bilinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe

Doğaya Dönüş

Modern insanın sürekli teması "doğaya dönüş" yine yükselişte. Gün geçmiyor ki "bakın doğayla biriz, onun bir parçasıyız" gibi duygusal müzik eşlikli ikna çalışmaları yer almasın. Yalnızca bu bitmeyen çaba bile gösteriyor ki, doğayla bir filan değiliz, ya da en azından spiritüel anlamda değiliz. Doğayla bir olsak, sürekli kendi kendimizi böyle ikna etmeye çalışmak zorunda kalmazdık, basitçe doğayla bir olarak yaşardık. 
 
Belki ilk sorulması gereken şu: Doğadan kasıt inorganik mi yoksa organik doğa mı? Güneş sistemleri, galaksiler ve evrenden oluşan, şu ana kadar Dünya dışında canlıya rastlanmayan inorganik doğayla mı bir hissetmemiz gerekiyor, yoksa Dünya'daki ekosistemle, canlılık tarihiyle mi? 
Canlılık çok tuhaf bir şey. Sanki evrenin inorganik doğasına aykırı gibi, hatta sanki ona bir tür başkaldırı. Kendi varlığını, daha doğrusu türünü devam ettirebilmek için türün bireylerinin genlerini başka bireylere aktararak üremesi ve hem termodinamik yasası hem de gen çeşitliliğinin korunması için ölmesi gerekiyor. Bu amaçla içsel mekanizmalar geliştiren organik türler, bir anlamda inorganik doğaya karışmamak için "direnerek" hayatta kalmaya çalışıyor. Organizmanın içsel yapısı, böylece bir tür "dışsallık" yaratıyor. Hegel'in "yalnızca canlılar bir eksiklik hisseder" sözünü bu çerçevede anlamak gerekiyor. Organik doğa; üreyerek, ölerek, doğarak, genlerini yayarak kendi türünü devam ettirmek için geliştirdiği iç mekanizmalarla kendini inorganik doğadan ayırıyor ve zorunlu olarak bir "eksikliğe" sahip oluyor. Ancak yine Hegel'e göre özne olabilmenin koşulu bu eksiklik, çünkü inorganik doğaya karşı kendi varlığını devam ettirmek için, kendisini yapısal-organik bir birlik olarak kuruyor. Elbette organik yaşam sihirle değil, moleküler bir evrimle başladı; yani organik yaşamın temelinde de inorganik doğa var. Ancak organik çabayı birden inorganik doğaya indirgemek, bana üç küsür milyar yıldır kendi varlığını çok çeşitlendirerek devam ettirmeye çalışan organik yaşama haksızlık etmek gibi geliyor. O halde, "doğaya dönüyoruz" kampanyasının hedefi, inorganik doğaya dönüyoruz olamaz.

Peki organik doğaya şıp diye dönebilir miyiz? Burada insanın önündeki en büyük engel yine kendisi. Muhtemelen hayatta kalma stratejisi olarak geliştirdiği dil ve bilinç, insana organik yaşamın inorganik doğayla kurduğu duyarlılık, uyarılabilirlik ve yeniden üreme ilişkisinin üzerinde yeni bir dolaylı ilişki biçimi yaratıyor. Yine Hegel'e dönersek, "bilinç, ilişki kurduğu şey üzerinden kendisini ayırarak var olan bir şeydir." Bilincin özünde, ilişki kurduğu şeyden, nesnesinden kendisini ayırması yatar. Yani bilinçlilik, tıpkı organik yaşamın kendisini inorganik doğadan ayırması gibi, kendisini organik yaşamın dolaysız ilişkiselliğinden ayırarak işleyen bir mekanizmadır.
 
İnsan bilinci iki ucu keskin bir bıçak. Bilincin varlığı insanı hem doğadan ayırıyor hem de bu ayrımdan rahatsız olup tekrar onunla bir olmayı arzuluyor. İnsan bir yandan kaçınılmaz olarak doğaya ait olduğunu biliyor, çünkü türün devamı için zorunlu olan bireyin doğumu ve ölümü, her canlıda olduğu gibi, insan türü için de geçerli. Ancak kendi benliğinin farkında olan bilinç için ölüm, öyle doğal olarak kabul edilecek bir olgu olmaktan çıkıyor, çünkü ölüm ve sonluluk üzerine düşünebiliyor. Kısacası bilincin yaşamı, bizzat bir ayrıma, kendini var eden koşulların üzerinde düşünebilmesine dayanıyor. 
 
İnsan nasıl oldu da böyle bir bilinç geliştirdi sorusu, en temel sorularından biri. Beynin ön lobunun gelişmesinden, dilin gelişimine, bu soruya insanın evrim tarihinden pek çok farklı yanıt var. Paleolitik Çağ’ın birikimlerinin Buzul Çağı’nın sona erişiyle açığa çıkması da dahil, muhtemelen pek çok farklı iç ve dış etkenin bir araya gelişinin oluşturduğu bir olay bilinç. Ancak bilinçle ilgili teoriler arasında bana önemli gelen bir tanesi nedense bugün demode olmuş durumda. 
 
Marx'ın bilincin evrimiyle ilgili söyledikleri, insan ve doğa ilişkisine, modern insanın bitmeyen "doğayla bir olma" çabasının kökenine bence ışık tutuyor. Marx’a göre, bilinç insanın maddi etkinliği olarak üretim süreciyle oluşur. İnsan, en temel ihtiyaçlarını karşılamak için doğanın materyallerini kullanarak yeni araçlar üretir ve bu ürettikleriyle en doğal ihtiyaçlarını karşılamaya başlar. Bu doğal-temel ihtiyaçlarını karşıladıkça yeni ihtiyaçlar meydana gelir ve onları karşılamak için de yeni araçlar üretir. Maddi etkinliğinin sonuçları olan ürünlerinde insan, yaşamsal etkinliğini dışsallaşmış olarak görür. Tıpkı organik yaşamın kendi iç mekanizmalarını oluşturarak bir dışsallık yaratmasına benzeyen bu dışsallaştırma sürecinde, kendi üretiminin sonuçları, emeği, insana kendi zihinsel sürecinden bağımsız bir şey gibi görünür. İhtiyaçlar ve ona karşılık olarak üretilen ürünler çeşitlendikçe, doğal ihtiyaçlardan, toplumsal ve ruhsal ihtiyaçlar geliştikçe, doğa ve bilinç arasındaki ayrışma da artar. Çünkü karmaşıklaşan üretim sürecinde birey, gittikçe bu süreçten koparak, kendi bilincini doğal süreçten bağımsız bir olay olarak görmeye başlar. Bilinç, ne kadar kendi başına var olan bir olay olarak görülürse, içsel dünya dediğimiz şey de o kadar dipsizleşir. Bana kalırsa, spiritüel bir arayış olarak "doğaya dönüş" arzusunda ya da "doğayla aslında biriz" sloganında, maddi etkinliklerden, üretim ilişkilerinden kopmuş bir benlik bilincinin narsistik bir kendini gerçekleştirme, kendi bilincini bu arayışa sokan temel toplumsal arızaları göz önünde bulundurmadan bir tür "paçayı kurtarma" hissiyatı bulunuyor.
 
Muhtemelen yaşam koçluğu seminerlerinde sıkça anlatılan şöyle bir hikâye vardır: Bir gün yaşlı bir usta, öğrencisine bir bardağın içinde tuzlu su verir ve içmesini söyler. Öğrenci içtikten sonra tadının nasıl olduğunu sorar. “Acı,” der öğrencisi. Sonra aynı miktar tuzu göle döker usta ve gölden bir yudum almasını söyler. “Tadı nasıl?” diye sorar. “Tatlı,” der öğrencisi. “Peki tuzun tadını aldın mı?” diye sorar usta. Öğrencisi “Hayır,” diye yanıtladıktan sonra şöyle açıklar usta: “Yaşamın acısı tuz gibidir. Ama duyacağın acı, onu hangi kaba koyduğuna bağlıdır. Acı hissettiğinde tek yapacağın, her şeye dair duyarlılığını genişletmektir. Bardak değil, göl ol.” 
 
Bu öykünün, bireyi iş ve aşk dünyasında daha "başarılı" yapacak narsistik bir paçayı kurtarma tavsiyesi olarak mı yoksa bireysel arayışların toplumsal yaşamın kolektifliği ve arızalarıyla kopmaz bir ilişkide olduğuna ilişkin bir tavsiye olarak mı okunduğu, insanın doğaya dönüş kavramından ne anladığıyla da ilgili sanırım. Elbette doğaya dönüş kavramında, insanın bugün iyice ayyuka çıkan kendini ve doğayı tahrip etme becerisine karşı bir uyarı da var. Ancak inorganikten organiğe, oradan da insan bilincine geçen milyarlarca yıllık ayrışma ve birleşme süreçlerine birden dahil olma arzusu yerine, şu son yüzyıllarda kendi kendimizi ne hale getirdiğimize bakıp, birbirimizin acılarına neden tuz bastığımızı da sorgulamamız gerek.

Çarşamba

Gözlerime İnanamadım!: Nesne-özne dikotomisi üzerine atıp tutmalar

Felsefecilerin, özellikle kıta Avrupası’nın felsefe geleneğinin, özne-nesne ikiliği üzerine ve bilincin işleyişi (fenomenoloji) üzerine ürettiği düşünceler, ortaya attığı fikirler ve bu dikotomiyi aşmanın yolları üzerine kafa patlatması bir kaç yüzyıldır sürüyor. Felsefe tarihçilerinin geleneksel olarak Descartes ile başlattıkları ve Kant ile zirveye taşıdıkları ‘özne felsefesi’ akımı şimdilerde sarkacın geri salınımıyla ‘nesne felsefesi’ne dönüşüyor gibi (bkz. Meillassoux, Bryant vb.).  

Kant’ın tanımladığı ‘kurucu özne’ anlayışı yerini yavaş yavaş ‘kurucu nesne’ye bırakıyor galiba. İkinci dünya savaşı sonrasında oluşan post-critical düşünceye göre, dünyayı bilincimizde oluşan bilgilerle biz kuruyorduk. Hatta her birimiz farklı inşa ediyorduk, her birimiz dünyayı farklı okuyorduk ve dolayısıyla farklı yaşıyorduk. İçine düştüğümüz (Falling) dünya nesnel bir gerçeklikti tabii ama duyularımız, duygularımız, yaşantılarımız, deneyimlerimiz ve içinde bulunduğumuz her türlü bağlam bizim ‘dışımızdaki’ dünyayı nasıl okuyacağımızı belirliyordu. Bu görüşe göre, dünya nesnel olarak bilinemez, çünkü dünyayı bilebilen veya bildiğini iddia eden tek şey zaten öznelerdir. Öznenin bilebildiği dünya dışında başka bir dünya olmadığına göre ve özneler özne olmaktan çıkamayacaklarına göre evrensel olarak bilinebilen nesnel bir dünya diye bir şey mümkün olamaz. En temel tanımlar ve ölçü birimleri bile dünyayı nesnel olarak bilmenin göstergesi değildir, bunlar da öznenin tanımladığı dünyayı bilme araçlarıdır, hepsi kaçınılmaz olarak özneldir!
Eyvallah!
Post-modernist (bazı felsefeciler post-critical demeyi tercih ediyorlar) düşünüşde nesnel olarak bilinebilen bir dünya yoktur. Nesne-özne etkileşiminin olduğu ama öznenin içinde bulunduğu bağlamlar ve deneyimleri ışığında bilebildiği bir dünya vardır. Ayyy gözlerime inanamadım! derken işte öznelliğin sınırlarına dair bir ipucu yakalamış oluruz. Duyu organlarımız dışımızda bir dünyaya ilişkin veriler topluyor ve beyne iletiyor, ve beyin bunları aynı şekilde alıp bilgiye mi dönüştürüyor? Hayır! Beyin, kendi geçmiş deneyim, yargı ve önyargılarıyla harmanlayarak veriyi bilgiye dönüştürüyor. Yani nesnellikten öznelliğe geçmemiş bir 'bilgi' mümkün değil. Eğer duyularımızın ilettiği veri, şimdiye kadar edindiğimiz bilgilere aykırıysa 'gözlerime inanamıyorum!!' gibi saçma bir cümle kurarak bu durumu ifade etmeye çalışıyoruz. Sonuçta dediğimiz gibi, en nesnel ölçüler bile (zaman, mekan, uzunluk, hacim, renk etc..) öznenin ortaya attığı kategorilerdir. Yarın öbür gün bir uzaylı gelse, onların evreni bilme kategorilerinin bizimkinden 180 derece farklı olduğunu görürüz heralde. Sadece farklı duyu organlarına sahip olduğu için de değil! Şunu düşünün ki, gözün gördüğü renkler aynı biyolojik evrimden geçmiş tüm insanlar için birebir aynı olmalı değil mi? Bundan daha nesnel ne olabilir? Peki o zaman neden bazı kültürlerde ‘mavi’ diye bir renk yok? Neden aynı objeye bakan farklı gözler farklı renkler görüyor? Kültürlerarası renk algısıyla ilgili bir sürü deney ve yayın var, internetten açıp bakın. Renk bile kültürel olarak tanımlanan bir şeydir.

Daha da ilginci belki de sinestezi olarak bilinen tıbbi durumdur. Sinestezi 'sorunu' olan insanların bir duyu organları uyarıldığında otomatik olarak başka bir duyu organı da uyarılıyor. Mesela renkleri ses olarak, sesleri görüntü olarak, harfleri veya rakamları renk olarak algılıyorlar. Uzatmayalım: Duyu organlarımızın niteliği aynı gibi gözükse de, işleyişleri ve beyinde yarattıkları etki bambaşka olabilir. Bir tane dünya var belki ama milyarlarca farklı dünya kavrayışı ve algısı var. İşin komik yanı bir çok insanla aynı şeylere gülmemiz veya sinirlenmemiz bir çeşit mucize. Diğer yandan, 'evet seni çok iyi anlıyorum' gibi sıradan cümleler kurarken çok dikkatli olmamız gerek. Böyle bir şey ne kadar mümkün merak ederim, orası ayrı konu...



Ehh, gerisini siz düşünün! Evrensellikten, aklın bir yolu olduğundan, genel-geçerlikten, yasalardan, ebedi-ezeli olan şeylerden bahsederken iki kere düşünmek gerek gerçekten.

Bir bebeği düşünün. İçine tam anlamda ‘düştüğü’ dünya zaten kültürlenmiş bir dünya. Aslında içine düştüğü şey dünya değil, kültür. Daha gözleri tam olarak görmezken baktığı dış dünya onun için bilgisini duyu organlarıyla ve yaşantılarla topladığı bir kolajdan ibaret olmalı. Daha sonra ilk yaptığı şey bazı nesneleri ayırt etmek, eline alarak, ağzına götürerek tanımaya çalışmak. Onun için nesnelerin hiçbir adı yok, işlevi yok, anlamı yok. Pencereden dışarı baktığında ‘işte ağaçlar’, ‘işte apartmanlar’, ‘işte hayvanlar’ demiyor. Aslında tam olarak pencereden baktığında ne ‘gördüğünü’ bilmemiz mümkün bile değil. Aynı manzaraya baksak da, onun 6 aylık gözleriyle bizim 30 yıllık gözlerimiz bambaşka şeyleri görüyor. Biz herşeyi isimlendirip kategorileştirirken ve böylece yargılarda bulunurken (‘yaşlı bir ağaç’, ‘yüksek kaldırım’) o dünyayı belki de gerçekten nesnel olarak algılıyor. Yargı vermeden, önyargılara sahip olmadan, şeyleri kategorilere ayırmadan, iyi-güzel-doğru gibi ahlaki yorumlarda bulunmadan dünyayı belki de olabilecek en nesnel haliyle kaydediyor. Bir yerlerde okumuştum, çok hoşuma gitmişti: Bir nesneye isim vermek onu daha iyi bilmemizi sağlamaz, onunla aramıza mesafe koymamıza yol açar diye. İsim verdiğimiz her ŞEY bir NESNE’ye dönüşüyor çünkü özne için. Yani bu açıdan bakılınca nesnesiz özne, öznesiz nesne olamaz şeklinde bir sonuca varabiliriz. Bir bilen olduğu zaman şeyler, nesneye dönüşüyor. O zaman özne-nesne dikotomisini sona erdirmenin pek de bir başarı şansı yok gibi, ama belki böyle bir uğraşın pek bir anlamı da yoktur.
İsmin mor renk tadında!

Aynı şey ‘nesne felsefesi’ için de geçerli. Her şeyi kuran özne değil de, özneyi kuran nesneyse eğer, o zaman yine aynı hatalara (hata demeyelim de aynı çıkmaz sokaklara) girmiyor muyuz? Anladığım kadarıyla çevreci akımlardan beslenen bu düşünce, öznenin biricikliğini, nesneler arasındaki üstün ve ayrıcalıklı konumunu alaşağı etmeye çalışırken (ki bu değerlidir tabii) yine özne odaklı bir bakış açısına varmıyor mu? Yani özneden kaçmak mümkün mü? Dünyayı bilebilmenin tek yolu kendi öznelliğimiz içinden bakmaksa, yine ölçüleri ve ölçekleri biz belirliyorsak ve dünyanın hakikatini bilme derdi tek bizde varsa; nesneler ne kadar bizi yönlendirirse yönlendirsin, davranışlarımızı ne kadar etkilerse etkilesin, kendimizi ne kadar saklamaya, küçültmeye, nesneleri özgürleştirmeye çalışırsak çalışalım sonuçta BİLEN ve bildiğini İDDİA EDEN sadece özneyse bu etkinliğin varacağı nokta eskisinden ne kadar farklı olacaktır?

Batı felsefesinin ulaştığı zaman-mekan-tarih bilinci noktasından geri dönmesi düşünülemeyeceğine göre, özne-nesne ayrımının bizi daha çok meşgul edeceği belli. Hiç birimiz bebekliğimizdeki ‘safa yakın’ bilinç durumuna geri dönemeyeceğimize göre, yani birbirini sürekli olan etkileşim içinde kuran özne-nesne evreninde, bilinç ve bilgi dünyasında dolaşmaya devam edeceğiz. Bunun dışında başka bir nesnellik alanı aramak zaten nafile (bunu artık sağır sultan duydu heralde, gerçi bizim üniversitelerde duymayanlar kalmış). Yani kendinde-şeylerin bilgisine ulaşamayacağız. Ha, kendinde şeylerin bilgisi diye bir şey de yok. Şeyler sadece varlar. Bizim dışımızda, bizden bağımsız olarak varlar. Onlara sen varsın diyen bir özne olmasa bile! İnsanlar ortaya çıkmadan önce dünyada yaşamış fosilleri düşünün. İnsan diye özbilinçli bir canlı evrimleşmemiş olsaydı da, onlar bu dünyadan gelip geçmiş olacaklardır. Yalnızca bilinemeyeceklerdi. Orası ayrı! İşte öznenin haddini bilmesi için bence bunu idrak etmesi gerekli. Herşey sonuçta Erich Fried’un şu şiiri ile anlatılabilir sanırım:
Was es ist
Es ist Unsinn
sagt die Vernunft
Es ist was es ist
sagt die Liebe

Es ist Unglück
sagt die Berechnung
Es ist nichts als Schmerz
sagt die Angst
Es ist aussichtslos
sagt die Einsicht
Es ist was es ist
sagt die Liebe

Es ist lächerlich
sagt der Stolz
Es ist leichtsinnig
sagt die Vorsicht
Es ist unmöglich
sagt die Erfahrung
Es ist was es ist
sagt die Liebe


Türkçesi (www.erichfried.com adlı siteden alınmıştır)

Saçma
diyor akıl
Ne ise odur
diyor sevgi

Mutsuzluktur
diyor hesap
Acıdan başka şey değildir
diyor korku
Çıkmazdır
diyor anlayış
Ne ise odur
diyor sevgi

Gülünç
diyor gurur
Hafifmeşreptir
diyor ihtiyat
Olanaksız
diyor deneyim
Ne ise odur
diyor sevgi

Kubrick'in Monoliti

 
http://www.youtube.com/watch?v=lcJPaHFbsc0&stopthedamnautoplay=FLONx81fns8JlYxOih-NOqHw&index=1

Yukarıdaki video, bana göre, Kubrick'in "2001: A Space Odyssey"deki meşhur monolitin en olası anlamlarından birine işaret ediyor. Filmi hatırlarsak, maymunların alet kullanmasına, belirli bir farkındalık yaratmasına giden yol, birdenbire ortaya çıkan monolitin etrafına toplanmaları ve onu korkuyla karışık incelemeleriyle başlıyordu. Bu videoda da, neredeyse o sahnenin birebir tekrarı var sanki. Video boyunca şempanzeler sanki yavaş yavaş bir öğrenme süreci yaşıyorlar ve örneğin 4:45'ten sonra annenin elini başına ve sonra göğsüne vurması, çok temel bir farkındalığa işaret ediyor: Ölümün ve kaybetmenin farkındalığına. 
Filmdeki monolitin yerini burada ölü bir şempanze yavrusu almış durumda. Elbette bu, monolit doğrudan ölümün farkındalığını temsil ediyor demek değil. Monolit sanki daha çok, evrim sürecindeki çeşitli sosyal ve kültürel dönüşümlerin sembollerini kendinde topluyor. 
Öbür yandan, ölümün farkındalığı, yas tutma ve ölüyü gömme ritüelleri, eğer arkeolog ve antropologlar haklıysa, kültürel evrimde çok önemli bir yer tutuyor. Elbette bu videoda belirli bir farkındalık ya da karmaşık bir ritüelin işaretini görmek zor, ama insan yine de bir şeyler hissediyor sanki. Belki bir kaybın ortaklaşa yaşanan bir hissiyatını. Şimdi bir "kuantum" sıçraması yaparsak: Böyle bir ortaklık, ortak yazgıya karşı böylesi bir hissiyat ve yavaş yavaş gelişen ölümün farkındalığı, insanın atalarında belki de günümüzdeki kültürün yolunu hazırlayan iki zihinsel alan açmış olabilir. Birincisi, sürekli yinelenen doğum ve ölüm olgusu ile bu olgunun farkındalığı, bu döngünün ortaklaşa yaşanan sevinci ve tutulan yası, insanın atalarında, kendi yaşamlarının, kendilerinden daha büyük bir yaşamsal sürecin parçası oldukları bilincini geliştirmiş olamaz mı? Belki de bu nedenle, kendinden daha büyük bir sürece ya da bir "şey"e inanma, tapma bilinci geliştirip, bir tür kutsallık yaratmış olabilirler mi? Monolitin bir tür kutsal anıta benzerliği bu açıdan değerlendirilebilir.
Ama alet kullanmadan, geliştirmeden, üretmeden tapınak yapamazsın. Burada, kutsallık bilinci geliştirmenin alet kullanma ve üretimini tetiklediğini söylemek saçma olur. Tersine, ölümün farkındalığı, yaşamın sürekli olarak ölümle olumsuzlandığının ortaklaşa bilinci, kendi bireyinin ve türünün bu döngü karşısında tehlikeye düşebileceği bilinci, insanın atasını, doğada var olmayan bir olaya, yani alet yaratma, geliştirme ve üretme sürecine girerek, doğal olmayan "nesneler" yaratarak, kendini koruma altına alma dürtüsüne yöneltmiş olabilir mi?

Peki, alet üretimi ve kutsallığın, ölümün farkındalığında yatan olası eş kökenliliği ile ölenin yasının tutulması ve yaşamın olumlanması zorunluluğunun üretici karşılıklılığı fikri, gölde vraklayan kurbağadan Shakespeare'e giden yolda bir anlam ifade eder mi? Peki bu soru bir anlam ifade eder mi?

Cuma

Kötülüğü Anlamak II: Kötülüğe Övgü

Kötülüğü anlamak insanı anlamanın yarısıdır. Kötülük; karşıdakine zarar vermek amacıyla yapılan eylemin adıdır. Yani kötülük aslında yalnızca eyleme döküldüğünde gerçekleşmiş olur. Kötü olarak nitelendirdiğimiz insanlar artniyetli düşüncelere sahip oldukları için değil -ki böyle düşünceler istisnasiz her insanda ortaya çıkar- bu düşünceleri eyleme dökmekte sakınca görmemiş olmalarından kaynaklanır. Bu basit gerçeği baştan ortaya koyduğumuza göre, kötülüğün kendi kendine varolan bir 'şey' olmadığını teslim edebiliriz. Kötülük bir fenomen, kendini görünür kılan şeydir; ama bu fenomenin ardında yatan göze görünmeyen nedenler ve sonuçlar zinciri yatmaktadır. Heidegger'in verdiği örneklerden birini kullanmak gerekirse, kötülük; bir hastalığın göstergesi olan ateş gibidir, ama aslında hastalığın nedeni ateş değildir. Kötülük; bir takım yaşantılardan ve duygu durumlarından beslenen ve içimizdeki karanlık köşelerden arada sırada korkunç başını uzatarak yeryüzüne çıkan bir canavara benzetilebilir.. Günlük deneyimlerimiz göstermiştir ki, ne kadar bu canavarı saklamaya çalışırsak çalışalım, ya da Freudiyen bir tabirle ne kadar güçlü bir süperegomuz olursa olsun, o kendini şu ya da bu şekilde açığa vuracaktır.

Ancak kendi kendine varolan orijinal bir kötülük varsayımında bulunmak yanlış olacaktır kanımca. Evet, evrim kötü davranışları bugüne kadar elemediğine göre, bunların insanın hayatta kalma mücadelesinde bir yeri olduğu kesin. Antik Yunan mitolojisinde belirtildiği gibi, kötülüğün hiç olmadığı, henüz Pandora'nın Kutusu'nun açılmadığı, altın bir çağ diye bir zaman dilimi hiç olmadı. Aldatma, kandırma, hırsızlık ve öldürme gibi davranışlar sadece insanda değil, bir çok memeli türünde ortaya çıkar. Bu noktada biz insanlar yalnız değiliz. Ne var ki, bir eylemin kötülük olabilmesi için failin özbilinç sahibi olmasi şarttır. Bir aslanı antilopları avladığı ve öldürdüğü için kötü bir aslan olarak yargılayamayacağımız gibi, sözgelimi, bir bebeğin saçımızı çektiği için kötülük yaptığını söyleyemeyiz. Sonuçta, bir aslanda ya da bebekte artniyet denilen bir düşünce biçimi hayat bulamaz. Artniyet, artdüşünce ve bunların açığa çıkarıldığı kötülük eylemi yalnızca kendi edimleri üzerine düşünebilen, diğer bir deyişle, özdüşünümsel (self-reflexive) hareket edebilen belki de tek canlı olan (2 yaşını geçkin) Homo sapiens'e ait özelliklerdir. Dolayısıyla, kötü (ya da iyi) olabilen tek canlı da insandır. İyi ve kötü diye kategoriler yaratan, iyiyi öven, kötüyü yeren toplumsal bir düzen oluşturmaya çalışan insan -ki burada din kurumu üzerinde uzun uzadıya durulabilir- bu yüzden ahlaki bir varlık olarak tanımlanır. Şüphesiz ki, bir edimi kötülük olarak tanımlayabilmek için toplumsal ve tarihsel olarak ortaya konmuş bir ahlak çerçevesi gerekmektedir.


Buraya kadar herkes hemfikir herhalde. Peki kötülüğü anlamanın yolu nereden geçiyor? Madem kendi başına mutlak kötülük diye birşey yok, madem kötülük yalnızca bir sonuç, bize görünen olanın ardına nasıl geçeceğiz? Buzdağının suyun altında kalan bölümünü nasıl araştıracağız? Kanımca burada bol bol psikanalize başvurmak gerek. Kötülük denilen eylem biçimini yaratan ne de olsa kendine güvensizlik, korku, kıskançlık, çekememezlik gibi pek insanca duygular. Star Wars'da Darth Vader'in nasıl adım adım masum bir çocuk olmaktan çıkıp karanlık tarafa geçtiğini hatırlayalım. Darth Vader mutlak kötü değildi, hiçbir zaman da olmadı. Karanlık tarafa geçmesine neden olan şeyler içinde kötülüğün değil, korkunun ve kendine güvensizligin olmasıydı. Master Yoda bunu en başından itibaren sezmişti:

Yoda: Fear is the path to the dark side. Fear leads to anger. Anger leads to hate. Hate leads to suffering. I sense much fear in you.

Genç Anakin'in içindeki korku, onun rasyonel davranmasını engellemekle kalmadı, onu yöneten mutlak bir gücün ve nefretin esiri olmasına yol açtı. Anakin, kötü olduğu için karanlık tarafa geçmedi, içindeki korkuları yenemediği için karanlık taraf onu kölesi yaptı. Burada Anakin'e kızmaktan çok, acıyabiliriz ancak. Belki tüm kötülükler için bu geçerlidir. Kötülük yapan insana acımamız gerekir belki de, çünkü kimbilir içindeki hangi pek insancıl duygunun esiri haline gelmiştir. Dolayısıyla, dehşet eylemlerinden sonra söylemeye alışık olduğumuz 'bunu yapan insan olamaz' önermesini, 'bunu yapan ancak ve ancak insan olabilir' ile değiştirmemiz yerinde olacaktır. Sonuç olarak, kötülüğü anlamak için işe korkuyu anlamakla başlamamız gerekecektir.

Böyle bir kişilik için kötülük haz veren bir davranış şeklini almıştır. Kötülük yapmanın haz vermediğini söyleyecek durumda değiliz. Kötü karakterlerin çizgi filmlerdeki hain kahkahalarını anımsayın. Kötü adam kahkahası bir klişedir, bu kahkahalar kötülüğün yapıldığı anda duyulan hazdan kaynaklanır. Yaralı ve kendini eksik gören benliklerde kötülük yapmanın verdiği haz büyük olacaktır. Yine böyle insanlar iktidarı arzulayacak, mutlak güce tapacaklar ve diğer insanları kontrol altına almak isteyecekledir. Kanımca, tarihin 'büyük' kişilikleri (Napolyon, Cengiz Han, Stalin, Hitler gibi..) benzer kişilik bozuklukları ve ruhsal problemlerle boğuşan, kendisi çok acı çeken ve bu yüzden de acı çektiren zavallı insancıklardır. Bu insanların içinde asla dolmak bilmeyecek 'bir büyük boşluk' vardı. Mesela Hitler için, eğer ressamlıkla başarılı olabilseydi tüm bunların hiçbiri yaşanmazdı derler. Çünkü kötülük haz verse de, hiçbir zaman kendini ve dünyayı olduğu gibi sevmenin yarattığı dinginlik hissinin yerini tutamayacaktır. Bu son cümle beni iyilikle ilgili bir söz söylemeye itiyor. Kanımca, mutlak iyilik ya da iyi insan diye bir şey de yoktur. Kendini tanıyan, kendi eylemleri üzerine düşünen ya da klişe tabirle kendiyle barışık insan vardır. İyilik de bu duygu durumunun bir sonucu olarak ortaya çıkar sadece. Her insanda iyi ve kötü eylemlerde bulunma kapasitesi olduğu gibi, yine her insanda iyi ve kötü arasında seçim yapma kapasitesi de vardır. İyi ve kötü eylemlerimiz içimizdeki karanlığı ya da aydınlığı toplumsal ortama çıkarmanın yollarıdır sadece. Tıpkı Hegel'in bu blogdaki "Kötülüğü Anlamak" yazısında vurgulanan sözlerinde olduğu gibi, insanda hem gündüz hem gece halleri birarada mevcuttur. Geceyi tanımaktan ve onunla yüzleşmekten korktuğumuz sürece içimizdeki karanlık boşluk büyüyecek, korkularımız artacak, öfkemiz ve nefretimiz günyüzüne çıkarak içimizdeki aydınlığın yerini almaya başlayacaktır. O yüzden tüm masal kahramanlarının yaptığı gibi, mutlu sona ulaşmak için önce karanlık ve ürpertici yerlerden geçmeliyiz. Ve bu son söylediğimiz, bireyler için geçerli olduğu gibi, toplumlar için de geçerlidir. Bireyler kendi içlerinde bir yolculuğa çıkarlarken, toplumlar da kendi geçmişlerindeki karanlık köşelerle yüzleşmek zorundadır.

Bu pek meşakatlı yolculuğu başarsak da, unutmayalım ki, gecesiz gündüz, gündüzsüz gece olamaz. Kötülüğün olmadığı bir dünyada iyiliğin adı bile konulamazdı. Kimbilir, belki de Hölderlin'in pek incelikli sözü "tüm erdemlerimizin başlangıcı kötülüktedir" bu gerçeği anlatmak istiyordur (1).. Bu yüzden, kötülüğü meşru kılmaya gerek kalmadan, onun insanın (kendimizin) olmazsa olmaz bir parçası olduğunu peşinen kabul etmemiz gerekiyor. Kötülüklerin olmadığı bir dünya değil, kötülüğünün farkında olan bir insanlık hayaliyle..

(1) Hölderlin, Şiir ve Tragedya Kuramı. 2012. Notos Kitap.

Nasıl bu hale geldik? Bilincin yolculuğu üzerine atıp tutmalar

İnsan nasıl insan oldu? Daha doğrusu insan nasıl insanlığının farkına vardı? İnsan, sözgelimi, nasıl oldu da üzerinde yaşadığı biricik gezegen için bir tehdit haline geldi? İnsan nasıl oldu da, hayvanların ve bitkilerin evrimi üzerine doğrudan etki edebilen, doğayı türlü biçimlerde dönüştürebilen, gezegenin iklim dengesini bile sarsan bir canlı haline geldi?

Herder’in öne sürdüğü gibi, bugünü ancak geçmişe bakarak, geçmişi de ancak bugünden geriye retrospektif bir bakışla anlayabiliyorsak, modern insanın yarattığı bugünkü –pek de parlak olmayan- dünya koşullarını anlayabilmemizin yegane yolu her şeyin başladığı ana geri dönmek olabilir. Burada, Husserlcı bir anlamda, orijine yada kökensel olana dönmekten ve hikayeyi oradan başlatmayı kastediyorum. Husserl’a göre, kökensel olana ne kadar yaklaşırsak, hakikate de o kadar yaklaşmış oluruz. Kökensel olanın arkasında da bir neden, başka bir köken olabilir; ama biz şimdilik ulaşabildiğimiz noktaya kadar geri gitmeye çalışalım bakalım! Tabii ki burada kültür-tarihsel olanların kökenine geri gitmekten bahsediyorum. Ne de olsa ne Hegel’in, ne Marx’ın, ne Darwin’in ne de Husserl’ın bilemeyeceği bir sürü bilgiye sahibiz bugün.

Hikayemizi şöyle özetleyebiliriz: Öykünün başlangıcı, doğayı dönüştüren ilk insana geri gider. İkinci aşama, doğayı dönüştürebildiğinin farkına varan insandır. Başka hiç bir canlı türünün sahip olmadığı bu özelliği sayesinde insan, kendi ’ayrıcalıklı’ varoluş durumunun farkına varmaya başlar. Üçüncü aşama, doğaya hükmetme hırsının ortaya çıkarak, insanın kafasında, doğa-insan ayrımının hiyerarşik bir yapıya bürünmesi ve, bunun sonucunda, doğanın merkezine kendini koyan insanın ortaya çıkışı olarak tanımlanabilir. Bence insan halen 3. aşama içinde; nitekim dünya-merkezli evren tasavvurundan, güneş-merkezli evren tasavvuruna geçişin kapısını aralayan Kopernik Devrimi bile kendini beğenen (narsist bir varlık olarak) insanın kendini evrenin merkezine yerleştirmesini engelleyememiş. Küresel ısınma ile ilgili farkındalığın artmaya başladığı şu günlerde belki de 4. aşamaya doğru geçmeye başlamış olabiliriz. Dileğim o ki, dördüncü aşamada insanlar kendilerinin hiçbir şeyin merkezi olmadıklarını anlayarak, doğanın insanın ona hükmettiği, insandan bağımsız bir şey olmadığını görmeleri ve doğayı sadece kendisinin eşiti olarak tanımasının ötesinde, onunla özdeş olduğunun bilincine varmasıdır. Felsefede son zamanlarda öne çıkan nesne-odaklı yaklaşımlar bu bilincin ortaya çıkışını müjdeliyor gibi geliyor bana. Şayet bu bilince varamazsa insanlık, doğanın insansız varlığını devam ettireceği aşikar bir gerçek. İnsanın kıyameti, evrenin kıyameti olmayacak çünkü.

İlk aşamaya kısaca göz atalım mı? Homolardan biri, ya da insansılardan biri (Hominid), bugün bizim Afrika olarak adlandırdığımız yerde, dere yatağında bulduğu, avucuna güzelce oturan bir taşı başka bir taşa vurarak şekillendirdiğinde bununla hayvanın etini kemiğinden daha rahat ayırdığını fark etti. Benzer deneyimleri edinen diğer hominidler de aynı hareketi taklit etmeye başladılar, hatta bu nesne o kadar faydalı oldu ki, onu yapmayı çocuklarına da öğrettiler. Böylece insanın yarattığı ilk kültürel ürün olarak çaytaşı aletler ortaya çıkmış oldu. Doğada olanın, akıldaki bir tasarım sonucunda, dönüştürülme süreci de bu mütevazı adımlarla başlamış olur. Yani tam anlamıyla, o Homo için küçük, ama insanlık adına dev bir adımdır bu olay!

Hominidlerin ilk aletleri, kültürün başlangıcı..

İçinde olduğumuz şu günden o ana dönüp baktığımızda, insanlık adına gurur duymaktan çok, tarihin karanlık anlarını düşünerek, acı acı gülebiliyoruz sadece. Ne de olsa atom bombasının yapılmasında, gaz odalarının inşasında, tüm işkence aletlerinin “keşfinde” de benzer bir tasarlayan akıl var. Tabii çaytaşı alet yapan hominide bu kadar yüklenmek, onu yarattığımız korkunç dünya için suçlamak doğru değil. İlk aleti sadece ve sadece hayatta kalmak için tasarlayan insansıdan o yüzden özür dilerim.

Gelelim ikinci aşamaya. Çok çetrefilli bir aşama bu. Homo sapiens –Akıllı İnsan- ortaya çıktı; yani fizyolojik, akılsal, psikolojik, genetik olarak bizimle özdeş olan insan türü. Bizden tek farkı var, o da tarihsel-kültürel birikimin henüz başında olması. Bir iphone tasarlayamaz ama iphone tasarlamak için gerekli tüm donanıma sahip! Küçük gruplar halinde gezen, göçebe bir yaşam şekli var ilk önceleri. Yaşamını avcılık ve toplayıcılık yaparak geçiriyor. Aslında avcılıktan çok, toplayıcılık yapıyor. Bitki köklerini, çeşitli meyveleri, tohumları yiyerek besleniyor; şansı varsa arada küçük yada büyük memelileri avlıyor, yada hatta zaman zaman leşçilik yapıyor. Buzul Çağı’nın zorlu koşullarında, bedeninin zayıf özelliklerine rağmen neslini sürdürmeyi başarıyor. Alet çantasındaki nesneler çeşitlenmiş; el baltaları, keserler, bıçaklar, okuçları, mızrakuçları üretebiliyor. Bunları üretme teknikleri gelişmiş, her yöne oynatabildiği başparmağı ve kapasitesi artmış olan zekası sayesinde ve tabii ki önceki nesilden öğrendikleri ve deneyimlerinin yardımıyla farklı iş ve görevlere uygun aletler üretebiliyor, yenilerini de deneme-yanılma yöntemiyle yada tasarım gücüyle keşfedebiliyordu.

Bu dönemde Homo sapiens’te başka tuhaf özellikler de görülmeye başlandı. Günümüzden 40 ila 35 bin yıl önce bu tuhaf canlı, mağara duvarlarına resimler çizmeye, kilden heykelcikler yapmaya, müzik aleti tasarlamaya ve hikayeler anlatmaya başladı! Bugün, insanı insan yapan güzel ve biricik özellikler diye gurur duymayı kendimizde hak gördüğümüz tüm olgular işte o dönemde ortaya çıktı. İnsanın akıl kapasitelerinde bir sıçrama gerçekleşmiş olmalı bu dönemde. Tam olarak ne oldu henüz bilmiyoruz. İnsan, sadece yaşamını devam ettirmeye yarayan bir takım aletler üretmekle yetinmedi. Ya da şöyle de ifade edebiliriz: İnsanın neslini sürdürmesi için ürettiği aletler yeterli gelmedi!

Lascaux'daki mağara resimlerinden bir detay. Sanatta ilkler
Resim sanatı, müzik ve edebiyat, insan evriminin kesinlikle öngürülemeyecek şekilde yön değiştirmesiyle, yani kendi varlığını doğa içinde tanımasıyla, ortaya çıktı. İnsan, doğadan ve diğer insanlardan ayrı bir varlık olarak kendi bilincine vardığı sihirli anda, hayatta kalma mücadelesi onun için okucu üretme etkinliğinin ötesine geçmek zorunda kaldı. İlk defa soru sordu insan: Ben neyim?
İşte bu soru sorulduğu andan itibaren, geriye dönüş mümkün değildi. İnsanın kendini keşfetme ve açığa vurma süreci oldu tarih dediğimiz şey. İnsanlık tarihi, bizim görmek istediğimiz gibi, ilerlemeler ve gelişmeler tarihi değil, insanın orijinal sorusuna yanıt aramasının acıklı geçit törenidir aslında.

Burada insanın içine düştüğü ikilemi zavallı Frodo’nun yaşadıklarına benzetebiliriz. Yüzüğü taşımak Frodo için nasıl bir yandan büyük bir yük, onu gün geçtikçe tüketen ağır bir ceza; diğer yandan da asla vazgeçmek istemeyeceği, canı pahasına koruduğu bir değer (‘My Precious’) ise, insan için de bilinci aynen öyledir.

Erich Fromm insanın bu ebedi yükünü (burden kelimesi anlamı burada daha iyi veriyor) şu çarpıcı cümleyle ifade etmişti:
“Man is the only animal for whom his own existence is a problem which he has to solve.”
İnsan, evrimin ona kötü bir sürpriz gibi getirip kucağına bıraktığı bilinci ile uğraşadursun, ikinci aşamadaki insan henüz kendini doğadan üstün bir varlık olarak tasavvur etmiyordu. Doğayı gözlemleyerek onun temsilini yapabiliyor, anlatılan hikayeleri şekillere yada müziğe dökebiliyordu, ama o doğadan kopmuş, yabancılaşmış bir varlık değildi. Bunun için insanın doğayı ve insanı manipüle etme gücünün farkına varması ve bunu kullanması gerekecekti.

Üçüncü aşama, Neolitik Devrim ile olgunlaşmaya başladı. Buzul Çağı sona erip ılık ve yağışlı bir iklim gezegende hüküm sürmeye başlayınca, insanlar için yaşam her zamankinden daha kolay oldu. Yiyecek boldu, av hayvanı boldu, insanın alet çantası değişen koşullarla ihtiyaçlara göre değişti, bol kalorili tohumları olan bitkilerin yetiştiği coğrafyalarda insanlar, göçebe yaşamı yavaş yavaş terk ederek, ilk evleri inşa etmeye ve ilk köyleri kurmaya başladılar. Bol karbonhidrat girdisi sağlayan toplumların nüfusları kısa zamanda arttı, yerleşik yaşama geçmenin verdiği rahatlıkla kadınlar daha sık doğum yapmaya başladılar. Nerede çokluk, orada bokluk! denir ama Güneybatı Asya’da ilk başlarda öyle olmadı. Yiyecek sıkıntısı çekmeyen, dolayısıyla bol boş vakti olan, ancak hala bilinç derdiyle meşgul olan bir takım insanlar, nesillerdir anlatılan hikayelerden, doğada gözlemledikleri olaylardan, hayvanların hareketlerinden esinlenerek çeşitli mitolojik öyküler anlatmaya başladılar. Yaradılış hikayeleri, insanüstü yaratıklar, insana görünmeyen ruhlar insanın doğayı yorumlamaya başlamasının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Tüm bu hikayelerde, insanın doğayı pasif olarak gözlemlemesinin ötesinde, ona anlam atfetme ve her şeyi insana göre yorumlama isteğinin izlerini görüyoruz. Bu anlamda özne-odaklı kozmoloji ta o zaman ortaya çıkmış oluyordu.

İnsan, mimaride yaptığı ilklerle tasarım gücünün sınırlarını zorlamaya da tam bu anda başladı. Urfa’daki Göbeklitepe insanın doğayı dönüştürme ve hikaye anlatma gücünün ilk anıtsal örneğidir. Ovanın dört bir yanından görünen bir tepenin üzerine bir Anıt (Landmark) olarak inşa edilmiş olan bu tapınaklar dizisinin, insanın yerleşik yaşama geçtiği ancak henüz avcı-toplayıcı olduğu bir aşamaya ait olması gerçekten tüyler ürpertici. Medeniyetin, anıtsallığın, dini inanışların, toplumsal örgütlenmenin kökeninde yiyecek üretimciliğinin yattığını varsayan tüm görüşlerin çürütülmesine yol açan Göbeklitepe kutsal alanı, insanın örgütlü emeğinin en kadim ve çarpıcı kalıntılarından birisidir. İnsan toplumlarının bin yıllar boyunca bu alanda törenler düzenlediğini arkeolojik kanıtlara bakarak söyleyebiliriz. Doğayı dönüştürme gücünün farkına varan insan, doğayı kendine göre yorumlamayı da bir pratik haline getirir. Açıklayamadığı ya da cevabını bulamadığı tüm doğa olaylarına kendi yarattığı hikayeler ile açıklamalar getirmek zorunda kalır ve ancak böylelikle onu için için tüketen bilinç problemini çözerek, iç huzuruyla neslini devam ettirebilir. Tüm bu pratiklerin ve evren anlayışının mekana döküldüğü (somut bir şekilde mekansallaştırıldığı) alan olarak Göbeklitepe bir ilk katedraldir.
Göbeklitepe (Urfa), avcı-toplayıcıların tasarladığı ve inşa ettiği 10 bin yıllık bir kutsal alan.

Göbeklitepe’yi yaratan insanlar, aynı zamanda, tarımı ve hayvancılığı bulan insanlardır. Çevredeki buğdayı, arpayı, mercimeği, nohutu, yabani olarak dağda bayırda gezen koyunu, keçiyi, domuzu ve sığırı evcilleştiren ve onların genetik yapılarını değiştirerek insanlara bağımlı kılan insanlardır Göbeklitepe’ye belli zamanlarda toplanıp ayinler düzenleyenler. İnsanın doğadan üstün olabileceği fikrinin, insanın iflah olmaz kibirinin ilk doğduğu zaman dilimidir Neolitik Dönem belki de.

İnsanın doğaya hükmetme mücadelesinin en önemli aşaması bence insanın insana hükmetme süreci olmuştur. Doğaya hükmetmenin en üst düzeyde kendini açığa vurduğu andır bu. İnsana hükmeden insan, kendini insanüstü ve doğaüstü bir varlık olarak görmüş olabilir. İnsanın insana hükmü, mülkiyet ve sınıf kavramıyla ilişkilendirilse de, kanımca, Hegel’in köle-efendi diyalektiği bu hikayenin en yalın ve gerçekçi şekilde anlatıldığı görüşü temsil eder. Hegel’e göre, insan kendini bir özbilinç olarak ancak başka bir özbilinçte tanıyabilir. Nesneye yönelen istekle insan kendini özbilinç olarak tanıyamaz. Bunu gerçekleştirmek için insanın başka bir özneye yönelmesi gerekir. İki özbilincin kendilerini tanıyabilmeleri için ise, kendini kabul ettirme isteğine sahip olması gerekir. Özbilinçlerin bu tanınma arzusu onları kaçınılmaz olarak bir savaşa sürükler. İşte burası ilginç: Savaş, bir tarafın ölümüyle sonuçlansa, hayatta kalan özbilinç yine tanınmamış olacaktır. Savaş, ancak, şöyle sona erer: Taraflardan biri ölüm korkusuyla karşısındakini tanır, yani geri adım atar. Ölüm korkusu burada insanın biyolojik varlığını sürdürmesini sağlayan biricik güdüsü olarak ortaya çıkar. Hayatta kalır her iki taraf da, ama artık onlar iki özbilinç değildir, onlar köle ve efendidir! Bu diyalektik süreç içinde, ne efendi ne de köle amacına ulaşmıştır. Köle, doğayla dolayımsız ilişki içindedir ama efendinin buyrukları doğrultusunda onu dönüştürür. Efendi ise doğayla arasına köleyi alarak bir dolayım sokmuştur, görünürde güçlü ve muzaffer olan o gibi gözükse de, özünde, kendisi hala bir özbilinç olarak tanınmamıştır, çünkü köle ona göre bir özne değil sadece bir nesnedir. Efendinin trajedisi aslında köleninkinden büyüktür. Doğaya hükmetme arzusu içindeki insan işte, kendini doğanın en yüce, en akıllı yaratığı olan diğer insanlara kabul ettirme saplantısı yüzünden, onları köleleştirmiş, yani onları insanlıktan çıkararak nesneleştirmiş, bu eylemi sonucunda da nesneler tarafından tanınan bir zavallı efendi olmuştur.

İnsanlık tarihinde, köle-efendi ilişkisinin en somut olarak ortaya çıktığı aşama, devletlerin ilk olarak ortaya çıktığı zaman dilimidir. Devletler ve krallar ortaya çıkar, çünkü insanların büyük çoğunluğu korkularına yenik düşer. İnsan için yaşamın kendisi neden bir tehdit haline gelmiştir? Artan nüfus, salgın hastalık demektir, yiyecek sıkıntısı demektir, çatışma ve savaş demektir. Yani ölümün soğuk nefesini her an hissetmek demektir. Ölümden korkan insan, başka bir insana sığınır, sığındığı kişi onu her türlü tehlikeden koruyacağını, çünkü tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olduğunu iddia eder, ama karşılığında ‘benim için toprağı işleyeceksin, benim için madenleri işleyeceksin, gemiler inşa edecek, dünyanın zenginliğini bana getireceksin’ der. Mezopotamya’nın ilk kent devletleri ve tapınak ekonomileri işte böyle doğar. Korunmak isteyenler köle olmayı peşinen kabul eder, nesneleşir. Koruyacağını vaad edenler efendi olur ama kendilerini kabul ettirme arzuları hiç dinmez. Toplumda sınıflar böyle doğar, yüzyıllar, binyıllarca köle-efendi diyalektiği sürer gider. Merak ve açgözlülük, güç hırsı ve doğaya hükmetme isteği, insanın pek insanca özellikleri, tarihin dinamik güçleri olur.

Gel zaman git zaman, Yeni Dünya büyük yelkenli gemiler sayesinde, hırslı ve meraklı denizciler ve onlara sponsorluk eden gözünü mal-mülk bürümüş aristokrasi tarafından ‘keşfediliverdi’. İnsanlığın yüce değerleri olarak görmeye alışık olduğumuz, bilim, sanat, din ve teknoloji, doğaya hükmetme çabasının ürünleri olarak bu karanlık çağın gerçekleşmesine fazlaca katkıda bulundu. Doğaya hükmetmeyi kendine amaç edinmemiş halkların ya soyları tükendi ya da köleleştirildiler. Amerika’nın yerli halkları Avrupa’dan gelen salgın hastalıklarla sapır sapır dökülürken, Afrikalı insanlar pazarlarda köle olarak satıldıktan sonra ölene kadar muz ve şeker kamışı plantajlarında çalıştırıldılar.

Trans-Atlantik Köle Ticareti 1650-1860 yılları arasında 10 ila 15 milyon kişiyi Afrika'dan Amerika'ya taşıdı.
Endüstri Devrimi ile köle-efendi ilişkisi daha da karmaşıklaşır. Köle, doğayı dönüştürdüğünün farkına varmak şöyle dursun, fabrikaların işleyiş biçimi nedeniyle doğadan uzaklaşır ve kendi emeğine iyice yabancılaşır. Sınıf bilincine sahip olamadığı sürece, Marx’ın yanlış bilinç dediği durumda, köleliğinin farkında olmayan bir köle olarak yaşar ve ölür. Bu varoluş durumunda, kölenin aslında gerçekten zincirlerinden başka kaybedeceği bir şey yoktur, ama korkuları hala onu özgürleştirici hamleyi yapmaktan alıkoymaktadır.

Peki insanın doğaya hükmetme hikayesinin sadece bir parçası olarak okuyabileceğimiz insanın insana hükmetme hikayesi sona ermiş midir? Hayır, ermemiştir. Köle-efendi diyalektiği bitmeden, insan-doğa ilişkisi kökensel durumuna geri dönemez. Kökensel durumuna dönmesini de bekleyemeyiz belki, arada yaşanan o kadar hikayeden, tarihsel olaydan sonra. Ama doğa-insan eşitliğinin kurulması için, insanın doğayı bir özbilinç olarak kavraması gerek belki de. Doğayı nesneleştiren insan, ne yaparsa yapsın, efendi trajedisi içinde boğulmaya devam edecektir. Doğayı bir özbilinç olarak tanıyabilmenin ilk koşulu, kölenin özgürleşmesi olacaktır. Doğa-insan arasındaki eşitlik, ancak öznelerarası eşitliğin ortaya çıkmasıyla oluşabilir gibi geliyor bana. Yani şöyle bir şey gözümde canlanıyor: Şu anda yaşadığımız dünya insanlar tarafından kirletiliyor, kaynakları tüketiliyor, içindeki

Dağ gorillerinin nesli avlanma yüzünden tükeniyor. İnsan kendinde bu hakkı nasıl görmeye başladı?
canlıların tamamı nesneleştiriliyor, yani köleleştiriliyor. Filler sadece dişleri için, goriller gurme mutfağında meze olmak için, Sibirya kaplanı birinin sırtında kürk olmak için, küçük kırmızı balık bir akvaryuma süs olmak için nesneleştirilen canlılar. Hegel’in mantığını benimsersek, köleleştiren insanlar, yani efendiler, bitmek tükenmek bilmeyen bir iştaha sahipler, çünkü nesnelerden aldıkları haz onlara yeterince doyum vermiyor. Onlara doyum verecek olan başka eşit özbilinçlerdir. Bu gerçekleşmedikçe, tüketmeye devam edecekler, doğayla aralarındaki mesafe gittikçe açılacak ve sonunda kendileri de yok olacaklar.
Eureka 7 adlı animenin iki karakteri. Doğanın, insanın yaptıkları yüzünden yok olmamak ve insan olmayı anlamak için, kendini insan kılığına sokmayı denemesinin hikayesi. İnsanın hırsları ve korkuları onun doğayla bütünleşmesine izin verecek mi?

Ancak, köleler bu senaryoyu değiştirebilir. Kendi gücünün farkına varan kölenin özgürleşmesi sadece kendini bir özbilinç haline getirmez, aynı zamanda efendinin trajedisine de son verebilir. Özbilinç haline gelen efendi için artık doyumsuz istekler ortadan kalkar. Bir özgür özbilinçler topluluğu olarak tüm insanlık doğayı nesneleştirmeden, köleleştirmeden onu bir eşiti olarak tanır, kabul eder.

İşte tarihin sonu böyle gelir! Tarihin sonu böyle gelmezse, doğa, serüvenine Homo sapiens olmadan devam etmeyi sürdürecektir. Kim bilir, milyonlarca yıl sonra ortaya çıkacak başka akıllı varlıklar bizden daha iyi bir imtihan verecek ve bilincin ulaştığı son noktada doğayla bütünleşeceklerdir. O zaman fosillerimiz doğa tarihi müzelerinde ilkel bir yaratık olarak sergilenmekten başka hiç bir işe yaramayacaktır.