kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma

Tarihin Diyalektik Hareketi Olarak Özgürlük ve Güvenlik

İnsanlık tarihini en başlarından bugüne kadar olan süreçleri içinde ele aldığımızda tarihin diyalektik hareketini sağlayan ve toplumsal değişimi hızlandıran şeyin özgürlük ve güvenlik çelişkisi olduğunu düşünüyorum. Yani bana sorarsanız kadın-erkek çatışmasının arkasında da, sınıf çatışmalarının arkasında da, devletler arasındaki çatışmaların arkasında da, hatta ve hatta kendi bireysel yaşam öykümüzün özünde de güvenlik ile özgürlük arasında yapılmış seçimler var.


Tarihin büyük hareketlerini şimdilik bir kenara koyalım. Herkes kendi hikayesine baksın. Hayatta özgürlüğü mü seçtiniz, güvenliği mi? Bu bir kişilik testi değil. Tarihi anlamamızı kolaylaştıracak bir araç. Şöyle söyliyim: Düzenli geliri olan bir işi mi seçtiniz? Yoksa riski olan girişimciliği veya işsizliği mi? Belli bir yaşta evlenip çocuk yapmayı mı seçtiniz? Yoksa eşsiz veya çok eşli kalmayı mı? Kazandığınız tüm parayı ev taksitlerine mi ayırdınız? Yoksa gezmeye mi? 30'lu yaşlarınıza kadar ailenizin size bakmasını mı beklediniz, yoksa evden koptunuz mu? Uzar gider bu sorular. Ama sanırım anlaşıldı. Bunların hepsi güvenlikle özgürlük arasında yapılan seçimlerdi. Özgürlük size bugünü en iyi şekilde yaşamanızı, güvenlik ise yarını garanti altına almayı öğütler. O zaman özgürlükten ödün vererek yaptığımız tüm seçimler, geleceğimize dair kafamızdaki endişelerin ne kadar ağır bastığıyla doğru orantılı. Şunu da hemen tespit etmem mümkün ki, modern toplumun bize dayattığı güvenlik seçeneğidir. Bizden hep ama hep güvenlikten yana tercih koymamız isteniyor. Güvenli yaşam daha az çaba, endişe, sıkıntı istiyor; güvenli yaşam "iş", "ev", "araba" ve "aile" gibi aslında muhafazakarlık içeren burjuva yaşam vaadiyle bir arada paketlenip önümüze konuyor. Bu bombardımanın önünde bir an olsun durup düşündüğümüzde anlıyoruz ki bu "güvenli yaşam" palavraları şeytanla yapılan anlaşma gibi; çünkü güvenli yaşam diye bize yutturulan gül bahçesinin karşılığında özgürlüğümüz talep ediliyor.


İlk toplumlara bakalım, göçebe avcı-toplayıcılar. Romantik bir tavırla değil, onları yüceltmeden ve de aşağılamadan bakalım. M. Sahlins, "The original affluent society" adlı makalesinde çok da güzel özetlemiş durumu. Bu adamlar ve kadınlar, toprağa bağlı değiller, bir eve bağlı değiller, durmadan çocuk yapmadıkları için nüfus hep belli bir sayıda, kamp yeri herkese açık, doğanın nimetleri de. Genellikle zamanlarını uyuyarak, dinlenerek, dedikodu yaparak, bir şeyleri onararak geçiyorlar. Bir kaç güne bir ava çıkıyorlar, av olursa güzel bir ziyafet çekiyorlar..Bol bol zamanları var, ayrıca açlıktan kıtlıktan da kıvranmıyorlar. Mekana bağlılık olmadığı için gerektiğinde yer değiştiriyorlar. Fazlaca eşyaları yok, en önemlisi hafif olabilmek. Hafif kalıyorlar, nesnelere bağlılık da yok o nedenle. Kavga ediyorlar, şiddet var, insan yaralama ve öldürme de var. Ancak bunlar genellikle son çareler. Ahlaksızlık ve aykırılık yapanlar toplumdan soyutlanıyor. Toplumun kurallarını uygulamak kolay, yaptırım büyük. Herkesin birbirini yüzyüze tanıdığı ve kanbağı olan böyle bir toplumda güvenlik ve özgürlüğün dengesi olabilecek en iyi düzeyde. Ne güvenlik için özgürlükten feragat ediliyor, ne de özgürlük için güvenlikten. Olabilecek en kötü şey pılını pırtını alıp yeni bir grup oluşturmak; bu da sizi kan bağıyla bağlı olduğunuz grubun konforundan/sağladığı güvenden mahrum bırakır. Ancak hepi topu bu. Tekrar özgür olarak güvende olabilirsiniz bir süre sonra, siz de kendi küçük toplumumunuzu kurana dek.. İşte bu nedenle, dünya üzerindeki özgün varsıl toplumlar avcı-toplayıcılar. Modernitenin kendini özgür, zengin veya ilerlemiş olarak tanımlaması tamamen bir yanılgı veya aldatmaca..

M. Sahlins'in muhteşem eseri. Her ölümlü okumalı.


İnsanların yerleşik yaşama geçişi bir büyük olay. "Ev" diye yılboyu kalıcı ve sabit bir mekan ortaya çıkıyor. Artık göçebe olunmadığı için, doğumlar artıyor. Kadın ve ev arasındaki zorunlu, hatta tarihsiz, gibi görünen bağıntı ortaya çıkıyor. Kadının cinsiyet rolleri nüfusun devamını ve artmasını sağlaması bakımından değerli oluyor. Yani bir kadının işlevi, ailenin işgücü kapasitesini artırabilme gücüne sahip birey olarak tanımlanmaya başlıyor. Bebeğin ve çocuğun ilk yıllarında "annelik" görevini üstlenen kadın, doğumlar artıkça daha da fazla ev ve çevresine bağlı (dolayısıyla ev ve çevresinde yapılacak işlerin yükümlülüğünü yüklenir) hale geliyor. Hem Üst Paleolitik Dönemin hem Neolitik Dönem'in şişman, gebe, koca memeli ve kalçalı kadın imgesinin ardında böyle bir cinsiyet algısı yatıyor olabilir. Aynı zamanda eril simgelerin de öneminin devam ettiğini görüyoruz. Kudretli, güçlü ve dominant iktidar sahibi erkek, fallik veya boğa sembolleri aracılığıyla kadın imgelerinin yanında kendine rahatlıkla yer buluyor.


Göçebeliğin bitmesiyle, en hafif toplum ülküsünün yerini, en ağır toplum ülküsü alıyor. Kim en çok, en kalıcı, en gösterişli, en değerli nesneleri üretecek ve biriktirecek? Artık iş çığrından çıkıyor, inşa edilmedik kutsal alan, anıtsal mezar kalmıyor, koca koca evler de..Obsidyenden ayna da yapabilirsin artık, bazalt taşından öğütme taşı da, pişmiş topraktan kaplar da..Özgürlük ve güvenlik dengesinde neler oluyor? Toprağa bağlılık, toprak ile soy arasında bir ilişki çıkmasına neden oluyor. En verimli topraklara veya önemli hammadde kaynağına kim sahip olacak? İlk önce kim geldiyse o tabii ki. Aynı yerde durmadan evler inşa ediyor ki insanlar, biz hep buradaydık diyebilsinler. Köyün çevresini duvarla örüyorlar, kimi zaman hendekler kazıyorlar, kuleler inşa ediyorlar. Herkes seferber olmuş, aman çoluk çocuk güvenli bir şekilde burada "oturalım" diye. Tarlaları var, hayvan sürüleri var, yerleştikleri toprağın altında ataları yatıyor/yaşıyor..Buradaki güvenlik faktörü, yiyeceğin üretiminde, hayvanın yerleşme içine alınmasında. Bu buğdaylar şu mevsimde hasat edilebilir düşüncesinde, veya şu hayvanlar baharda yavrulayacak bilincinde. Doğanın döngüselliğini denetim altına alacağım kibirinde..Sürekli yollarda olmak zorunda değilim, kıçımı serip tüm yıl burada inşa ettiğim kerpiç evde yaşayabilirim konforunda. Ailemi büyütebilir, daha fazla işgücüne sahip olabilirim, daha fazla tarla ekebilirim, daha fazla ürün alabilirim düşüncesinde..Bu da toprağın esiri olan (ama toprak kölesi, ya da serf anlamında değil) insan modeli. Yiyeceğinin güvenliği için ömründeki "boş" vakitleri seve seve veren insan modeli. Öyle ki, bu "konforu" gören göçebeler bir bir yerleşik yaşama geçiverdi, hemen tahılını, bakliyatını ekti; hayvanını güttü. "Evinin kadını" olan kadınlar için "ev işleri" o zamandan beri bitmiyor. "Evlenmek" ile "birini eş seçmek" ne zaman eşanlamlı oldu acaba? Güvenlik ve özgürlük dengesi belki de ilk olarak kadınlar için fena kaçtı. En temel toplumsal çatışmayı cinsiyetler arasında bulmamız tesadüf değil o halde!

Bu yeni üretim biçiminin ve sosyal örgütlenme modelinin yaygınlaşmasından sonra toplumlararası çatışmaların arttığı ve güvenlik fikrinin ağır basmaya başladığı görülebilir. Kullanılan kaynaklar belli, artan nüfus ortada.  Bunun yanında ilk salgın hastalıklar ortaya çıkıyor. Ya insanlar farklı bir biçimde örgütlenmeyi başaracaklar, ya da terk-i diyar edecekler..Her ikisi de oldu. Kan bağına dayanmayan yeni toplumsal örgütlenme biçimleri ortaya çıkarken, bir yandan da insanlar yeni coğrafyalara doğru yola çıktılar. Hatta bazıları teknelerine atlayıp adalara yerleşmeye gittiler, bir daha geri dönmemecesine...Onlar kendilerine eski alışık oldukları yaşamı bir daha kurmaya girişirken, geride kalanlar, bir lider öncülüğünde yeni bir hayat kurdular.


Zamanda biraz daha ilerleyelim. Nüfus artışı tarihte daha önceden görülmemiş yeni durumlar ortaya çıkardı. Hayvanların evcilleştirilmesi, insanların sürekli olarak bir arada yaşamaya başlaması, tarıma bağlı artan işler, beslenecek boğazların artması, az bulunan maden yataklarının denetimi, yeni silah tiplerinin üretimi vs. hepsi toplumlar arası çatışmaları artırdı.  Özellikle, önemli hammadde kaynaklarının (bakır, kalay, altın, gümüş, kalas gibi) kontrolü için birbiriyle didişen toplumlar tarihin hareketini sağlıyor. Toplumlararası çatışmaların arttığı, can ve mal güvenliğinin olmadığı bu dönemde, insanlar neyi seçti dersiniz? Tabii ki güvenliği! Güvende olmadığın bir dünyada özgür olmanın anlamı ne, öyle değil mi? Kendi tarihsel koşulları içinde göremeyecekleri tek şey, güvenlik karşılığında neyi takas ettikleriydi! Surların içinde, bir liderin çevresinde, insan gücünün bol olduğu ve saldırı karşısında herkesin silahlanabildiği güvenlik ortamı içinde yaşamak istemenin ne fenalığı olabilir? Fenalığı şurada: İnsan kendi zincirlerini bilerek ve isteyerek başkasının ellerine teslim etmiş oldu. Yani, zincirleri insana takanlar zorba liderler değil, tam tersi, kendi rızalarıyla kendini kendini zincirleyen kişilerdi. İnsanın en temel biyolojik dürtüsü olan can güvenliği arzusu, insana verili olan en değerli ve biricik yaşam enerjisini, yani özgürlüğünü alıyordu (Sanırım burada bir Hobbes göndermesi gerekli).


Geç Tunç Çağında (MÖ 1600-1200) Truva kenti. Sur içi ve sur dışı yaşam.

 

Bu takas ölümcül bir takastı, çünkü yalandı. Can ve mal güvenliği sağlayan lider, istediği takdirde, insanların güvenlik korkusunu sonuna kadar sömürebiliyor, onları bir askere veya köleye çevirebiliyordu. Sur içinde yaşamın konforu, daha doğuştan köle olmak anlamına geliyordu. Sanılmasın ki, köleler ve topraksız köylülerdi sadece acı çeken, efendinin trajedisi de hep devam ediyordu. Efendi kendini pahalı mücevherleri, kumaşları ve emrindeki ordusuyla, din adamlarıyla oyalıyordu. Tüm bunlara sahip olduğundan ötürü, o da hiç özgür değildi! Hatta, tam da bunlara sahip olduğu için, o kendi kölesinden ve çiftçisinden daha az özgürdü. Özgürlük, herkes için az bulunur değerli bir "hammaddeydi". Burjuva devriminden önce kıta Avrupa'sındaki feodal sistemi anlatan Marx, tam da bu sınıf çatışmasından, emek sömürüsünden bahsediyor, burjuva devriminin tarihsel önemini ve değerini bu çerçeveden bize sunuyor, benzer bir işçi devrimini de özgürleşmeye doğru giden yolda tarihin tininin zorunlu bir sonucu olacağı şeklinde yorumluyordu. Sınıf çatışmalarının sona ermesi ülküsünde "özgürleşme" tininin gerçekleşmesi zorunluluğu karşısında tarihin tam da bu patikayı takip etmesi olası gözüküyor.
 

Ama, peki ya güvenlik? Özgürleşmenin karşısında güvenliğin geri adım atacağını hiç öngörebiliyor muyuz? Hele de içinde yaşadığımız dünyada, hangimiz kendini daha özgür hissediyor? Değil göçebe avcı-toplayıcının özgürlük duygusunu, Neolitik Dönem'deki ilk çiftçinin veya Tunç Çağı'ndaki surlu yerleşmeye sığınan ailenin özgürlüğünü bile mumla arar durumdayız. En azından bu insanlar kendi evlerini inşa edebiliyor, ava çıkabiliyor, kendi yiyeceklerini üretebiliyor, kendi kıyafetlerini dokuyabiliyor ve sınırların ve termal kameraların olmadığı bir dünyada özgürce mekan değiştirebiliyordu.
 
Suriyeli sığınmacılar Macaristan sınırında.
Özgürlük ve güvenlik bu resmin neresinde? Kaynak: Guardian.
 
Modern dünyanın zavallı özneleri biz: Çok konforlu yaşamımızın hangi anlarında özgür, bağımsız ve endişesiz hissediyoruz? Bir kere canımızın güvenliğini tamamen devletin kolluk güçlerine teslim etmiş durumdayız. Yiyeceğimizi üretecek, kendimize ev inşa edebilecek, doğada ailemizle kalsak hayatta kalabilecek hiç bir bilgi ve deneyime sahip değiliz. Tüm bunları bizim yerimize başkaları yapıyor ki bu da güvenlik karşılığında takas ettiğimiz özgürlüğümüzün bir parçası. Peki ya sahip olduğumuz ve sürekli arttırmamız gereken mallarımızın güvenliği? Hani biriktirdiklerimiz, güvenli bir iş, huzurlu bir aile, dolgun bir banka hesabı, emeklilik primleri, çocuğun okul parası? Yani öngörülen basmakalıp bir gelecek. Tüm bunlara "sahip" olduğumuz anda bir sihirmişcesine vardan yok olan özgürlüğümüz? Tüm oyalanmalarımız, asık suratlılığımız, endişemiz, bitmeyen stresimiz ve insanın içine fenalık getiren "küçük bir sahil kasabasına yerleşme" hayallerimiz...


Antik Yunan medeniyeti dahil tüm görkemli ve varsıl medeniyetlerin temelinin kölelerin emeğinde aranması gerektiğini söyleyen Marksist eskiçağ tarihçisi Croix, bireyin özgürlüğünün "tüm insan krallığının çıkarları için" giderek yok olmasını Marx'tan alıntıladığı şu pasajla anlatır:
 
"In the development of the richness of human nature as an end in itself... at the first the development of the capacities of the human species takes place at the cost of the majority of human individuals and even classes...; the higher development of individuality is thus only achieved by a historical process during which individuals are sacrificed; for the interests of the species in the human kingdom, as in the animal and plant kingdoms, always assert themselves at the cost of the interests of individuals."
(Theories of Surplus Value II.118)
 
V. van Gogh, Patates yiyenler/Aardappeleters tablosu (1885).
Croix'un kitabına seçtiği kapak resmi. Kaynak: wikipedia.
 
Neden Žižek'e göre Edward Snowden bir modern zaman kahramanı daha iyi anlıyoruz şimdi! Snowden, bize güvenlik diye yutturulan şeyin aslında özgürlüğün/mahremiyetin ve en ironik haliyle güvenin kendi rızamızla nasıl devletlerin eline teslim edildiğini gösterdiği için bir kahraman. Tam da o nedenle o devletler için bir vatan haini! Devlet aygıtının meşruiyetini sarsabildiği için. (Makale şurada: http://www.theguardian.com/commentisfree/2013/sep/03/snowden-manning-assange-new-heroes)
 

Sonuç olarak, anladım ki, insanlık tarihinde bir öncekinden daha karmaşık bir siyasi/ekonomik/sosyal örgütlenmeye giden her adım, özgürlüklerden daha fazla ödün vermek anlamına geliyor. Küreselleşmenin kendisi o nedenle özgürlüğümüzden geriye kalan kırıntıları da kurban etmemizi talep ediyor. Bize vaad edilen yine daha fazla güvenlik. Hiç gelmeyecek güzel bir gelecek için elimizdeki en değerli şeyden, yani özgürlükten ebediyen vazgeçmek..Tartışmanın bizi getirdiği nokta, sadece kapitalizm veya küreselleşme ağlaklanması değil. Aynı zamanda, insanın biyolojik dürtülerinin özgürleşme tininin tarihte gerçekleşmesine ne kadar izin vereceği sorusu. En başta gördüğümüz gibi, "can güvenliği" tehlikesi söz konusu olduğunda, özgürlük-güvenlik "dengesi", böyle bir denge varsa tabii, bozulmaya veya manipüle edilmeye çok müsayit. Tam da bugün olanlar gibi. İnsan zihninin en ilkel ama en güçlü dürtülerini kullanarak, insanlara bir düşman gösterip ("terörist", "bölücü", "vatan haini", "komünist" vs.) kişilerin tüm mahrem bilgilerini kendi rızalarıyla vermelerini sağlayabiliyorsunuz. Bana öyle geliyor ki, tarihte hiç olmadığı kadar güvenlik, özgürlük karşısında ağır basmış durumda. Hiç olmadığı kadar, özgürlüklerimizi kendi rızamızla veya bize danışılmadan "duman adamlara" teslim etmeye hazırız. Peki bunun bedelini çekmeye hazır mıyız?

Salı

Türkiye Keşke İran Olsa!

İran, bu ülkede en çok korkulan kelimelerden biridir. Sanki "öcü!" demek gibi bir şeydir İran demek. Kemalistler "Türkiye İran olmayacak!" sloganını diline dolamıştır. İslamcılar, Şii olan bu ülkeye fazla temkinli, yer yer düşmanca yaklaşırlar. Dünya konjenktörü malum: İran; Kuzey Kore gibi totaliter, baskıcı rejimlerle aynı kefede değerlendirilir. Bir entellektüel Amerikalı tanıdığımın "Benim İranlı arkadaşlarım var!" cümlesinde tezahür ettiği gibi; bir İranlı ile tanışık olmak radikal bir durum olarak, sadece entellektüel ortamlarda hava atılacak bir hoşgörü ve kozmopolitlik göstergesi olabilir ancak.



Cihanın yarısı İsfahan


Peki İran nedir? İran'dan korkalım mı? İran gibi olmaktan daha kötü bir kabus yok mudur gerçekten? Neden Türkiye İran olmayacak! diyoruz da, Türkiye Kuzey Kore olmayacak! demiyoruz?

Bana sorarsanız, İran olmaktan daha kötüsü Türkiye olmaktır, Mısır olmaktır, Afganistan olmaktır, Hindistan olmaktır, Özbekistan olmaktır, Brezilya olmaktır, Arjantin olmaktır, Meksika olmaktır. İran olmaktan daha kötüsü 3. dünyanın emperyalist ağlarında, totaliter demokrasilerinde yaşamak zorunda olmaktır. Böylesi mekanlarda öteki olarak soluyacak hava bulamamak, kimliğin ve emeğin aşağılanmasına, kadının nesneleştirilmesine, ücretli köleliğin sürdürülmesine boyun eğmek zorunda olmaktır. Boynuna kadar banka kredisi ve kredi kartı borçlarına batmış olmak demektir. Kötü hastanelerde ve okullarda sürünmek veya özel hastane ve okullarda soyulup soğana çevrilmektir. Rekabetçi vahşi kapitalizmin ekonomik, siyasi, askeri, kültürel boyunduruğu altında, AVM'lere, cips-kolaya ve televizyon dizilerine "gönüllü" adanan lümpen yaşamlar demektir. Sizin olmayan bir savaşta ölmek ve sakat kalmak demektir. Ne tarihten, ne müzikten, ne sanattan, ne şiirden ne de doğadan haz alamamak demektir. Evet, o yüzden bu kışkırtıcı başlık: Türkiye keşke İran olsa!

Peki tüm önyargılarımızın ötesinde İran nedir?

 İran kendi başına bir gezegen. Onu anlamak için tarihte çok çok geriye gitmek gerek. Daha ortada ne Büyük İskender ne Roma ne Bizans ne Osmanlı varken burada bir dünya imparatorluğu vardı. Daha Batı, Doğu’yu keşfetmemiş ve sömürmeye başlamamışken, Daryus İran’ın bağrından çıkıp ta Anadolu’ya, Kserkes ta Yunanistan’ın içlerine seferler düzenliyordu.

Hindistan’dan Ege’ye ve Mısır’a kadar bir dünya imparatorluğu ilk defa İran’da ortaya çıktı. Sanatı, mimarisi, etik anlayışı, duruşu, adaletli tavrıyla Pers İmparatorluğu İran’da kendisinden sonra gelen tüm devletlerin örnek aldığı bir imparatorluk oldu. İran’ın eski dini, ateşe tapanlar ve onların kitabı Avesta, İslam sonrasında bile hiçbir zaman tam olarak yok olmadı. İslamı kabul ettikten sonra, Araplar’ın kibirli ve hükmeden tavrına karşı İranlılar Şii oldular. Arap dünyası ile fiziksel olarak yakın olsalar da düşünsel olarak uzak kalmaya devam ettiler.

İran, Afganistan ve Hindistan üzerinden gelen felsefi, düşünsel akımları kendi dünya görüşüyle yoğurup ortaya dünya literatürünün en güzel örneklerini çıkardı. İbn-i Sina, Firdevs, Sa’adi, Hafiz, Şems-i Tebrizi, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah, Nizam-ül Mülk ve nice düşünür, bilim adamı, siyasetçi, astronom ve matematikçi İran’da yetişti. Özellikle Abbasi ve Selçuklu Dönemi’nde İran kültürü, edebiyatı, bilimi çok ilerledi. Antik Yunan felsefesi eserleri buralarda Doğu dillerine çevrildi, Hasan Sabbah’ın tarikatı bu sayede ortaya çıktı.

Şairlerin ve şiirin ülkesi İran. Gül ile Bülbül’ün, Kerem ile Şirin’in, en büyük destanlardan Şehname’nin, şarabın, sorgulamanın ve tevekkülün ülkesi İran. Şiiri romanın karşısına koyup hangisi gelişkin zihinlerin ürünü acaba diye soran kıtakıllılara verilen en güzel yanıt İran Edebiyatı. Goethe’nin bile dönüp dönüp okuduğu şair Hafız’ın ülkesi İran.

İran, bu onursuz ve acımasız dünyanın yarattığı ateşten çemberin -nispeten- dışında, kendi yağında kavrulmaya çalışan bir nevi Küba'dır. Kredi kartlarının geçmediği bir ülkedir İran. Acımasız ve ahlaksız küresel ekonomik yaptırımlara direnmektir İran. Yanlış anlaşılmasın. İran daha az masum, daha az suçlu değildir. Yoksulluk ve yolsuzluk İran'da da vardır. Ama İranlı bürokratları Rusya'ya karşı propoganda faaliyetlerinde rüşvete alıştıran İngiliz ajanları değil midir? Şimdi kendinin ak kaşık olduğunu iddia eden tüm Avrupalı devletler, İran'daki petrol ve doğalgaz kaynaklarını kontrol etmek için ne akılalmaz dolaplar çevridiklerini anlatırlar mı bize? Çifte standartlardan en muzdarip ülkelerdendir İran. Bu yüzden haksızlıktır İran'a duyulan nefret, tiksinme, aşağılama...

İran'da kadınlar? Tüm dünya kadınları gibi, İran'da da kadınlar ezilir. Kemalistlerin "Türkiye İran Olmasın" vurgusunun en önemli referansı başörtüsü mevzudur. İran'da kadınlar, başlarını ve boyunlarını kapatan bir örtüyle gezmek zorundadırlar. Ama hadi eğri oturup doğru konuşalım! Türkiye'deki kadınların durumunun "öcü İran'dan" çok daha iyi olduğuna inanacak mıyız şimdi? Oklavayla dövülerek öldürülen, sokak ortasında bıçaklanan, kocasından mütemadiyen şiddet gören kadınlar her yerde. Sürekli tehdit ve korku altında yaşamakta olan kadınların sayısını kimse bilmiyor bile. İş hayatında, evde, okulda, hastanede, trafikte, her yerde bıyık altından aşağılanmamış, küçük görülüp sözlü veya fiziki tacize uğramamış tek bir kadın bulamazsınız bu ülkede. Kendi özgürlük algısını salt olarak başörtüsünün varlığı/yokluğuna bağlayan Kemalist hanımlar nedense esas dişe dokunan kadınlık meseleleri hakkında pek konuşmazlar. Neden mi? Yeterince dürüst olamazlar. Kendilerinin de orada burada aşağılanıp hor görüldüğünü kabul edemeyecek kadar çarpık bir gururları ve körü körüne bağlı oldukları ve asla sorgulamadıkları bir ideolojileri vardır. Halbuki, İran kadını, Türkiye'dekinin aynadaki yansımasından başka nedir ki? Ortada bir mücadele varsa, bu ortak bir kavgadır. Kimsenin kimseye yukarıdan bakacak ve dersler verecek durumu yoktur.


Gülü seven bülbüle kulak versek..


Sadet...

Bazen kendimize bir düşman yaratırız, kendimizde görmekten korktuğumuz şeyleri o düşmana yansıtır ve ondan nefret ederiz. Bu nefretle beslenir, kendimizi daha üstün ve ahlaklı sayarız. Nefret bize tutunacak bir dal olur. Bomboş zihnimizden ortaya saçılan sabun köpükleri olur. Günün sonunda, bakarız ki, nefret ettiğimiz şey nefret ettiğimizi sandığımız şey değildir. O başka bir şeydir. O başka şeyi tanımak için önce insanın kendine dönmesi gerekir, kendine dönmek de her baba yiğidin harcı değildir. Bazen dünyanın tüm pisliği içimize çökmüştür de haberimiz yoktur. Şems-i Tebrizi'nin dediği gibi: Bil ki güneşe bakmaya cesareti olmayan gölgede kalmaya, gölgeyi ışık sanmaya mahkumdur. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

*Yazının bir bölümü bu yazarın şu yazısından alınmıştır: http://ikicihanaresinde.blogspot.com/2011/06/erik-zaman-iran.html

 

Pazartesi

Gezi Notları 1: Kadınlar, Risk ve Evrimsel Psikoloji

Evrimsel psikoloji diye bir şey var. Bazılarına göre ayakları yere basan, sağlam bir disiplin; kimilerine göre ise düpedüz uydurma ve test edilebilirliği olmayan ama disiplinmiş gibi sunulmaya çalışılan spekülatif bir hobi. Gerçeği söylemek gerekirse, hangisi doğrudur, ben henüz karar verebilmiş değilim. Bazen davranışlarımıza ilişkin ilginç açıklamalara sahip olduğunu düşünsem de, deneylerle test ettiğini söyledikleri şeyler biraz şaibeli olduğu için henüz bilimsellik kritelerlerini tam olarak karşılamadığı belli bu alanın. Evrimsel psikoloji yolunda ilerleyedursun, ben burada indirgemeci evrim düşüncesine ve evrimsel psikolojinin en bilindik önermesine gezi protestoları ışığında eleştiriler yönelteceğim.

Evrimsel psikoloji şöyle buyurur: Kadınlar, çocuklarıyla ilgilenmeleri gerektiğinden ve bir sonraki neslin devamı gibi önemli bir sorumluluğu sırtlarında taşıdıklarından dolayı, erkekler kadar hayati risk içeren aktivitelerde bulunmazlar. Bu, onların doğası gereği böyledir. Nokta. Burada 'doğası gereği' sihirli kelimelerine dikkatinizi hemen çekiyim.

Gerçekten insana çok mantıklı geliyor, değil mi? Bebeği 9 ay taşıyan kadın, onu doğuran kadın, emziren kadın, onunla ilgilenen, her türlü ihtiyacına koşturan, şefkat gösteren kadın. Hemen araya sıkıştırıyım: Bakiresine kız, olmayanına kadın, çocuğu olana anne diye nitelendirilen binbir suratlı ve isimli bukelamun gibi bir canlı bu kadın. Biyolojik evrimin ona bahşettiği bu yetenekler, tamamıyla bir sonraki neslin korunması için. Ya da Richard Dawkins'in 'selfish gene' kuramına inanacak olursak, genlerin üzerimizde oynadığı gizli bir oyun bu! Aslında bütün mesele, genlerin soylarını devam ettirebilmesi, gerisi teferruat! Kadın, böylece programlanmış bir makina misali, bebeğinin hayatta kalması için kendi hayatından büyük fedakarlıklar veren ve neslin devamı için kendisini hayati hiç bir tehlikeye sokmayan bir yaratığa indirgeniyor. Hissettiği duygular, çocuğa karşı duyduğu sevgi, gösterdiği şefkat, kendini ve çocuğunu koruma 'içgüdüsü' hepsi VERİLİ. Geriye kalan sadece uygulama! E, ama sanırım uygulamada bazı hatalar oluyor!

Tarihsizlikten musdarip her bilimsel uğraşta olduğu gibi, burada da Buzul Çağı'nın sonunda evrimleşmiş ve Homo sapiens sapiens olmuş insanın evrensel bir takım davranış örüntüleri olduğu varsayımına baştan inanmak zorundasınız. Açıklama da mantıklı! Daha ne istiyorsun? diyebilirsiniz.

Ne var ki beni tatmin etmeyen şeylerden bir tanesi pratik yaşamdaki gözlemlerim. Diğeri ise metodolojik sorunlar. Metodolojik olarak belli, bu önermeyi/varsayımı nasıl test eder ve ispatlarsın? Hata yapma/sapma payın nedir? Kadınların davranış örüntülerini ortaya dökerken ne kadarının tarihsel koşullardan, ne kadarının biyolojik koşullardan kaynaklandığını söyleyebilir misin? Evrensel davranış örüntüleri olduğunu söylerken, kapitalizm/modernite öncesi veya kapitalizm dışı toplumlarda bu davranış kalıplarının kesinlikle var olduğunu ispatlayabilir misin? Memeliler alemine bakarak, 'biz de memeliyiz' gerçeğiyle yola çıkarak, birebir analojiler yapmak ne kadar sağlıklıdır? Uzar gider bu sorular.

Gelelim pratiğe. Bebeğini öldüren anne, çocuğuna şiddet uygulayan anne, beklenen fedakarlıkları göstermeyen anne, kendini hayati riske atan kadın, eve kapanmayı reddeden anne, sokakta direnişe katılan anne, bir düşünce uğruna her türlü riski alan anne, deney tüpünün başından ayrılamayan anne hangi kategoriye girer?

Evrimsel psikoloji yanılmış mıdır? Yoksa bu kadınlarda mı bir tuhaflık vardır?

Bir kere baştan teslim edelim: Kesinlikle bu kadınlarda bir tuhaflık vardır. Muhafazakar zihniyetler kadını eve hapsetmeye çok meraklıdır. Bunun meşru yolu da kadını yumuşak karnından vurmaktır: Bebek! Kadın olmasa (ki burada artık kadının adı anne olmuştur), bebek hayatta kalamaz. Bebeğiyle ilgilenmeyen kadın düşünülemez. Böyle bir şey varsa, o toplumda kabul edilemez, böyle bir anne hor görülür, ayıplanır, ayıplanmalıdır. Toplum ahlakı bağlamında yargılanmalıdır, dışlanmalıdır, ötekileştirilmelidir ki başka örnekler ortaya çıkmasın! Kadını, anne olarak adlandırdıktan sonra bebeğiyle ilgilenmesi gerektiği evrensel bir kural olarak kabul edileceğinden, kadının çocuğun hayatını (ve tabii ki kendisininkini) tehlikeye atmaması gerektiği salık verilecektir. Öyle ki, bu artık öğrenilen değil de, genlerimizle içimize işlenmiş bir 'içgüdü' olarak sunulacaktır. Böyle bir 'içgüdüsü' olmayan kadınlar ya kendilerini suçlayacaklar ya da öyle değilmiş gibi davranmaya çalışacaklardır. Yaratılan toplum baskısıyla öğrenilen bir davranış, sanki programlanarak kadın olana aktarılan bir ilahi durummuş gibi lanse edilecektir. Edilmektedir. Edilecektir diyebiliriz..

Ve bu masum görünümlü cici yalana ilk başta kadınlar inanmaktadır! Korkularımızın öğrenilmiş olması gibi, risk almama ve evine bağlı kalma da bize öğretilmiş olmasın? Evet, belgesellerde ben de izledim. Memeliler nasıl da yavrularıyla ilgileniyorlar. Öldüklerinde başında durup 'üzülüyorlar'. Bunları görünce evrimsel psikolojinin en azından anne-yavru ilişkisinin özel bir şey olduğuna dair önermesi yanlış gelmiyor. Ancak evrimsel psikoloji bir adım ileriye gidip 'kadınların hayati risk al(a)maması' diyor. Burada soru işaretleri ortaya çıkıyor. Risk alan ve böylece özgürleşen bu tuhaf kadınları evrimsel psikoloji nereye koyuyor? Görmezden mi geliyor? Bunları tarihsel koşullara mı sevk ediyor? O zaman kendisiyle çelişmiyor mu?

Başa dönüyoruz: Davranış örüntülerinin ne kadarı tarihsel koşullarla ne kadarı biyolojik koşullarla belirleniyor?

Bunun cevabını bekliyorum.

O zamana kadar kadınların risk alamaması gibi indirgemeci ve muhafazakarlara göz kırpan 'bilimsellik' iddiasındaki spekülatif önermelere itibar etmeyelim derim; çünkü işte gözümünün önünde ampirik veri yığınları:

Kırmızı sütyenden gaz maskesi yapan kadın

Her şeyi kıvılcımlayan görüntü. Bir şehir planlamacısına sıkılan biber gazı

Kimyasal Tayyip pankartıyla bir öğrenci

Direnişin simgelerinden biri, Taksim'de TOMA'ya direnen siyahlı kadın.

Perşembe

Meme kutsaldır.

Kadın memesine tapılmalıdır. Toplumun, yaşamın, tarihin, kültürün devamını sağlayan kadının rahmi ve memesi. Doğuran kadın, emziren kadın ‘ilkel’ diye adlandırdığımız toplumlarda ve tarihöncesi dönemlerde hep saygı duyulan ve hatta tapılan imgeler olmuş. Nasıl olmasın ki? Topluma yeni katılan mini mini bireyleri besleyen, sakinleştiren, uyutan, büyüten ve kendini güvende hissettiren hep bu meme. Hatta Freud’a kulak verecek olursanız, ilk cinsel deneyimi bile bu memeyle yaşıyoruz. Rahimden kopuş, dış dünyayla yüzyüze gelmek, yani doğum, bebek için ne kadar büyük bir travmaysa, memenin sıcaklığı da o kadar büyük bir avuntudur! Acımasız, düzensiz, güvenliksiz dış dünya ile ilk karşılaşmamızı bize çekilir kılan, bizim dışımızda yer alan ama sonuna kadar güvendiğimiz tek ve ilk nesne yine meme. Daha anneyi, babayı, kültürü bilmeden memeyi biliyoruz. Memeyi bilmek zorunda kalıyoruz daha doğrusu. Hayatta kalmanın ilk şartı memeyi bilmek. O yumuşak, sıcak, ucundan sıcak tatlı bir sıvı çıkan şey. Henüz bir özbilincimiz yokken, zekamız oluşmamışken, herhangi bir şeyin anısı kafamızda yer etmemişken, rahimden çıkıp nereye geldiğimizi bilemezken, tamamen hayatta kalma dürtüsüyle hareket ederken dört elle sarıldığımız ilk 'şey' meme. İnsanlığın ortak olarak tanıdığı ve delicesine bağlandığı ilk nesne budur. Bebek bu dünyada kendini güvende mi hissedecek? Yalnız mı hissedecek? Sıcak mı hissedecek? Yoksa üşüyecek mi? Korkak mı olacak? Yoksa sevecen mi? İçine tam anlamıyla düştüğü bu dünyayı ve insanları sevecek mi yoksa nefret mi edecek? İşte bunların hepsinde memenin payı var. O yüzden memeleri sevelim, onlara saygı duyalım. Yani annemizi bugün öpelim. 





Sadece Homo sapiens’e has bir durum değil elbette bu. Hepimiz anne sütü emen kedicikleri, köpekcikleri, kuzuları görmüşüzdür. Memeliler sınıfına dahil tüm hayvanlar bu terapiden geçiyorlar. İşin bence daha ilginci farklı memeli türleri birbirinin sütünü emebiliyor ve bu da en az kendi türü kadar besleyici ve dinlendirici bir eylem oluyor yavru için. Tabii burada biyolojik evrim meselelerine girip memelilerin ortak atalarından bahis etmek isterdik ama bu yazı onun yeri değil. Ben ‘hadi atayistler bunu da açıklayın’ demekle yetineceğim. Asıl vurgulamak istediğim ve çarpıcı bulduğum nokta, türler arası böylesi bir dayanışmanın var olabilmesi. Anne olma hissinin sadece insana özgü bir duygu hali olmaması, türler arasında empatinin kurulabiliyor olması. Burada hatırlatmakta fayda var ki, insan yavrularını besleyen kurt hem eski Türk hem de Roma mitolojilerinde kendine yer bulur. Bu tasvirler bize çok garip, manasız, imkansız gelebilir ama tüm bu mitolojik hikayelerin dayandığı gerçek doğa durumları var elbette.


Son olarak, meme berekettir. Bereketi temsil eder. Tıpkı Efes’te bulunan Artemis heykelinde olduğu gibi. Doğayı besleyen memedir, anadır, doğuran kadındır. Kadim inanç sistemlerinde bu imgelerin yerinin olması boşa değildir. Hayatın ve doğanın işleyişini sanki daha iyi anlamış olan ilk çiftçilerin kozmolojisi yerini savaşan, dövüşen, katleden erkeğe bırakır devlet ve kentlerin ortaya çıkmasıyla birlikte. O gün bugündür, erkekler için meme bir erotik sembol, her daim bakmak ve ağzını dayamak isteyeceği bir seks objesi olur.

Memenin gerçek işlevi unutulmuştur modern toplumda. Meme artık Victoria’s Secret defilelerinin bir objesi, oyuncağı, dekoru olmuştur. Kadının bereketi unutulur, kadın aşağılanır, erkek gücüne ve iktidarına tapılır. Bozuk plak gibi ve riyakârca “analar ağlamasın” diyen ama iştahı kabarmış aç bir kurt gibi savaşı körükleyen erkek egemen bir toplum düzeni hayatı yüzyıllar boyunca işgal eder durur. Kadının tarih bilinci yoktur, kadın dünyayı döngüsel yaşar, ölümcül hatası da buradadır. Bir zamanlar memesinde melekler gibi uyumuş olan yavrusunun kölesi olmuştur anne-kadın. Kölelik durumundan çıkamaz, çünkü yavrusu efendisi olmuştur. Hayata tutunmayı öğrettiği yavrusu onu boyunduruğu altına almış, bunu da yazdığı ‘kutsal kitap’larla meşru kılmış, gerektiğinde fiziksel gücünü mutlak iktidarını sürdürmek için kullanmaktan geri kalmamış, belki annesinin karşısında kuzu kalmış, ama diğer kadınlara tecavüz etmeyi bir hak bilmiştir.    

Günümüzde memenin işlevi erkek egemen ideoloji tarafından yeniden yazılıyor.

Horoztepe (Tokat) Erken Tunç Çağı'na ait emziren kadın figürini (yak. MÖ 2500).
Efes'te bulunan Artemis heykeli.
     
Şu kısa yazıda aslında dünya, dişi kişinin sırtında dönüyor demek istiyordum.