Pazar

Rosa'nın Son Mektubu

Çok büyük bir şans eseri, Rosa Luxemburg'un şimdiye kadar hiç yayınlanmamış yeni bir mektubu bulundu. O mektubu ilk defa olarak burada Felsefe Popisi farkıyla yayımlıyor ve bu vesileyle Rosa'nın 150. doğum yılını kutluyoruz. 



İşte Rosa'nın mektubu: 

Benim Sevgili Çocuklarım,

Ah biliyorsunuz işte, sevgili dostum Mathilde (Jakob) 31 Mayıs 1919'da cesedimi zorlukla teşhis etti. Beni Landwehr kanalına atan ismi lazım değil denizci teğmen, dev bir cenaze alayıyla ve kızıl bayraklı tabutla gömülmemi hiç istememişti. Hatta, gazeteler sevgili Karl'ın (Liebknecht) güya kaçarken, benim de sözümona kalabalık tarafından linç edildiğimi yazdılar. Gülüyorum bunlara. Sevgili Karl, yoldaşım, senin için yüreğimin ta dibinden ince bir sızı yükseliyor. Sana reva görülen işkence ve Tiergarten'da kalleşçe öldürülmen. Yok, hiç merak etme, katledilmemizle ilgili tüm detaylar artık biliniyor. Üstünü örtemediler. Hakikat bu! Bir yolunu bulup açığa çıkacak çatlağı illa bulur. Buldu da! İçin rahat olsun dostum.

Bize ne olduğu zerre kadar umurumda değil yoldaşlar! Beni ilgilendiren şimdilerde adına 1. Dünya Savaşı denilen savaşta soğuk ölümlerine gönderilen milyonlarca yoksuldu. Savaşın daha ilk yılında şehirler moloz öbeğine, köyler mezarlığa, ülkeler çöle, halklar dilenci yığınına, kiliseler ahıra dönüşüyor; devletler hukuku, ülkeler arası antlaşmalar, ittifaklar, kutsal sözler ve en yüksek otoriteler paçavra gibi yırtılıp atılıyor; burjuva toplumunun kirletilmiş, kepaze hali ortalığa saçılıyor, her yerinden kan ve pislik akıyordu. Her yerde açlık ayaklanmaları, veba, çaresizlik, sefalet ve ölümlerin en korkuncu kol geziyordu. 

Ben savaşa karşı çıktığımda beni ilk terk eden kendi partim oldu. Evet! Sosyal Demokratlar (SPD) bir de utanmadan parlamentoda Prusya'nın savaş bütçelerini bir bir onayladı! Prusya'nın savaş bakanı beni vatan haini ilan edip mahkemelerde süründürüp sonra da zindana attı. Acaba bu adamlar (adamlar diyorum, çünkü o dönemde henüz kadınların seçilme hakkı yok!) 20 milyon cesedin ağırlığını bir gün olsun yüreklerinde hissetti mi?

Uzun zamandır parti içindeki sağa kayan eğilimler beni rahatsız ediyordu. Ta 1906'da parti içi korkaklığa isyan ediyordum. Ah Tanrı aşkına, sosyal demokrasi tarafından mahvedilmediği takdirde, devrim ne büyük ve güçlü! Sosyal demokrasi içten içe erimenin üstesinden gelmeli, hizipçilik belasının vahşi içgüdülerini ve içimizi kemiren oportünist tasfiyecilik kanserini kararlılıkla söküp atmalıdır. İnanıyorum ki, gerçek politik liderlerin, bizimki gibi milyonlarca üyesi olan bir kitle partisinin liderlerinin bu sıfatı hak etmeleri için ilk önkoşul, kitlelerin ruhunda yükselen duygulara kulak verebilmeleridir.

Son tutsaklığımda seslere ve renklere karşı nasıl da açlık çekmiştim. Ona rağmen bizim Clara'ya (Zetkin) espri yapmaktan geri durmadım. Clara, beni kadın aleminin bir yığın gerçeği hakkında aydınlatan kadın hakları savunucusu kadın arkadaşım, yoldaşım. Onun mahpusluğu zor geçiyordu. Dedim ki, "en büyük avantajımız ne biliyor musun? Parti kongresine katılmak zorunda değiliz! Tanrıya şükürler olsun!"

Yine de itiraf etmeliyim, 14 metreküp bir hücrede olmak kolay değildi. Yemekler yenemeyecek kadar kötüydü, tuvaletin suyu yoktu. Mathilde benim için yemek ayarlamasa, mide ülserim burada iyice azacak ve belki de ölecektim. Işıksız hücremde beni ne kurtardı biliyor musunuz dostlar? Mörike'nin şiirlerini yüksek sesle ezberden okumak! Size de tavsiye ederim, olur da düşerseniz hücrelere.

Dediğim gibi, her şeye rağmen keyfim yerindeydi. Rusya'da devrim olmuştu ve kendi kişisel sorunlarımın bu esnada hiç ama hiç bir önemi yoktu. Rusya'daki gelişmeleri olabildiğince yakından izlemeye çalıştım. Almanca, Lehçe, Rusça gazete ve broşür elime ne geçerse! Bazı olaylar devrimin pek yolunda gitmediğini gösteriyordu. Sanki bir düzine mükemmel beyin her şeyi idare ediyor, işçilerin içinden bir elit grup da liderleri alkışlamakla ve önerileri oybirliğiyle onaylamakla yükümlüydü. Bu bir kliğin yönetimi değil mi Tanrı aşkına? Bence, Lenin-Troçki teorisinin temel hatası, diktatörlüğü demokrasinin karşısına koymasıydı. Kaç kere söyledim, dinletemedim. Lenin bana hep öfke püskürdü! İnatçı adam! Asyatik yüz çizgileriyle gerçek bir Rus köylüsü kafası! Bu kafayla duvarları yıkmak istiyordu, yıktı da! Deli şey! Tabii evime gelip sevgili kediciğim Mimi'yi nasıl sevdiğini de unutamam. Mimi resmen onunla flört ediyordu! Yanına gelsin diye her şirinliği yapıyor, sonra Lenin yanına gidince, küçücük pençesiyle ona vurup tıslıyordu! Ne komik bir görüntü, düşünsenize! 

Yok yoldaşlar, ben hep şunu söyledim, hala arkasındayım bu sözlerimin, sonuçta hiç kimse görüşleri nedeniyle dışlanamaz:

"Sayıları ne kadar fazla olursa olsun, yalnızca hükümetin taraftarlarına ve partinin üyelerine tanınan özgürlük, özgürlük değildir. Özgürlük her zaman başka türlü düşünenin özgürlüğüdür. 'Adalet' fanatizminden değil; politik özgürlüğün canlandırıcı, iyileştirici ve temizleyici yanı bu öze bağlı olduğundan ve eğer özgürlük ayrıcalığa dönüşürse etkisini kaybedeceğinden."

Görüyorum ki beni ikonlaştırmışsınız. Benim portremin olduğu çıkartmalar, kitap ayraçları, kahve bardakları, tişörtler...Bunları görmek hoşuma gidiyor elbet, 150 yıl sonra aranızda hayaletim dolaşıyor. Ama size bir öğüdüm var: Her türlü şablonlaştırma ve her türlü toptan reddetme ve göklere çıkarma dar kafalılığın bir göstergesidir. Kulağınıza küpe olsun. O fikirleri taşıyan bizler de işte sizin gibi insanlarız. Beni az çok bilirsiniz. Güçlü ve dirençli bir kadınım. Yine de utanarak bir şey itiraf etmek isterim. 18 Şubat 1915'te tutuklandığımda Berlinli polisler benim kim olduğumun onlara vız geldiğini söylemişti. Haklılarmış! Aynı gün içinde beni ikinci kez beni çırılçıplak soyup oramı buramı ellediklerinde ağlamamak için gözyaşlarımı zor tuttum. Bu zayıflığımdan dolayı hala kendime öfkeliyim. 

Peki ya 10 Temmuz 1916'da evime gelip beni yaka paça tutuklayanlara ne demeli! Üzerimde sadece gecelik olmasına rağmen, yatak odamın kapısını zorla açmaya çalıştı bir polis. Biliyorum yoldaşlar, egemenlerin yöntemleri 150 yıl sonra bile değişmedi, değil mi? Siz şimdi bir de bunları ekranlardan canlı yayınla izleyip gerçek zamanlı polis şiddetine kitlesel bir şekilde maruz kalıyorsunuz. Size üzülüyorum, olanlara öfkeleniyorum. 

Tabii polislerin böyle davranması pek doğal. Prusya'nın Savaş Bakanı bana açtığı davayı utanç verici bir biçimde düşürmek zorunda kalmıştı. Tam savaş arifesinde yüzbinlerce insanın askerlik kurumundan soğumasını göze alamadı. Bundan daha iyisi, bu dava sayesinde fikirlerimin büyük kitlelere ulaşmış olmasıydı. Keyfime diyecek yoktu doğrusu! Dünyanın en tatlı avukatları da yanımdaydı: Kurt Rosenfeld ve Paul Levi. Daha ne isterim ki! Ah Rosenfeld'in mahkemenin iddianamesini nasıl delik deşik ettiğini görmeliydiniz. Sosyal demokrasinin anti-militarizm ilkesinin ve toplantı özgürlüğünün bir suç olmadığını savcıya hatırlatmak zorunda kalması ne gülünçtü. Peki Hegel'e yaptığı göndermeye ne demeli? Mahkeme başkanının gözlerinin içine bakıp: 

"Dünyada büyük olan hiçbir şey, tutkusuz başarılamadı!" 

derken içinde yükselen kararlılık ve bana olan bağlılığı... 

Ben de savunmamda onlara beni benim fikirlerimden dolayı değil, kendi fikirlerinden dolayı cezalandırmak istediklerini tane tane anlattım. Savunmamı bulursanız bir yerlerde okuyun. Seversiniz. 

Ah, kusura bakmayın yoldaşlar! İçimde hala biraz öğretmenlik kalmış. Parti okulunda az ders vermedim. Biliyor musunuz, ben hep bazı durumların içine tepetaklak düştüm, ama sonuçta hepsi de iyi gitti. Bunun için mutluyum. Öğretmenlik kolay değildi. Parti okulunda ekonomi-politik teorisi anlattım uzun zaman. İktisat tarihi, sömürgecilik tarihi, karteller...Öğrencileri zorlayarak onların eleştirel düşünme pratiklerini geliştirmeyi seviyordum. O yüzden beni hem severler, hem de korkarlardı. 

Öğretmenliğin güzel yanları vardı elbet. Ama bazen öğrencilerin anlattıklarımı solgun ve dümdüz bir şekilde not aldıklarını, yeni öğrendikleri bilgileri nasıl da duygusuzca  kullanmaya başladıklarını gördüğümde kendimi kötü hissederdim. Böyle zamanlarda sevmiyordum öğretmenliği. Bir yandan da onlara ekonomi-politik anlatırken kendimden geçtiğimi hatırlıyorum. Dilimde tüy bitene kadar anlattım işte! Siz söyleyin, söylediklerim hala geçerli değil mi? Hatta sizin dünyanız sanki bizimkinden daha da az adaletli. Jeff Bezos ve Bill Gates diye birileri varmış. Tek başına bu adamların serveti Amerikalılar'ın servetinin %50'sine eşitmiş. Kapitalizm hala serpiliyor, gelişiyor demek bu. Bunu nasıl başarıyor açıklayayım:

Kapitalist ekonomi, birincisi; tüm üreticileri ve dünyanın birbirinden uzak tüm bölgelerini birbirine bağlayan ve böylece bütün dünyada işbölümünü hakim kılan mal değişimi ve para ekonomisiyle, ikincisi; teknik ilerlemeyi mümkün kılıp aynı zamanda küçük üreticileri sürekli olarak proleterleştiren ve böylece sermayeye satın alınabilir emek gücü sunan özgür rekabetle, üçüncüsü; bir yandan ücretli işçileri mekanik bir şekilde proleterleştirir ve sermayenin emrinde çalışmaya bağlarken, diğer yandan karşılığı ödenmemiş emeğin sermaye olarak birikmesini ve böylece üretim araçlarının büyüyüp gelişmesini sağlayan kapitalist ücret yasasıyla, dördüncüsü; kapitalist üretimin toplumun ihtiyaçlarına göre esneme ve uyum kabiliyetini artıran yedek sanayi ordusuyla, beşincisi; sermayenin bir üretim alanından diğerine hareket etmesinin önkoşulu olan ve böylece işbölümünü dengeleyen kar oranının eşitlenmesi yasasıyla ve nihayet altıncısı; kısmen günlük ve kısmen de dönemsel olarak kör ve kaotik üretim ile toplumun ihtiyaçları arasındaki dengeyi oluşturan fiyat dalgalanmaları ve krizlerle varlığını sürdürmektedir.

Bakın yoldaşlar! Kapitalist üretim biçimi doğa kanunu veya değiştirilemez nitelikte değil. Bunlar insanın eliyle oluştu, insanın ürünü. Fakat burjuva toplumu, sanki doğal bir güçle karşı karşıyaymış gibi tümüyle çaresiz. Marx, idealimiz olan sosyalizm nihai hedefini bilimsel bir temele yerleştirdi ve bize doğru yönü gösteren bir araç verdi. İşte bu nedenle ekonomik hayatın koşullarını bilimsel bir incelemeye tabi tutmak zorundayız. Ekonomik politiğin incelenmesi tüm bilimlerin bilimidir ve geleceğin ülkesine doğru ileri atılacağımız yolu hazırlar. 

Ömrümde o kadar çok kişiye bunları anlattım ki! Sayısını kimse bilmiyor. Bir seferinde Bremen'de 4 bin kişiye hitap ettiğimi hatırlıyorum. Polis ne kadar engel olmak istemişti benim konuşmama! Büyük bir eğlence! 

1906 yılının, Mart ayında, sevgilim Leo (Jogisches) ile Varşova'da tam da 35. yaşgünümden bir gün önce tutuklanmıştım. Şimdi bana sevinçli bir hüzün getiriyor bu hatıra. İnsanın sevgilisiyle aynı anda tutuklanması devrimci aşklara dahil değil midir dostlar? Moralim gayet yüksekti hapiste. Benim için üzülen arkadaşlarımı ben avuturdum. Hele Polonyalı yoldaşların beni kaçırma planı! Başarılı olamadılar gerçi, ama olsun! Bana üst makamlardan af dilemem için baskı yapan arkadaşlara da direndim. Böyle bir af dilersem, şansölye ve hükümetine karşı nasıl özgürce ajitasyon yapabilirdim ki?! 

Ajitasyon demişken, "Toplumun Sosyalizasyonu" makalemde devrimin önkoşulunu şöyle tespit etmiştim:

"Tembel, dikkatsiz, bencil, düşüncesiz ve umursamaz insanlarla sosyalizm kurulamaz. Sosyalist toplumun, diğer insanlar için en zor görevleri aşk ve coşku, fedakarlık ve duygudaşlık, cesaret ve dayanıklılıkla başarmaya azmetmiş insanlara ihtiyacı vardır. Bugünün devrimi için kazandığımız maharetli savaşçılardan, yarının yeni düzenini kuracak olan sosyalist işçileri yaratacağız."

 Aslında mahpusluktan şikayet ediyorum, ama bakmayın siz, pek üretken ve dingin günlerim geçti hücrelerde. İlk mahpusluğumda öyle bir rutin oluşturdum ki, dışarıdaki yoldaşlar benim kadar hayat dolu değildi. Sabahları 6'da kalkıyordum, 7'de kahve veriliyordu, 8'den 9' kadar yürüyüş, 12'de öğle yemeği var. 1'den 2'ye kadar yürüyüş, 3'te kahve, 6'da akşam yemeği, 7'den 9'a kadar lamba, 9'da yatak. Berliner Tagesblatt alıyordum her gün. Çok okuyor ve çok düşünüyordum. 

Hayatım bitimsiz bir devrim mücadelesi. En azından siz böyle biliyorsunuz. Ne var ki bu cesaretli mücadele içinde doğayı, edebiyatı, müziği sevmeyi ve bunlara incelikle eğilmeyi hiç ihmal etmedim. Ah hele Mozart'ı tanısam ne severdim onu! Sihirli Flüt, Figaro'nun Düğünü, Don Juan pek severim. Bach'ın Mateo passionlarını da! Aşka aşık oldum. Aşıklarıma duygu yüklü mektuplar yazdım. Bir çocuk sahibi olmanın hayalini kurdum. Resim yapmayı öğrendim. Kendi suluboyalarımdan Noel kartları hazırladım arkadaşlarım için. İçinde yüzlerce tür bulunan bir bitki koleksiyonu oluşturdum. Şiir yazdım. Çeviriler yaptım. Güneş, sükunet ve özgürlük benim için hayattaki en güzel şeylerdi. Güller, defne ağaçları, hanımelleri, günebakanlar, zeytinler, selviler yaşam sevincimi katmerledi. Hayallerimde Buhara ve Semerkant'a yolculuk ettim.  Yani demem o ki, her şeyi neşe ve sevinçle karşılayın -haklı olan sonunda galip gelir. 



Ah şu solgun, sıkıcı Berlin'de o kadar çok kaldım ki! İsviçre'deki veya St Petersburg'daki günlerimi nasıl hala özlemle anıyorum. Hele Zürih Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi'nde bir doktora öğrencisi olduğum zamanları büyük bir sevinçle yad ederim hala. Doktora babam muhafazakar Julius Wolf sosyalist tezimi öyle beğendi ki! Büyük bir eğlenceydi! Tezimi anadilim olan Lehçe değil, Almanca yazdım. Başlığı "Polonya'nın Endüstriyel Gelişmesi"ydi. Eh buralarda adet olduğu üzere tezim yayımlandı. 1898'de Duncker & Humblot tarafından! Rusça çevirisi de bir yıl sonra Petersburg'da çıktı.

Ailemle pek ilgilenmedim. Beni affetsinler annem, babam, kardeşlerim. Beni nasıl da çok sevdiklerini biliyorum. Ben de onları seviyorum. Annem demiş ki "Rosa hepimizin toplamından daha akıllıdır". Bilemiyorum, küçük Rosa da çalışkandı işte! Altı yaşında iyi derecede yazıp okuyordum. Rusçadan Lehçeye şiirler çevirmeye başladım bir süre sonra. Çocukken Adam Mickiewicz'in Polonya ulusal destanını okumaktan çok keyif alırdım. İçimde hep bir kıvılcım vardı, bunun aleve dönüşmesi çok uzun sürmedi. Lisedeyken bir şiir yazdım, içimdeki duygular artık taşıyordu:

Ceza talep ediyorum,

Bugün tok olanlara, sefa sürenlere,

Milyonların ekmeğini hangi acılarla kazandığını

Bilmeyenlere, hissetmeyenlere.

Neşeli bir yüz,

Neşeli bir gülüş görürsem

Acı çekiyorum

Zira yoksulluğa ve bilgisizliğe 

Mahkum olanlar

Gülmeyi ve neşeyi bilmezler.

Bütün dertleri,

Bütün gizli ve acı gözyaşlarını

Tokların vicdanına yüklemek istiyorum,

Ve yaptıkları her şeyin intikamını almak.   


Küçük Rosa'nın kalbi çoktan devrime adanmıştı, anlıyor musunuz? 

Ben Rosa Luxemburg. 5 Mart 1871'de küçücük bir Polonya şehri olan Zamość'da doğdum. Şimdi 150 yaşındayım. Bu mektupla sizlere binlerce selam gönderiyorum. Her şeye rağmen tutkuyla yaşadığım şu hayatı benden kimse koparamadı. Size de şimdi tek bir sözüm var. Devrim yolunda yürümeye devam edin, ve unutmayın sakın: 

Dudakları büzüştürmek yetmez, ıslık çalmak lazım!



***************************************************************************************************************************

*Bu yazının tamamı aşağıdaki kitaptan derlenmiştir.  

Kaynakça:

A. Laschitza 2019. Rosa Luxemburg. Her Şeye Rağmen Tutkuyla Yaşamak. Almancadan Çeviren: Levent Bakaç. Yordam Kitap. İstanbul.

Corona Notları 6: Corona Günlerinde Felsefeci Ne Yapar?

"Modern hayatın çökmesini ve her yeri yabani otların kaplamasını sabırsızlıkla bekliyorum."

Hayao Miyazaki


Bu cümleyi ilk defa, henüz sevgili olmadan önce eşimin facebook profilinde görmüş ve "işte ben bu insanla yaşayabilirim," diye düşünmüştüm. (Doğru da düşünmüşüm.)

Miyazaki'nin gerçekten böyle bir cümle sarfedip sarfetmediği bir yana (ki kendisine bu cümle yakışırdı), bu tür kıyamet senaryoları ya da geçmişe gömülenin yeniden ayaklanmasına dayanan öyküler hep hoşuma gitmiştir.

Bu tür kıyamet senaryolarının çoğu, aslında her şeyin sona ermesini değil, radikal bir dönüşümü arzular. Çünkü bir şekilde özgür hissedilmemektedir. Ortak yaşamda oy verme dışında söz hakkımız yoktur. Böyle bir söz hakkımız yoksa, yaşamımızı da aslında kendimiz idare edemeyiz. Sahici yaşamsal-politik irademiz küçük bir azınlığın elindedir. Satın alma özgürlüğü ise illüzyondan ibarettir. Bu nedenle yaşamımızı çoğu zaman sıkıcı, tekdüze ve anlamsız hissederiz. Bu nedenle kendimizi sürekli bir şeylerle oyalarız.

Bütün bunları aslında zaten içten içe biliriz. Yine de hayatımızı böyle sürdürmeye devam ederiz. Bu da anlaşılır bir şeydir, çünkü hayatın zorunlulukları var. Ayrıca bir devrim iradesi, büyük bir yaşam enerjisi gerektirir; oysa fiziksel yaşamın, minimum enerji harcayarak hayatını devam ettirmeye çalışması kendi içinde tutarlıdır. Yaşamımız, onu tehlikeye atacak bir özgürlük savaşına girilecek kadar tehdit altında değildir belki. Özgürlüğün peşinde koşmak lükstür. Belli ki bu kapitalist sistem, en azından alt ve üst orta sınıfa, her zaman kaybedecek bir şeyi olduğunu hatırlatır. Ama genel bir adaletsizlik ve hayatın olması gerektiği gibi yaşanmadığı hissi de her zaman alttan alta dürter: Yaşam bu yaşadığımdan daha fazlası olmalı!

Bu dürtü, her şeyden önce, adil bir ortak yaşamın çok daha yoğun, özgün ve yaratıcı olabileceği hissiyle ilişkilidir. Bu his, Walter Benjamin'in tarih felsefesi üzerine ikinci tezinde zayıf mesiyanik kudret dediği şeydir. Mistik ya da ilahi bir sezgiyi değil, görmezden gelinenlerin, kaybedenlerin, ezilenlerin, sesi işitilmeyenlerin, yokluk için yaşayıp gömülenlerin bir kez olsun sesini duyurma olanağını ifade eder. Doğayı ve kendimizi iliğimize kadar sömürdüğümüz "büyüme" ya da "ilerleme" süreci bir an için durduğunda, tarihin kaybedenlerine geçecektir söz sırası. Bir tür hesaplaşma, kelimenin gerçek anlamıyla kıyamet, yani adalet için ayaklanma beklentisini yansıtan bir his.

Böyle bir kıyamet beklentisi dünyanın tamamen sona ermesi, üstün bir güç tarafından her şeyin yakılıp yıkılmasına değil, yeni bir dünyanın başlangıcına ilişkin geleceğe dönük bir umut ilkesine dayanır. Dünya düzeninin altüst olarak daha adil biçimde yeniden kurulmasına yönelik bu beklenti, içinde bulunduğumuz küresel Corona faciasında doruğa çıkar. Zaten bunu iyi bilen Zizek gibi popüler filozoflar ve teorisyenler hemen yeni bir dünya projesine dair büyük sözlere girişmeye başladılar. Hatta kitaplar bile çıkmaya başladı. Ama bugün, virüs ortalığı kasıp kavururken, evinde günlerce tek başına oturmak zorunda olan bir insan için "yeni dünya düzeni" ne ifade edebilir? Yanıt alttaki fotoğrafta sanki.




Bir gelecek tahayüllü çerçevesinde peygambervari "şöyledir" ve "şöyle olmalıdır" diyen bütün "profesyonel" gelecekbilimcilerin metinleri, en azından bende bir bıkkınlık hatta boşvermişlik hissi uyandırıyor. Sanki nasıl olsa bugün bir şey yapamayacağım, bari gelecek üzerine atıp tutayım duygusu veriyor. Hatta bir tür kaçış. Oysa Benjamin tam da bu nedenle zayıf mesiyanik kudret ifadesini kullanır, yani bugün yol gösterici bir peygambere ihtiyaç yoktur. Her kuşağın bireyi kendinin pusulasıdır, ama aynı zamanda herkes herkesten sorumludur; hiçkimse arkada bırakılmamalıdır, herkes birbirine omuz vermelidir. Yaşayan her insan, geçmiş kuşakların adil bir dünya umudunu taşır ama gelecek adına değil, her şeyden önce şimdi adına. Bu nedenle eğer tam şu anda, kim mağdursa, acı çekiyorsa ona odaklanmalı; umut geleceğe atılmamalı, gelecek hayali şimdiyi esir almamalı.

Felsefeci, eğer bugüne bir katkıda bulunacaksa, yalnızca hemen yeni bir dünya düzeni tahayyül etmektense, bireylere şimdiki durumda yol göstermekten, dertlerine çare aramaktan çekinmemeli. Hatta felsefenin psikolojiye, teolojiye ya da antropojiye emanet ettiği kavramları geri almaya çalışmalı. Örneğin felsefe ve şifa bulmak bugün hiç yan yana getirilecek sözcükler değil gibi; ama en karanlık ve çaresiz dönemimde, felsefenin bana nasıl iyi geldiğini bizzat biliyorum. Bu "şifa", felsefeyi apolitikleştirmek ve kişisel gelişim haline getirmek demek değil. Bir "teselli" olarak felsefeden söz etmiyorum. Tersine, bireyin şu andaki gerçek sorunlarına ve kaygılarına felsefi bir ilgiyle eğilinmesi, daha önceden planlanılmamış, özgürce kurulacak ortaklıklar yaratabilir diye düşünüyorum.

Benjamin'in zayıf mesiyanik kudret dediği şey, tanık olduğumuz bir mağduriyet ya da adaletsizlik karşısında yaşanan iç ezilmesinden sonra bu mağduriyetin ya da adaletsizliğin giderilmesi için duyduğumuz arzudan başka bir şey değil. Popüler isimlerin, geleceğe yönelik peygambervari güçlü mesiyanik kudret gösterisi yanında, felsefenin bize şimdi yol gösterecek, hatta belki harekete geçirecek kendine özgü kadim ve dingin kudretinin gerekli olduğuna inanıyorum ve felsefecilerin bu konu üzerinde biraz daha fazla düşünmesini talep ediyorum.

Pazartesi

Parazit ve Platform: İki Film, Tek Adalet

*Spoiler Uyarısı*: Platform ve Parazit filmlerinden bahsedeceğim; olabildiğince senaryo ve sahnelerle ilgili spoiler vermekten kaçınsam da, ister istemez işlenen konular üzerine konuşacağım.*

Bu sene iki film beynimizi yaktı: Önce Parazit, sonra Platform. Bu iki filmi, birbirine kolayça geçen farklı renklerde iki lego parçası olarak görüyorum. Her iki öyküyü de teorik olarak saran "sis bulutu" aynı çünkü. Bu filmlerde anlatılanları Hegel ve Marx'a (hatta belki Lenin ve Trotsky'e) başvurmadan açıklamaya çalışmak manasız. O nedenle, bu düşünürlerin kavramlarıyla bu filmlerdeki dayanışma hallerini ve adaletin tesisi konusunu açımlamaya çalışalım. 

Önce Parazit. Film, bizi Seul'da yaşayan iki aileyle tanıştırıyor. Birinci ailemiz, Seul'da aslında ilk olarak sığınak olarak inşa edilmiş, fakat daha sonra, kentte ev bulmak zorlaştıkça normal ailelere kiralanmaya başlanmış "Banjiha" denilen, güneşin ve temiz havanın girmediği yeraltı evlerinden birinde "ikamet" ediyor. İkinci ailemiz ise Seul'un yüksek burjuva mahallelerinin olduğu tepenin yamacındaki mimari harikası bir villada yaşamını sürdürüyor. Bu iki ailenin aynı şehirde yaşadığına inanmak zor. Normalde hayatları hiç kesişmeyecek bu insanlar, kaderin garip bir cilvesi sayesinde tanışıyorlar. Film bundan sonra yavaş yavaş açılıyor ve kendimizi önce komik, sonra da trajik bir sınıf çatışmasının içinde buluyoruz.

Tıpkı Platform'da olduğu gibi, Parazit'te de çatışma aşağıdakiler ve yukarıdakiler arasındadır. 


Banjiha'da yaşayan "yoksul ama mutlu" ailemiz zengin aileyle olan temasında önce tamamen bilinçsiz, filmin sonunda ise bilince gelen önemli bir (d)evrim geçirir. Kanımca, filmin Marksist meta-kuramı tam da bu değişimin niteliğinde. Köküne kadar cahil, çocukca zevkleri ve basit mutlulukları olan bu aile, ötekiyle ötekinin mekanında karşılaşana kadar köleliği üzerine hiç düşünmemiştir. Filmde, bu karşılaşma kendisini tam bir köle-efendi ikiliği olarak göstermekte. Varlıksız varlıklarla, varlıklı varlıkların karşılaşmasının ürettiği bir diyalektiğin içinde buluruz kendimizi seyirci olarak. Bu diyalektiğin doğrudan yüzümüze çarptığı büyük kavram ise adalet. Adaleti tesis edecek olan ise -Hegel'e atıfla- tabii ki köledir! Film, bizi savaştaki tarafımızı seçmeye zorlar.

Aynı zamanda senarist olan yönetmenin (yani Bong Joon Ho'nun) adaletin tesisine doğru giden devrimci eylemde bize sunduğu metafor ise koku. Filmde, pis koku; zaten yoksul, cahil, basit ve aptal olan kölenin değersizliğini fiziki anlamda temsil eden çok güçlü bir simge olarak alttan alta hep işlenir. Ter, pislik, yağ, irin ve sidik karışımı bu koku köleye aittir ve burjuvayı müthiş derecede tiksindirmektedir. Ne kadar yıkanırsa yıkansın arka mahallelerden gelen modern kölenin üzerine yapışmış, çıkmayan kötü kokusu bir damga gibi ona eşlik eder. Böylece ahlaklı ve iyi burjuva sınıfı, aynı zamanda temizliği, iyi giyimi ve bakımı sayesinde de kölenin üstünde "doğal olarak" konumlanır.

Parazit'te, koku, lümpenlikten sınıf bilincine geçişi sağlayan kapının anahtarı olarak karşımıza çıkmakta. Aslında o bilinç gelişene kadar, yoksul ailemiz, sadece hayatta kalma savaşı veriyor, kendisi gibi yoksul başka bir aileyle acımasızca savaşıyordu. Köleler arasındaki bu çatışmada, kana, şiddete ve her türlü ahlaksızlığa yer vardır. Öyle ki, yönetmen, bu ahlaksız, lümpen köle güruhundan tiksinmemiz ve onları hor görmemiz için bize her türlü malzemeyi sağlamakta, film boyunca bizi burjuva ahlakımızla hesaplaşmaya girmeye zorlamaktadır.

Ancak "koku" çatışmayı çözen devrimi başlatmıştır. Her ne kadar bu devrim kurtuluşu getirmese de! Devrim, toplumsal olamamıştır; kişisel bir hesaplaşmada kendini görünür kılmıştır. Dolayısıyla, kölenin içinde biriken öfkeyle empati kurabilsek de, öfkenin dış dünyaya taştığı biricik "eylem"in sınıf kavgasına hiçbir katkısı yoktur. Eylem, sembolik olarak kalır. Şiddeti hor gören ve anlam veremeyen burjuva sınıfı için bu eylem sadece iğrenç ve barbarcadır. Bu nedenle, kendi trajedisini göremeden yaşamaya devam edecek bir efendi orada doğal olarak ona bahşedilmiş üstün varlığını gamsızca sürdürmeye devam edecektir.

Burjuvanın sahip olduğu bu ahlaki üstünlüğü, yoksul ailenin annesi zengin evin kadını hakkında konuşurken dile getirir:

"Bu kadar zengin olsam, ben de iyi olurum. Zenginsen iyi olmak çok kolay." 

Toplumsal dayanışmanın olmadığı ileri kapitalist bir "toplum" modeli içinde gerçek bir hayatta kalma mücadelesi veren ailenin günün sonundaki olağanüstü tespiti budur. Kapitalizmde sadece mallar ve mülkler değil, en kıymetli erdemler de yalnızca zenginlere tahsis edilmiştir. Sistem bunu otomatik olarak yaratır ve yeniden üretir. İyi olabilmek bir ayrıcalıktır; bir sınıf meselesidir. Yoksula bırakılan tek seçenek kötülük, tiksinçlik ve barbarlıktır. Burjuvanın kendi varlığını gerekçelendirebilmesi için zorunlu olan manevi zemin böylece yaratılmıştır.

Evet, tam bu noktada Platform'u hikayeye ekleyebiliriz. Platform, devrimin öncesine veya sonrasına değil, tam da devrim anına odaklanıyor. Filmde, adalete ve dayanışmaya hiç yer olmayan fantastik, ürkünç bir mekanla karşı karşıyayız. Yine de, bize ileri kapitalizmden aşina gelecek olan adalet yoksunluğunu ve eşitsizliği hatırlatan bir sürü gönderme var filmde. Varlığın "gurme yemekle", yokluğun ise "kanibalizmle" temsil edildiği; altta kalanın gerçek anlamda canının çıktığı, tam da Benjaminci anlamda "barbar bir medeniyet" tasarımına tanıklık ediyoruz.

The Platform (2019) - IMDb

Adaleti, bir sorun olarak tanımlayan ve dayanışmayı topluma yerleştirecek olan protoganistimiz açısından yüzleşmek zorunda kalacağı soru çok nettir:

Kanlı mı, kansız mı?

Parazit'in aksine, Platform'daki devrimci eylem kitleseldir. Tüm toplumu yukarıdan değişmeye zorlayan bir mekanizma üretilir. Önce ikna yoluyla, olmuyorsa şiddet ve zor kullanma yoluyla toplumsal dayanışma sağlanmaya çalışılır. Toplumsal dayanışmanın ortaya çıkışı ise sistemi ayakta tutan vicdansızlığa, bir vicdan kazandırma şeklinde olacaktır.

Hem Platform hem de Parazit'teki adalet arayışı ve ondan beslenen haklı öfke kendini fiziksel şiddetle açığa vurmaya mahkumdur. Bir toplumda, adalet, kendiliğinden doğmaz ve spontane olarak gerçekleşmez. Hayatta kalma şansları daha doğmadan ellerinden alınmış olan milyonlar, milyarlar için, kazananla aynı masaya oturmanın ve onunla müzakereler yürütmenin hiç bir manası yoktur. Kaldı ki, adaleti ve toplumsal etiği kuran zaten sistemin kazananlarıdır. Sistemi yürütenlerden kendiliğinden bir adalet beklemek ancak saflıktır, aptallıktır. Dolayısıyla, her toplumun adaleti, dayanışmayı ve eşitliği tesis edecek kararlı faillere ihtiyacı vardır.

Her iki filmin de kaçınılmaz olarak vardığı nokta, devrim için kanlı bir şiddetin meşru ve zorunlu olduğudur. İki filmin de en tartışmalı (neredeyse modernist) duruşu burada çıkıyor karşımıza. Bu acımasız ve barbar dünyada, adalet ve dayanışmaya inanan insanlar, onu gerçekleştirebilmek için en az sistem kadar acımasız ve barbar olabilmeyi başarabilmelidir. Eğri dünyada doğruluk olmayacağı gibi, ruhunu ve bedenini kirletmeden, kurtuluş da gelmeyecektir.

Tüm Don Kişot'ların karşısında dev yel değirmenleri gibi dikilen ikilem tam da budur.

Pazar

Corona Notları 4: Düşünmek Ne Demektir?

Böyle zamanlarda felsefi sohbete çekiniyorum. En azından yeni toplumsal ütopya hayalleri empoze etmek ya da sürekli "doğa ana" ile barışmamızın tavsiye edilmesi son derece sinir bozucu olabilir. Her şeyden önce hâlâ her şey her zamanki gibi sınıfsal. Boğaz manzaralı villasında evine kapananla hala metrobüsle fabrikaya gitmek zorunda olan işçi aynı şekilde etkilenmiyor. Güvencesiz, sözleşmesiz, yarı zamanlı çalışanlar işlerini kaybetmeye başladı bile. Sözleşmeli çalışanların ödemeleri ne olacak belli değil. Kiralar nasıl ödenecek? Sistemin çarkı nasıl dönmeye devam edecek? Devam edecek mi? Şurası kesin: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Gelecekte nasıl olacağına dair ise hiçbir fikir yok. (Bu konuda gelecekten yazan İtalyan yazar Francesca Melandri'nin yazısı için bkz.)

Bu belirsizlik içinde, evlerimize kapandık. Herkes bu süreci kendi deneyimleri üzerinden yaşıyor ve yaşayacak. Benim gibi çocuklular kişisel gelişime pek vakit ayıramayacak. Ama düşünmek için her zaman vakit olacak gibi. Peki düşünmek ne demektir? Daha doğrusu, "şu yeşil elmayı yesem mi?" gibi dolaysız bir düşünme değil de, felsefi düşünmek ne demektir? Eğer bu felsefi bir soruysa, bunun tek ve gerçek bir yanıtı olmadığını hemen söylemek gerek. 

Çoğu (belki bütün) sahici felsefi sorunun  somut ve pozitif bir yanıtı yoktur. Felsefeyi diğer disiplinlerden ayıran taraf da bu. Herakleitos'un 2500 yıl önceye ait bir fragmanını çürütemezsiniz, onu deneyle sınayamazsınız, ama üzerine düşünmeye devam edebilirsiniz. İşte bu düşünme etkinliğinin ne olduğunu sorgulayan Heidegger, 1951/52 yıllarına ait derslerinde bu soruyu soruyor: Düşünmek ne demektir? 

                                              

Heidegger'e göre felsefi düşünme her şeyden önce akademik bir uğraş olmak zorunda değildir. "Felsefeye Giriş" derslerinin ilkinde ifade ettiği gibi: Her insanın doğası gereği felsefi düşünmeye olanağı vardır, çünkü insan (Dasein) bir açıklıktır. Varlığa ve onun olanaklarına açıktır. Heidegger'in felsefi düşünmeyi sorgularken sorduğu soru şudur: Bizi düşünmeye iten nedir? Evet, bu bir itilmedir, çünkü derin düşünme ya da tefekkür, kendini düşündürtür, düşünmeyi kışkırtır, kışkırtıcıdır. Bizi düşünmeye iten, düşünülmek ister. Bizi düşünmeye çağırır. İnsanda bu çağrıya yanıt verme olanağı vardır. 

Heidegger, Tekniğe İlişkin Soru gibi ünlü metinlerinde, modern dünyada derin düşünmenin gittikçe azaldığını, insanların teknoloji tarafından çerçevelendiğini, yani olanaklarının daraltıldığını vurgular. Elbette bu tür eleştiriler yeni değil. Heidegger'in söylemek istediği ise şudur: Bizi düşünmeye iteni düşünmediğimiz sürece, o şey gittikçe geri çekilir, ortadan kaybolur; paradoksal biçimde de ortada düşünülecek bir şey kalmaz. Filozofa göre günümüzdeki tehlike de budur: Filozof neyi düşüneceğini bile bilemez. Bizi düşünmeye çağıran, onu ihmal ettikçe solar, üzerine düşündükçe yeşerir. Ona özen gösterdikçe, onun için kaygılandıkça kendini bize yeniden açar. 

Gerçek çöl ya da apokaliptik gelecek, düşünmenin ve düşünülecek şeyin tamamen geri çekildiği, konformist bir yaşamdır. Konformist yaşam sınırlandırılmıştır, çerçevelendirilmiştir, sahte bir güvenlik çemberi içindedir. Bunun sahte olduğunu bugün çok yakından deneyimliyoruz. Diğer yandan bizi düşünmeye çağıran, bizi kışkırtan ise açıklıktır, başka bir deyişle varlığın açıklığı, sonsuz olanaklılığı ve onun düşüncede yeniden ifade edilmesidir. Varlığı hem zihninde hem kalbinde hissetmek, onun oluşuna/akışına/varoluşuna izin vermek demektir. (Varlık, Almanca Sein, hem varlık ve olmak anlamına gelir). Şu güzel makalede söylendiği gibi, düşünmek, en geniş anlamıyla dünyaya, özen ve ilgi göstermek, onun için endişelenmek demektir; tüm varolanların ardındaki sınırsız saklı olanak olarak varlığa/oluşa, yani bizi esas olarak düşünmeye itene müteşekkir olmak demektir. 

Heidegger'e göre düşünmek ne demektir diye sorduğumuzda, açılan kapıyı çok kabaca böyle özetleyebilirim. Belki biraz dini mistik ya da metafizik gelebilir. Ama yeri gelmişken itiraf etmem gerekirse, felsefeye son yıllarda yapılan en büyük kötülük bana göre, onu her anlamda metafiziksizleştirmek, sosyolojiye hapsetmek, felsefenin büyük sorularını teolojinin çatısı altında hükümsüzleştirmektir. Düşünmenin çölleşmesi derken bunu da düşünmemiz gerek diye düşünüyorum. 

Peki karantina günlerinde düşünmek ne demektir? Eğer minimum geçimi, karın tokluğunu sağladıysak (ki felsefi düşünmenin ön koşulu bunlardır) karantina günlerinde bizi düşünmeye itenin çağrısına yanıt verecek zamanı bulacağımızı ümit ediyorum. 

Pazartesi

Corona Notları 3: Neyse Ki Sadece Yaşlılar Ölüyor!

Evet bu cümleyi şu ana kadar çok duyduğunuza eminim. Belki de bizzat sarfetmişizdir.
Doğru, bu virüs en çok yaşlıları vuruyor. Ve bu birçok yerde bir "rahatlama" ifadesiyle sunuluyor. Bizim sağlık bakanının tweet'lerinde bile, "bugün yine yalnızca yaşlılarımız öldü" gibi ifadelere rastlayabilirsiniz. Böyle bir ifadenin yanlış olduğunu söylediğinizde ise genelde yanıt şöyle oluyor: "Hey, ama dostum, istatistikler böyle diyor."

İşte bu tam da neden yalnızca istatistiklere ya da genel olarak pozitivizme bel bağlamamamız gerektiğinin bir kanıtı. En azından insani meselelerde her olgunun yorumlanmaya ihtiyacı vardır.  İstatistik ya da çıplak olgu size doğru veriyi verir, ama sizin onu insani bir çerçeve içinde yorumlamanız gerekir. Böyle bir yorum çabasına girmemek ya tembelliğe ya da kötü niyete işaret eder.

Her şeyden önce sadece yaşlıların etkilendiği doğru değil. Hastalananların üçte ikisi genç. Bu konuyla ilgili bkz. Ama esas mesele zaten bu değil. "Sadece yaşlılar" söylemine çok dikkat etmek gerekiyor. Bu söylem tam da Kant'ın "başkalarını birer araç olarak değil her zaman kendinde bir amaç olarak" görmeye dayanan ahlak yasasının çiğnenmesi anlamına geliyor. Çünkü burada yaşlı nüfus, sizin hayatta kalmanızın bir aracı haline gelmiş oluyor; yaşlılık araçsallaşıyor. Kendi hayatta kalışınızı başkasının başına gelen kötülük üzerinden meşrulaştırmış oluyorsunuz. Dahası, "sadece yaşlılar ölüyormuş, endişelenmemize gerek yok" dediğimiz anda, kendimizi de bir gün aynen böyle ikinci sınıf yurttaş haline gelmemizin de yolunu açmış oluyoruz (bkz.). Türkçe bir deyimle ifade edersem: Bugün sana, yarın bana!

Ama Kantçı anlamda düşünmeye devam edersek: Yaşlıları yalnızca ileride bizim de başımıza gelir diye gözetmek de tek başına yetmez; onları tam da yaşlı oldukları için, dayanışmaya gerek duydukları için, en çok da insan oldukları için korumamız gerek.

İşin bir de tıbbi yönü var. İtalya'da solunum cihazı kullanımında gençlere öncelik verilmesine çoktan başlandı (bkz.). Bu tıp etiği tartışması oldukça çetrefilli ve uzmanlık alanım değil. Gençlere böyle bir öncelik verilmesinin kendisini burada tartışamam, ama bu önceliğe "zayıfın ölmesi ve güçlünün hayatta kalması" ilkesiyle meşruiyet kazandırılmasına ilişkin şunu söyleyebilirim: Böyle bir meşruiyet zemini, aynı zamanda toplumsal rasyonelitenin, farklı insanların, zihinlerin, bakış açılarının bir arada yaşabilmesinin olanağının ortadan kalkmasının da zeminidir.

Son olarak, eğer yaşlılara ya da sosyo-ekonomik dilde "emeklilere" birer yük olarak bakılıyorsa, kusura bakmayın ama bu yalnızca o ekonomik sistemin boktan olduğunu gösterir. Çözümü bu sistemin değiştirilmesindense yaşlıların ölmesinde arayanlar da en az bu sistem kadar boktan insanlar olmalı.