenli geliri olan bir işi mi seçtiniz? Yoksa riski olan girişimciliği veya işsizliği mi? Belli bir yaşta evlenip çocuk yapmayı mı seçtiniz? Yoksa eşsiz veya çok eşli kalmayı mı? Kazandığınız tüm parayı ev taksitlerine mi ayırdınız? Yoksa gezmeye mi? 30'lu yaşlarınıza kadar ailenizin size bakmasını mı beklediniz, yoksa evden koptunuz mu? Uzar gider bu sorular. Ama sanırım anlaşıldı. Bunların hepsi güvenlikle özgürlük arasında yapılan seçimlerdi. Özgürlük size bugünü en iyi şekilde yaşamanızı, güvenlik ise yarını garanti altına almayı öğütler. O zaman özgürlükten ödün vererek yaptığımız tüm seçimler, geleceğimize dair kafamızdaki endişelerin ne kadar ağır bastığıyla doğru orantılı. Şunu da hemen tespit etmem mümkün ki, modern toplumun bize dayattığı güvenlik seçeneğidir. Bizden hep ama hep güvenlikten yana tercih koymamız isteniyor. Güvenli yaşam daha az çaba, endişe, sıkıntı istiyor; güvenli yaşam "iş", "ev", "araba" ve "aile" gibi aslında muhafazakarlık içeren burjuva yaşam vaadiyle bir arada paketlenip önümüze konuyor. Bu bombardımanın önünde bir an olsun durup düşündüğümüzde anlıyoruz ki bu "güvenli yaşam" palavraları şeytanla yapılan anlaşma gibi; çünkü güvenli yaşam diye bize yutturulan gül bahçesinin karşılığında özgürlüğümüz talep ediliyor.


İlk toplumlara bakalım, göçebe avcı-toplayıcılar. Romantik bir tavırla değil, onları yüceltmeden ve de aşağılamadan bakalım. M. Sahlins, "The original affluent society" adlı makalesinde çok da güzel özetlemiş durumu. Bu adamlar ve kadınlar, toprağa bağlı değiller, bir eve bağlı değiller, durmadan çocuk yapmadıkları için nüfus hep belli bir sayıda, kamp yeri herkese açık, doğanın nimetleri de. Genellikle zamanlarını uyuyarak, dinlenerek, dedikodu yaparak, bir şeyleri onararak geçiyorlar. Bir kaç güne bir ava çıkıyorlar, av olursa güzel bir ziyafet çekiyorlar..Bol bol zamanları var, ayrıca açlıktan kıtlıktan da kıvranmıyorlar. Mekana bağlılık olmadığı için gerektiğinde yer değiştiriyorlar. Fazlaca eşyaları yok, en önemlisi hafif olabilmek. Hafif kalıyorlar, nesnelere bağlılık da yok o nedenle. Kavga ediyorlar, şiddet var, insan yaralama ve öldürme de var. Ancak bunlar genellikle son çareler. Ahlaksızlık ve aykırılık yapanlar toplumdan soyutlanıyor. Toplumun kurallarını uygulamak kolay, yaptırım büyük. Herkesin birbirini yüzyüze tanıdığı ve kanbağı olan böyle bir toplumda güvenlik ve özgürlüğün dengesi olabilecek en iyi düzeyde. Ne güvenlik için özgürlükten feragat ediliyor, ne de özgürlük için güvenlikten. Olabilecek en kötü şey pılını pırtını alıp yeni bir grup oluşturmak; bu da sizi kan bağıyla bağlı olduğunuz grubun konforundan/sağladığı güvenden mahrum bırakır. Ancak hepi topu bu. Tekrar özgür olarak güvende olabilirsiniz bir süre sonra, siz de kendi küçük toplumumunuzu kurana dek.. İşte bu nedenle, dünya üzerindeki özgün varsıl toplumlar avcı-toplayıcılar. Modernitenin kendini özgür, zengin veya ilerlemiş olarak tanımlaması tamamen bir yanılgı veya aldatmaca..

M. Sahlins'in muhteşem eseri. Her ölümlü okumalı.


İnsanların yerleşik yaşama geçişi bir büyük olay. "Ev" diye yılboyu kalıcı ve sabit bir mekan ortaya çıkıyor. Artık göçebe olunmadığı için, doğumlar artıyor. Kadın ve ev arasındaki zorunlu, hatta tarihsiz, gibi görünen bağıntı ortaya çıkıyor. Kadının cinsiyet rolleri nüfusun devamını ve artmasını sağlaması bakımından değerli oluyor. Yani bir kadının işlevi, ailenin işgücü kapasitesini artırabilme gücüne sahip birey olarak tanımlanmaya başlıyor. Bebeğin ve çocuğun ilk yıllarında "annelik" görevini üstlenen kadın, doğumlar artıkça daha da fazla ev ve çevresine bağlı (dolayısıyla ev ve çevresinde yapılacak işlerin yükümlülüğünü yüklenir) hale geliyor. Hem Üst Paleolitik Dönemin hem Neolitik Dönem'in şişman, gebe, koca memeli ve kalçalı kadın imgesinin ardında böyle bir cinsiyet algısı yatıyor olabilir. Aynı zamanda eril simgelerin de öneminin devam ettiğini görüyoruz. Kudretli, güçlü ve dominant iktidar sahibi erkek, fallik veya boğa sembolleri aracılığıyla kadın imgelerinin yanında kendine rahatlıkla yer buluyor.


Göçebeliğin bitmesiyle, en hafif toplum ülküsünün yerini, en ağır toplum ülküsü alıyor. Kim en çok, en kalıcı, en gösterişli, en değerli nesneleri üretecek ve biriktirecek? Artık iş çığrından çıkıyor, inşa edilmedik kutsal alan, anıtsal mezar kalmıyor, koca koca evler de..Obsidyenden ayna da yapabilirsin artık, bazalt taşından öğütme taşı da, pişmiş topraktan kaplar da..Özgürlük ve güvenlik dengesinde neler oluyor? Toprağa bağlılık, toprak ile soy arasında bir ilişki çıkmasına neden oluyor. En verimli topraklara veya önemli hammadde kaynağına kim sahip olacak? İlk önce kim geldiyse o tabii ki. Aynı yerde durmadan evler inşa ediyor ki insanlar, biz hep buradaydık diyebilsinler. Köyün çevresini duvarla örüyorlar, kimi zaman hendekler kazıyorlar, kuleler inşa ediyorlar. Herkes seferber olmuş, aman çoluk çocuk güvenli bir şekilde burada "oturalım" diye. Tarlaları var, hayvan sürüleri var, yerleştikleri toprağın altında ataları yatıyor/yaşıyor..Buradaki güvenlik faktörü, yiyeceğin üretiminde, hayvanın yerleşme içine alınmasında. Bu buğdaylar şu mevsimde hasat edilebilir düşüncesinde, veya şu hayvanlar baharda yavrulayacak bilincinde. Doğanın döngüselliğini denetim altına alacağım kibirinde..Sürekli yollarda olmak zorunda değilim, kıçımı serip tüm yıl burada inşa ettiğim kerpiç evde yaşayabilirim konforunda. Ailemi büyütebilir, daha fazla işgücüne sahip olabilirim, daha fazla tarla ekebilirim, daha fazla ürün alabilirim düşüncesinde..Bu da toprağın esiri olan (ama toprak kölesi, ya da serf anlamında değil) insan modeli. Yiyeceğinin güvenliği için ömründeki "boş" vakitleri seve seve veren insan modeli. Öyle ki, bu "konforu" gören göçebeler bir bir yerleşik yaşama geçiverdi, hemen tahılını, bakliyatını ekti; hayvanını güttü. "Evinin kadını" olan kadınlar için "ev işleri" o zamandan beri bitmiyor. "Evlenmek" ile "birini eş seçmek" ne zaman eşanlamlı oldu acaba? Güvenlik ve özgürlük dengesi belki de ilk olarak kadınlar için fena kaçtı. En temel toplumsal çatışmayı cinsiyetler arasında bulmamız tesadüf değil o halde!

Bu yeni üretim biçiminin ve sosyal örgütlenme modelinin yaygınlaşmasından sonra toplumlararası çatışmaların arttığı ve güvenlik fikrinin ağır basmaya başladığı görülebilir. Kullanılan kaynaklar belli, artan nüfus ortada.  Bunun yanında ilk salgın hastalıklar ortaya çıkıyor. Ya insanlar farklı bir biçimde örgütlenmeyi başaracaklar, ya da terk-i diyar edecekler..Her ikisi de oldu. Kan bağına dayanmayan yeni toplumsal örgütlenme biçimleri ortaya çıkarken, bir yandan da insanlar yeni coğrafyalara doğru yola çıktılar. Hatta bazıları teknelerine atlayıp adalara yerleşmeye gittiler, bir daha geri dönmemecesine...Onlar kendilerine eski alışık oldukları yaşamı bir daha kurmaya girişirken, geride kalanlar, bir lider öncülüğünde yeni bir hayat kurdular.


Zamanda biraz daha ilerleyelim. Nüfus artışı tarihte daha önceden görülmemiş yeni durumlar ortaya çıkardı. Hayvanların evcilleştirilmesi, insanların sürekli olarak bir arada yaşamaya başlaması, tarıma bağlı artan işler, beslenecek boğazların artması, az bulunan maden yataklarının denetimi, yeni silah tiplerinin üretimi vs. hepsi toplumlar arası çatışmaları artırdı.  Özellikle, önemli hammadde kaynaklarının (bakır, kalay, altın, gümüş, kalas gibi) kontrolü için birbiriyle didişen toplumlar tarihin hareketini sağlıyor. Toplumlararası çatışmaların arttığı, can ve mal güvenliğinin olmadığı bu dönemde, insanlar neyi seçti dersiniz? Tabii ki güvenliği! Güvende olmadığın bir dünyada özgür olmanın anlamı ne, öyle değil mi? Kendi tarihsel koşulları içinde göremeyecekleri tek şey, güvenlik karşılığında neyi takas ettikleriydi! Surların içinde, bir liderin çevresinde, insan gücünün bol olduğu ve saldırı karşısında herkesin silahlanabildiği güvenlik ortamı içinde yaşamak istemenin ne fenalığı olabilir? Fenalığı şurada: İnsan kendi zincirlerini bilerek ve isteyerek başkasının ellerine teslim etmiş oldu. Yani, zincirleri insana takanlar zorba liderler değil, tam tersi, kendi rızalarıyla kendini kendini zincirleyen kişilerdi. İnsanın en temel biyolojik dürtüsü olan can güvenliği arzusu, insana verili olan en değerli ve biricik yaşam enerjisini, yani özgürlüğünü alıyordu (Sanırım burada bir Hobbes göndermesi gerekli).


Geç Tunç Çağında (MÖ 1600-1200) Truva kenti. Sur içi ve sur dışı yaşam.

 

Bu takas ölümcül bir takastı, çünkü yalandı. Can ve mal güvenliği sağlayan lider, istediği takdirde, insanların güvenlik korkusunu sonuna kadar sömürebiliyor, onları bir askere veya köleye çevirebiliyordu. Sur içinde yaşamın konforu, daha doğuştan köle olmak anlamına geliyordu. Sanılmasın ki, köleler ve topraksız köylülerdi sadece acı çeken, efendinin trajedisi de hep devam ediyordu. Efendi kendini pahalı mücevherleri, kumaşları ve emrindeki ordusuyla, din adamlarıyla oyalıyordu. Tüm bunlara sahip olduğundan ötürü, o da hiç özgür değildi! Hatta, tam da bunlara sahip olduğu için, o kendi kölesinden ve çiftçisinden daha az özgürdü. Özgürlük, herkes için az bulunur değerli bir "hammaddeydi". Burjuva devriminden önce kıta Avrupa'sındaki feodal sistemi anlatan Marx, tam da bu sınıf çatışmasından, emek sömürüsünden bahsediyor, burjuva devriminin tarihsel önemini ve değerini bu çerçeveden bize sunuyor, benzer bir işçi devrimini de özgürleşmeye doğru giden yolda tarihin tininin zorunlu bir sonucu olacağı şeklinde yorumluyordu. Sınıf çatışmalarının sona ermesi ülküsünde "özgürleşme" tininin gerçekleşmesi zorunluluğu karşısında tarihin tam da bu patikayı takip etmesi olası gözüküyor.
 

Ama, peki ya güvenlik? Özgürleşmenin karşısında güvenliğin geri adım atacağını hiç öngörebiliyor muyuz? Hele de içinde yaşadığımız dünyada, hangimiz kendini daha özgür hissediyor? Değil göçebe avcı-toplayıcının özgürlük duygusunu, Neolitik Dönem'deki ilk çiftçinin veya Tunç Çağı'ndaki surlu yerleşmeye sığınan ailenin özgürlüğünü bile mumla arar durumdayız. En azından bu insanlar kendi evlerini inşa edebiliyor, ava çıkabiliyor, kendi yiyeceklerini üretebiliyor, kendi kıyafetlerini dokuyabiliyor ve sınırların ve termal kameraların olmadığı bir dünyada özgürce mekan değiştirebiliyordu.
 
Suriyeli sığınmacılar Macaristan sınırında.
Özgürlük ve güvenlik bu resmin neresinde? Kaynak: Guardian.
 
Modern dünyanın zavallı özneleri biz: Çok konforlu yaşamımızın hangi anlarında özgür, bağımsız ve endişesiz hissediyoruz? Bir kere canımızın güvenliğini tamamen devletin kolluk güçlerine teslim etmiş durumdayız. Yiyeceğimizi üretecek, kendimize ev inşa edebilecek, doğada ailemizle kalsak hayatta kalabilecek hiç bir bilgi ve deneyime sahip değiliz. Tüm bunları bizim yerimize başkaları yapıyor ki bu da güvenlik karşılığında takas ettiğimiz özgürlüğümüzün bir parçası. Peki ya sahip olduğumuz ve sürekli arttırmamız gereken mallarımızın güvenliği? Hani biriktirdiklerimiz, güvenli bir iş, huzurlu bir aile, dolgun bir banka hesabı, emeklilik primleri, çocuğun okul parası? Yani öngörülen basmakalıp bir gelecek. Tüm bunlara "sahip" olduğumuz anda bir sihirmişcesine vardan yok olan özgürlüğümüz? Tüm oyalanmalarımız, asık suratlılığımız, endişemiz, bitmeyen stresimiz ve insanın içine fenalık getiren "küçük bir sahil kasabasına yerleşme" hayallerimiz...


Antik Yunan medeniyeti dahil tüm görkemli ve varsıl medeniyetlerin temelinin kölelerin emeğinde aranması gerektiğini söyleyen Marksist eskiçağ tarihçisi Croix, bireyin özgürlüğünün "tüm insan krallığının çıkarları için" giderek yok olmasını Marx'tan alıntıladığı şu pasajla anlatır:
 
"In the development of the richness of human nature as an end in itself... at the first the development of the capacities of the human species takes place at the cost of the majority of human individuals and even classes...; the higher development of individuality is thus only achieved by a historical process during which individuals are sacrificed; for the interests of the species in the human kingdom, as in the animal and plant kingdoms, always assert themselves at the cost of the interests of individuals."
(Theories of Surplus Value II.118)
 
V. van Gogh, Patates yiyenler/Aardappeleters tablosu (1885).
Croix'un kitabına seçtiği kapak resmi. Kaynak: wikipedia.
 
Neden Žižek'e göre Edward Snowden bir modern zaman kahramanı daha iyi anlıyoruz şimdi! Snowden, bize güvenlik diye yutturulan şeyin aslında özgürlüğün/mahremiyetin ve en ironik haliyle güvenin kendi rızamızla nasıl devletlerin eline teslim edildiğini gösterdiği için bir kahraman. Tam da o nedenle o devletler için bir vatan haini! Devlet aygıtının meşruiyetini sarsabildiği için. (Makale şurada: http://www.theguardian.com/commentisfree/2013/sep/03/snowden-manning-assange-new-heroes)
 

Sonuç olarak, anladım ki, insanlık tarihinde bir öncekinden daha karmaşık bir siyasi/ekonomik/sosyal örgütlenmeye giden her adım, özgürlüklerden daha fazla ödün vermek anlamına geliyor. Küreselleşmenin kendisi o nedenle özgürlüğümüzden geriye kalan kırıntıları da kurban etmemizi talep ediyor. Bize vaad edilen yine daha fazla güvenlik. Hiç gelmeyecek güzel bir gelecek için elimizdeki en değerli şeyden, yani özgürlükten ebediyen vazgeçmek..Tartışmanın bizi getirdiği nokta, sadece kapitalizm veya küreselleşme ağlaklanması değil. Aynı zamanda, insanın biyolojik dürtülerinin özgürleşme tininin tarihte gerçekleşmesine ne kadar izin vereceği sorusu. En başta gördüğümüz gibi, "can güvenliği" tehlikesi söz konusu olduğunda, özgürlük-güvenlik "dengesi", böyle bir denge varsa tabii, bozulmaya veya manipüle edilmeye çok müsayit. Tam da bugün olanlar gibi. İnsan zihninin en ilkel ama en güçlü dürtülerini kullanarak, insanlara bir düşman gösterip ("terörist", "bölücü", "vatan haini", "komünist" vs.) kişilerin tüm mahrem bilgilerini kendi rızalarıyla vermelerini sağlayabiliyorsunuz. Bana öyle geliyor ki, tarihte hiç olmadığı kadar güvenlik, özgürlük karşısında ağır basmış durumda. Hiç olmadığı kadar, özgürlüklerimizi kendi rızamızla veya bize danışılmadan "duman adamlara" teslim etmeye hazırız. Peki bunun bedelini çekmeye hazır mıyız?

Salı

Tarih Üzerine Bir Soru

On beş yılı aşkın süredir kafamı meşgul eden şey tarihin bir yasası olup olmadığı. Naif bir bilmişlik, hatta doğrusunu isterseniz gerçek bir cahillikle, bu sorunun peşinden gitmek zorunlu olarak beni tarih felsefesine getirdi. Bu ilk coşkulu karşılaşma beni hem çok mutlu kıldı, hem de hayalkırıklığına uğrattı. Nedeni basit. Ben belki de kimsenin cevabını bilmediği, hatta sormaya cesaret edemediği bir soruyu soruyordum ve üstü örtülü bir şeyleri keşfe çıkıyordum. Gel gör ki, antik Yunan'dan beri bu konuya öyle ya da böyle bulaşmamış feylozof kalmamış. Hepsinin tarihe dair cevaplarını sırasıyla okumak müthiş bir haz yaratırken, beni en çok sarsan (tokatlayan diyelim) Herder'in, Dilthey'in ve Collingwood'un benim sorumu altüst eden tarih felsefeleri oldu. Şimdi amacım burada bu adamların ne dediğini anlatmak değil tabii. Ancak bu aklı evvel bilgeler bana gösterdi ki, tarihe bir amaç, değer, anlam ve yasa atfetmek biz ölümlülerin kendi hayatımıza anlam ve değer atfetme uğraşımızın sadece daha fiyakalı bir versiyonu. Yani, beyhude ömrümüzün beyhude oyalanmalarından..Tamam, onlar da kabul ediyor, tarih tamamen bir rastlantısallıklar alanı değil, insan etkinliğini farklı zaman ve mekanlarda ortaklaştıran düzenlilikler de var. İnsanların biyolojik ortaklarından, zihinsel işleyişlerinin aynılığına, toplumsal örgütlenme biçimlerinin yarattığı ortak kaderlere, hareketlere vs. bir takım düzenlilikler yakalamak mümkün; ancak zorunlu değil!

Sözgelimi dünyanın birbiriyle hiç ilişkisi olmayan coğrafyalarında yaşayan toplumlar birbirilerinden bağımsız olarak yiyecek üretimciliğine geçtiler ve tarım-hayvancılıkla uğraşan toplumlar benzer demografik/sosyal süreçler sonucunda daha karmaşık siyasi örgütlenmelere sahip oldular; ancak bu ortaklık hiç bir surette bir yasaya bağlanamaz, veya bu ortak hareket hiç bir surette onların geleceğinin de ortaklığı anlamına gelemez. Tarıma geçen toplumlar illa ki, kenti, devleti, yazıyı bulacak, sınıflı toplumlar, kronik savaşlar, imparatorluklar ve emperyalizm ortaya çıkacak diye bir yasa koyamayız. Verdiğimiz 10 örnekten 8'i bu yasayı doğrulasa da, 9. ve 10. örnekler doğrulamayacaktır. Veya şunu da diyemeyiz: Bir kere tarım ve hayvancılığa geçen toplumlar, bir daha avcı-toplayıcı ve göçebe olmazlar! Evet, bir çok toplum bir kere yerleşik yaşama ve yiyecek üretimciliğine geçtikten sonra öyle kaldılar, ancak kalmayanlar da var! Tarımı bırakıp avcılığa, köyünü bırakıp göçebeliğe geçen toplumları biliyoruz tarihte. Yani, ne kadar zorlasak ve istesek de, tarihi basitçe kavranan ve kendini her koşulda tekrar edecek yasalara bağlamak mümkün görünmüyor. Bu nedenledir ki, hiç bir toplum kendi biricik koşullarından bağımsız olarak, topyekün bir "dünya tarihi" adı altında anlaşılamaz. Bize dünya tarihi diye yutturulan hikayeler, son tahlilde Batı medeniyetinin hikayesi değil mi? (Burada teşekkürün adresi: Eric Wolf, Europe and the People Without History) Kaldı ki, bir de kültür meselesi var ki, işte orada hiç bir fren tutmuyor. Kültürün etrafından dolanmanız da mümkün değil. Aynı biyolojik ve zihinsel işletim sistemine sahip Homo sapiensler dünyanın bin bir yerinde bin bir kültür yarattıysa, bununla nasıl baş edeceksiniz? En iyisi dükkanı kapatıp gitmek mi? Franz Boas ve diğer tarihsel tikelciler için burada aşılamayacak önemli bir engel var. Modernizmin tüm büyük anlatılarından olduğu gibi, dünya tarihi anlatısından da vazgeçilmeli. Evet, doğrudur, ama nereye kadar? Veya bu vazgeçiş ne kadar ahlaklı/moral?

Robert George Collingwood, The Idea of History/Tarih Tasarımı adlı muhteşem yapıtın yazarı. (1889-1943)

Bu madalyonun bir de öbür yüzü var. Bunu da Mustafa Kemal'in çok bilinen, çok sevilen lafıyla izah etmeye çalışacağım. "Tarihi yazanın tarihi yapana sadık kalması", yoksa çok kötü şeyler olacağı meselesi. Eğer Collingwood bu özlü sözü duymuş olsaydı, kendini acı acı gülümsemekten alamazdı. Tarih Tasarımı kitabında ziyadesiyle anlatıyor neden güleceğini, burada tekrar etmeye gerek yok; ancak şunu belirtmekle yetinelim: Collingwood'a göre, tarihin yapılması ve yazılması birbiriyle özdeş süreçler. Yani, şurada elimin uzandığı bir yerde yapılmış tarih var, şimdi ben onu ortaya çıkaracağım diye bir tarihçilik etkinliği yok. Yapılan tarihi yaratan şey esasen tarihçinin kanıtlar rehberliğinde zihninde titreşmesine izin verdiği düşüncelerin kağıda dökülmesi. Tarihçinin etkinliği elindeki kanıtları konuşturabilecek zengin bir zihinsel kavrayışa ve yorumlama kapasitesine sahip olmaktan başka bir şey değil. O halde, Ranke gibi pozitivistlerin umdukları gibi, tarihi olduğu gibi ortaya çıkarmak gibi bir etkinliğin olanaklılığına inanmak safdillikten başka bir şey değil. Bu şu  anlama gelmiyor  yanlış anlaşılmasın, ben tarihçi olarak tarihi istediğim gibi kurarım! Hayır, kendi içinde kalabalık ve gürültücü olan kanıtları tarihçinin kendi zihinsel işleyişinden geçirerek yorumlaması tarih. İşte böyle olduğu için de, tarihe atfettiğimiz her insani değer (iyi veya kötü) aslında tarihin bize, bizim dışımızda söylediği bir şey değil, tam tersine, kaçınılmaz olarak bizim zihnimizin bir ürünü. Kendi zihnimiz de tarihin ve içinde yaşadığımız toplumsal bağlamın bir ürünü olduğuna göre, tarihle ilgili yaptığımız her yorum  "çağdaş, bugünün tarihi"nin farklı bir tezahürü olmak zorunda. Kendi zamanımızın dışına çıkıp kendimizi bir "birey" olarak kavradığımız koşullardan bağımsız bir varlık durumuna geçemeyeceğimiz için, tarihe yöneltilen her bakış bugünün dünyasının tinini de içine alarak yansıtmak durumundadır. Bunu da Herder ve Collingwood çok güzel ifade ediyor..O halde, kendi tarihsel zihnimin ve zihinsel tarihimin kesişme kümesinde elimdeki kanıtları konuşturarak yaptığım yorumlama etkinliğinden başka bir şey değil tarihçilik.

O zaman benim yıllar önceki naif, iyi niyetli tarihin yasasını bulabilirim umudum çoktan çöpe atılmış oldu. İşin ilginci, tarihin yasasını bulduğunu söyleyen feylozoflar da var. Özellikle "tarih yüzyılı" olarak anılan 19. yüzyılda Hegel ve Marx çatır çatır tarihe hem amaç, hem anlam, hem de değer yüklüyorlardı. Hatta ve hatta tarihin yasasından yola çıkarak, büyük bir sorumluluk ve cesaretle geleceğe dair temenni ve öngörülerde bulunabiliyorlardı. Her iki düşünür için de tarihin hareketini sağlayan ortak mekanizma "diyalektik"ti. Diyalektik, herhangi bir tarihsel değişimin toplumun kendi iç çelişkileri sonucunda ortaya çıkabileceğini önerir. Herhalde, buna karşı çıkan biri olamaz. Buna karşı çıkmak için her olayın suçunu "pis emperyalistlere" veya "bölücü teröristlere" atarak açıkladığını sanan kolaycılardan olmanız gerekli. Demem o ki, her toplumsal hareket ve değişim ancak ve ancak kendi koşullarının yarattığı iç çelişki ve çatışmalar ışığında anlaşılabilir. Alın size yasa! Sağol Marx baba! Hegel tarafından "özgürleşme" olarak tarif edilen tarihin tini; Marx'ta sınıfsal çatışmaların, yabancılaşmanın ve emek sömürüsünün  bir gün son bulacağı bir hareket olarak tasarlanıyordu. Marx ve Engels için tarihin diyalektiğini sınıf çatışmaları örüyordu. Komünist Manifesto'nun tarihe yasa koyan ilk cümlesini hatırlayalım:

"Die Geschichte aller bisherigen Gesellschaft ist die Geschichte von Klassenkämpfen."

Türkçe meali: "Şimdiye kadarki tüm tarih sınıf çatışmalarının tarihidir."


Tarihi ne salt bir zorunluluklar ne de salt bir rastlantısallıklar alanı olarak gördüğümüz zaman, farkına varıyoruz ki, aslında bu bizi kısıtlayan bir durum değil, tam tersine özgürleştiren bir düşünce biçimidir. Tek can sıkan tarafı bu kavrayışı sürdürmenin zorluğu, yani zihnimizin bizi hep iki uçtan birine itmeye çalışmaya devam edeceği gerçeği. Bu kavrayışa bağlı kalmaya ve başka yerlere savrulmamaya çalışırken diyalektiği elimden bırakmayacağım, çünkü tarihin lokomotifinin yakıtı o! Onsuz hareket olmayacak, çok şükür ki, onun olmadığı bir toplum yok. Toplum derken, kimse sanmasın sadece sınıflı toplumlar vs..Hayır, en küçük avcı-toplayıcı toplumda da var diyalektik; en büyük ve karmaşık devletli toplumlarda da (bunun için M. Bloch, Marxism and Anthropology muhteşem bir kaynak). Siz, onu bırakın, en küçük arkadaş grubunda bile vardır diyalektik çünkü insanın olduğu yerde çelişki var, çatışma var, ve her türlü karmaşık ve çelişik duygu durumları var (bu da olasılıkla beynin yapısından (yok amigdala, yok frontal cortex) ve salgılanan hormonlardan vs..kaynaklı)..Bu manada çelişki ve çatışmaları olumsuz değil, olumlu, yani tarihin/insanın hareketini olanaklı kılan şeyler olarak görüyoruz.

Peki tüm bu pek bilmiş feylozoflar içinde biz hangi görüşü seçeceğiz? Hem rastlantısallıklara hem de düzenliliklere imkan veren bir tarih kavrayışı mümkün mü? Son vardığım noktada sorum bu, ey ahali!






Cuma

Yolsuzluk, Yoksulluk ve Faillik


URSULA K. Le GUIN: Sonuçta lafı Anarres'e getireceğiz!

Tarihteki önemli anlardan biridir. Zamanın Tanrı'nın değil, İnsanın olduğu an. Tarih yüzyılı olarak bilinen 19. yüzyıl düşüncesinde karşımıza çıkan en önemli devrimlerden biridir bu. İnsanın zamanı olarak tarih demek, tüm insan etkinliğinin biricik sorumlusunun, aşkın bir varlığın bilinemez bir planı olduğunun düşünülmesinden vazgeçilmesidir. Antik Yunan'da Tanrılar'ın, Hristiyanlık sonrasında ise tek Tanrı'nın oyuncağı olan [cennetten kovulmuş, günahkar, tarihe düşmüş] insan, sonunda kendi eyleminin faili olabilmiştir.

Bu durum hem sevindirici hem üzücü. Sevindirici; çünkü insan kendi kapasitelerinin ve eylem gücünün, dolayısıyla, tarihi yönlendirme gücünün farkına varır. Bu, insana özgüven verir, özgür iradesinin olduğuna dair bir his kazanır. Kendi etkinliği üzerine düşünmeye iter onu faillik durumu. Kötü bir sonucu da vardır failliğin. Faillik, bir çeşit lanetdir. Sonuçlarından sorumlu olunan eylemleri göğüslemek ve öngörülemeyen kötü sonuçlara katlanmak zorunda kalır insan. Kendi etkinliğinin kötü sonuçlarını üzerine atacağı, kolaylıkla sıyrılabileceği, 'sorumlusu ben değilim' diyebileceği aşkın bir günah keçisi (Tanrı) yoktur çünkü artık tarihin içinde.

Faillik tanımını Gezi direnişinde hem ruhen hem bedenen yaşadık. Tüm varlığımızla baskının ve zorbalığın, yoksulluğun ve yolsuzluğun, ezilmişliğin ve sindirilmişliğin, gözden çıkarılmışlığın ve görmezden gelinmenin karşısında durduk. Güzel Haziran boyunca durduk. Tarihi, bir kaç hırslı ve ezik sözde 'liderin' değil, halkların emek emek örüyor olduğunu birebir içimizde duyumsadık. Dayanışmanın, 'iyi'nin tarafında olmanın, zorbalığa karşı durmanın, kurban vermenin ve ötekini kabullenmenin verdiği ahlaki hazzı yaşadık. Kendimizi ilk defa olarak bir fail olarak hissettik. Ve bununla gururlandık.

Sonra biraz zaman geçti, sular duruldu. Ölümler oldu, polis şiddeti devam etti, yaz geldi, millet dağıldı, yoruldu, ciğerimizi ve gözümüzü yakan gaz kokusu yetti artık. Taleplerimiz var dendi, eşitlikçi ve dayanışmacı ve başsız bir ortamda forumlar kuruldu. Konuşuldu, konuşuldu, konuşuldu..Ama tarihin faillerini dinleyen karar alıcılar var mıydı ortada? Ortalık duruldu. Failliğimizin tadı yavaş yavaş damaklarımızdan kaybolmaya başladığında, geri dönüp 'Gezi günleri'ne baktığımızda, artık geride bıraktığımız bir ütopyanın özlemi dolmaya başladı içimize. Elimizdeki tek somut kazanım bu olarak açıklandı bazıları tarafından.

Karar alıcılar, yani bizim zorbalarımız, oldukları yerde duruyorlardı. Sarsmıştık onları ama devirememiştik. En basitinden hiç bir emniyet müdürü görevinden falan alınmamıştı (göstermelik bile olsa).

Sonra geldi yolsuzluk davası. Herkesin bir gizeme bürünerek adından söz ettiği 'The Cemaat' kendi iç çekişmeleri yüzünden bir anda bizim zorbalarımıza karşı savaş açtı. Evlerde bulunan milyon dolarlar, ayakkabı kutuları, para sayma makinaları...Çürümüş ve kokmuş olduğunu bildiğimiz ama bir türlü gösteremediğimiz sistemin pislikleri bir anda gözümüzün önüne seriliverdi. Emniyet müdürleri görevden alınıyor, bakanlar istifalarını sunuyor, kabinede büyük revizyon yapılıyor, başbakan yine yurtdışı 'gezisine' kaçıyor, başbakan yardımcısı irite olmuş 'gafil avlandık' diyerek bir nevi suçunu itiraf ediyor, cumhurbaşkanından gık çıkmıyor falan filan..

Bizim iki ay boyunca tüm varlığımızla milyonlarca insan olarak yapamadığımız şeyi, 'The Cemaat' bir günde yapabiliyor. Açıkçası, bu bir hayalkırıklığı yarattı bende. Fillerin tepişmesi olarak nitelenen bu durumu ben çiğdem çitleyerek izlemek istemiyorum. Ellerimi ovuşturup oh ne güzel birbirlerine düştüler demek de istemiyorum. Ne halleri varsa görsünler!

Ama tüm çıplaklığıyla bu acı karşılaştırma bir yılgınlık yaratıyor.

Benim okumam şöyle (biraz karamsar): Halkın ne kadar güçsüzleştirildiğini ve milyonlar olarak sokaklara çıkıp tüm gücümüzle dirensek bile tarihin failleri olmakta ne kadar zorlandığımızı gördük. Zorbaları ancak zorbaların devirebileceğini, sonuçta, mevcut yapı içinde kalmaya devam edildikçe zorbalık rejiminin bir elden diğerine geçeceğini idrak ettik. Biz sokaklarda canımızı, gözümüzü, kafatasımızı, ciğerimizi ve polisin aşağılayıcı tavrıyla haysiyetimizi kaybederken; birilerinin yatak odasında paracıklarını say say bitiremediğini ve biz ne yaparsak yapalım bu kokuşmuşluğu -cemaatın istihbarat aygıtlarına sahip olamadığımıza göre- ortaya çıkaramayacağımızı gördüm. Devlet aygıtının içinde zorbalar ve daha zorbalardan başka bir şey olamayacağını gördüm. Ve bu beni yine ve yeniden aynı sonuca getirdi:

Fichte şöyle demiş: "Ahlak adı altında onca zaman nafile aranan şey, sosyalizmdir". Sadece kapitalizmi yıkmak ve yerine sosyalist devleti kurmak olamaz artık mesele. Devlet aygıtı tarihten silinmedikçe veya tamamen farklı bir şeye dönüşmedikçe, zorbalar ve zorbalıklar halkların tarihinin failleri olmaya devam edecek. Kendi tarihimizin öznesi olmak için, topyekün bir reddediş ve tertemiz bir başlangıç gerekiyor. Tüm ütopyalar, aynı zamanda bir dystopyaya yöneliştir ama GEZİ ütopyasının 'sürdürülebilir' olması için devletsiz, polissiz, askersiz, başsız, bankasız, şirketsiz, özel mülksüz olabilecek kadar -onların deyimiyle- radikalleşmekten (aslında belki normalleşmekten) başka çare yok; çünkü artık bize bir oyun alanı kalmamış, tüm köşeler tutulmuş. Sistem içinde bir kurtuluş umudu falan kalmamış. "İmkansız böyle bir şey, ütopik!" dediğinizi duyar gibiyim. Olsun, tahayyül etmeden, tezahür edemez ütopyalar sonuçta..

Ursula Le Guin 'Mülksüzler'de Odocuları Anarres denen gezegene göndermekte bulmuştu çareyi. Urras'ta kalanlar zorbalık ve vahşi kapitalist düzen altında 'yaşamaya' devam ediyorlardı. Anarres'tekiler ise çok zorlu ama onurlu bir yaşam sürüyorlardı. Özel mülkiyetin ve merkezi yönetimin olmadığı, herşeyin paylaşıldığı, sivil toplum tarafından idare edilen ve dilde bile iyelik eklerinin olmadığı bir toplumdu Anarres toplumu. Bize kalan iki seçenekten biri böyle bir şey. Hiç bilmediğimiz ve görmediğimiz bir yaşam biçimine adım atıp 'duvarın'/'çemberin' dışına yanımıza hiç bir şey almadan çıkmak veya zincirlerimizle yaşamaya devam etmek, küçük hazlara sığınarak sürdürmek hayatı, kendi küçük adalarımızı ve gezegenlerimizi yaratmak, kendi dokunulmaz mekanlarımıza hapsolmak, bir kaç ruh eşimizle dertleşmek, şiirler ve romanlar okumak, akşam bir tek atmak, sevişmek...

Gezi Notları 3: İnsanın Tini Olarak Özgürleşme

E. Delacroix, La Liberté guidant le peuple

Tarihin devrimsel anlarında yaşamış kişileri hep kıskanmışımdır. Devrimin içinden, eylemin içinden, henüz koşul ve sonuçlar gözle görülemezken, bir sonraki anda ne olacağı kestirilemezken, bir amaç uğruna körü körüne bir sonraki adımı atan eylem insanlarının hislerini hep anlamak istemişimdir. Nasıl oluyor da, tarihin ilham verici öyküleri anın içinden, belli belirsiz bir amaçla ama hiç bir öngörü olmadan yazılabiliyordu?

Neyse ki, tarih yüzümüze gezi direnişiyle güldü. Önemli bir fail olarak Sırrı Süreyya Önder'in ismini burada anmayı görev bilsem de, o dahil kimsenin kestiremeyeceği, toplu bir özgürleşme hareketi olarak gezi direnişi tarihe sihirli formüller biçmeye fütursuzca devam edenlerin yüzüne tokat gibi geldi.

Elimizde değil; direniş boyunca -nafile olduğunu bile bile- şu soruları sorduk durduk:

- Gerçekten bir şeyler değişecek mi?
- Peki bütün bunlar nereye varacak?

Bu pek elzem sorulara cevap niyetine, rastgele tarihsel olaylardan çıkarımlar yapıp, olmazsa olmaz bilimsellik iddiası sağlayan neden-sonuç ilişkileri kurup kendi çapımızda 'analizler' yaptık, velhasıl bol bol bilmişlik tasladık. Evet, doğru, eylemin ve tarihi anın tam içinde olsak bile, insan aklının karşı koyamadığı bir zaafı var: Geleceği tahmin etmek ve planlamak hastalığı. İnsan bilincinin içinden sıyrılmayı başaramacağı bir realite bu. Halbuki, acı gerçek, en rasyonel ve amaca yönelik hareket eden bir fail bile olayların ve genel olarak tarihin gidişatını yönlendirebileceğini iddia edemez. Bu öznelerin tarihte hiç bir rolü yoktur, daha büyük güçler, görünmez eller vardır anlamında söylenmiş bir önerme değil. Tabii ki, tarih denilen şey insan edimlerinin toplamından ve ziyadesiyle çatışmasından oluşur. Öznesiz tarih zaten olamaz; ancak tarihin bir çizgi üzerinde ilerleyen, sürekli rasyonel olanın gerçekleştiği ve önceden kestirilebilen bir süreçler dizisi olduğu varsayımını kafamıza kim, hangi vesileyle yerleştirdi bilemiyorum ama bu virüsten bir an önce kurtulmamız gerekiyor. Her ne kadar feylozoflarca çoktan terk edilmiş bir düşünce biçimi olduğunu görsek de, teleolojik/ereksel tarih anlayışının zihnimizde ve dilimizde korunduğunu teslim etmemiz gerek. Tarih ne doğrusal, ne döngüsel, ne sadece diyalektik, ne sadece rasyonel, ne sadece olumsal, ne de sadece teleolojik. Yüzyıllar boyu kafa patlatıp durmuş düşünürler, amma ve lakin, tarihin işleyişine dair sihirli bir formül yani evrensel örüntüler tespit edememişler.

Bu çok çok iyi bir haber! Tarihin kestirilemezliği, yani olumsallığı, bir yanda; benzer koşulların benzer sonuçlar doğurması, yani nedenselliği ve rasyonelliği, diğer yanda. Tarihin diyalektiği diyebileceğimiz, olumsallık vs. nedensellik faktörleri, esasında, adını doğru koymak gerek, insanın (hem tikel hem de tümel olarak)  büyük harflerle İNSANIN en büyük ve gerçek paradoksunun bir dışavurumu olarak okunabilir. Yani lafı dolandırmadan, olumsal ve rasyonel olmayı başaran, bu şekilde yaşamını mantıklı bir şeymiş gibi sürdürmeye çalışan bizlerin tarihinin önceden bilinebilen bir şey olmasını bekleyemezdik zaten. Ne tam rasyonel ne de tam irrasyonel canlılar olarak BİZ, edimlerimizle tarihi yarattığımıza göre, yakın gelecekte de tarihin sırrının çözülmesini beklememiz nafile olur. Rahat bir nefes! Ohhh..



Gelelim baştaki sorularımıza. Çok şükür ki, gezi direnişi ile ilgili sürekli sormaktan kendimizi alamadığımız, peki şimdi ne olacak? sorusunun yanıtını en yetkin tarihçi veya feylozof bile veremez. Verdiğini de iddia etmemeli. Gezi direnişinin kendisinin tarihin olumsallığının mükemmel kanıtlarından biri olarak karşımıza çıktığının altını çizmek isterim. Bu yüzden çok değerli, bu yüzden biricik, bu yüzden içinden kavranması zor, tarihsel karşılaştırmalarla sıradanlaştırılması yanlış. O yüzden, nereye varacağını kestiririm diyerek, bize Paris Komünü'nü, Prag Baharı'nı, Arap Baharı'nı, Tahrir'i, Londra Ayaklanmaları'nı, Bolşevik İsyanı'nı, Cumhuriyet Mitingleri'ni falan, tarihte yaşanacak her şey yaşanmış gibi, rasyonellik ve nedenselliklere sırtını dayayarak salık veren analistlere -ne kadar güzel veya karanlık bir gelecek resmi çizerlerse çizsinler - bir noktadan sonra mesafeli yaklaşmamız gerekli.

Direnişin bizlere yaşattığı en güzel duygu özgürleşmek oldu. Tarihin tini diye bir şey varsa, Hegel'e kulak verecek olursak, o zaman daha da özgürleşeceğiz. İnsanlar tikel olarak özgürleşmeyi bir telos, bir amaç, rasyonel bir emel olarak yaşadıkları müddetçe, tarihin tinini de yaratmış olmazlar mı? Özgürleşmenin karşısındaki her şeyi ve herkesi bizi özgürleşmeye daha da yakınlaştıran failler olarak görebiliriz. Evet, çok tanıdık diyalektik.

Özgürleşmiş, bedel ödemiş insan.
Kaynak: http://www.itusozluk.com/gorseller/gezi+park%FD+direni%FEi/509230

Tarihin tini diye bir şey var mıdır bilemem ama insanın bir tini var. Ethem Sarısülük özgürleşerek öldü. Tıpkı Hrant'ta ve çok önceleri Sabahattin Ali'de olduğu gibi katili serbest, hatta ödüllendiriliyor diyebilirsiniz; ancak aynı suda iki kere yıkanamayız. Bu akarsuyun suyu nitelik değiştiriyor, tadı, kokusu, görüntüsü, kimyası aynı kalmıyor. Bize 'şeylerin' değişmediğini göstermek için çok çabalayacaklar. Daha yeni pençesinden kurtulduğumuz sinizmin ve 'böyle gelmiiiiş böyle gideeeer' kabullenişinin içine bizi çekmeye çalışacaklar, neo-liberalizmin 'her koyun kendi bacağından asılır' sözde evrensel gerçeğiyle bizleri çok değerli dayanışmamızdan koparmaya uğraşacaklar. Sezar'ın hakkı Sezar'a: Ne de olsa onlar da tarihin failleri! Ama biz akıntıya karşı kürek çekmiyoruz, akıntı biziz. Öyle ki, biz işçiyiz, emekçiyiz, memuruz, beyaz yakalıyız, Türküz, Kürdüz, Ermeniyiz, feministiz, eşcinseliz, öğrenciyiz, kadınız, türbanlıyız, çocuğuz, Aleviyiz, ateistiz demiyoruz. Biz bunların tümünü olma halini yaşamadan, tümünü olabilme durumunu anlayan dünyalılarız diyoruz. Doğayı insanın hükmettiği bir nesne olarak değil, eşitimiz, dengimiz olarak görüyoruz. Kendimizi hiç bir şeyin üstünde veya altında görmüyoruz. Böyle yeni bir ahlakımız varken, içinde bulunduğumuz akıntı bizim müşterek tinimiz. Eğer ki, tarihin tinini özgürleşmek olarak tek tek failler olarak kurgulayabilirsek, bunun önünde hiç bir Napolyonumsu duramaz. Kurtuluş uzaklarda değil; kurtuluş anın içinde, şu anda ve burada. Tıpkı Bandista'nın şarkısında dediği gibi, kurtuluş, özgürleşmenin tadının çıkarıldığı her yerde. Böyle olduğu için de, kurtuluş; halihazırda direnişe katılan herkesin aklında ve bedeninde! Ölü ve diri!