Pazar

Corona Notları 2: Radikal İyiyi Viral Yapmak Üzerine

Bu blogun çok üzerinde durduğu konulardan biri tarih ve ahlak. Son zamanda üzerine düştüğümüz başka bir tema ise nesne yönelimli ontolojiydi. Görünen o ki, önümüzdeki günlerde yine aynı sularda yüzeceğiz. 

İnsanın ne'liği üzerine fikir beyan etmiş yüzlerce düşünür var. Hepsi de kendi tarihsel ortamlarından, kişisel deneyimlerinden ve dünya görüşlerinden bize seslenerek bu temel soruya cevap bulmaya çalıştılar. İnsanın ne'liği halen tartışmalı, öyle de olmalı! Çünkü tarih "yapılmaya" ve "yazılmaya" devam ediyor. Tunç Çağındaki insanla, Orta Çağdaki insanı, Aydınlanma insanıyla, Amazon'da yaşayan insanı, New York'ta yaşayan insanla Tahran'da yaşayan insan bir ve aynı şey değildir. İnsan olmak bakımından, yani türdeş olmak bakımından, bunları aynı kefeye koymak ve tarihsiz-kültürsüz bir evrensel "insan" tanımı içine yerleştirme gayreti ulvi bir amaç gibi gözükse de, belki de tam da bu bir çok bilim insanının ve düşünürün bu soruya yanıt ararken içine düştüğü hataydı. 

Image result for doctors fighting corona
Dr. Wi Wenliang, Radikal İyiliğin Simgesi.

O zaman şöyle soralım soruyu: 2020'de insan nedir?

Evet, şimdi kafamızda bir şeyler canlanmaya başladı. Lafı uzatmadan, daha yeni yıla girer girmez bizi karşılayan ve kısa sürede küresel bir varlık ve yaşam krizine dönüşen korona virüsü salgınına gelelim. Elbette, salgınlar insanlık tarihine uzun zamandır eşlik ediyor. Elbette, dünya bunu ilk defa yaşamıyor. Elbette, eskiden tıp ve bilim çok daha çaresizdi. İspanyol gribi salgınının 1. ve 2. Dünya Savaşı'nda ölenlerin toplamından da fazla, neredeyse 100 milyona yakın olduğu tahmin ediliyor! Avrupa'dan Amerika'ya taşınıp Amerikan yerlilerini soykırıma uğratan virüs ve mikroplara değinmiyorum bile. 

Kendimizi bir tarihsel ilkler dünyasında bulduğumuzu söylemenin pek bir anlamı yok; ancak ilk defa küreselleşmiş dünya kendini böylesi bir sınavla karşı karşıya buldu diyebiliriz sanırım. 

Ben insanın tarihsiz bir tanımına karşıyım, evet; ancak görmezden gelemeyeceğimiz ve inkar edemeyeceğimiz bir evrimsel psikolojik gelişimi olduğunu da düşünüyorum. Tarih-kültürle evrimsel biyoloji ve psikoloji arasındaki çatışma veya çelişkilerin insanın (çoğu zaman irrasyonel olarak bile tanımlayabileceğimiz) davranışlarını şekillendirmekte rol oynadığını düşünüyorum. Bu çatışma ve çelişkiler, bizim "iyi" veya "kötü" olarak nitelendirdiğimiz ahlaki tavırları oluşturuyor. Yani, doğada tanımlayamayacağımız; ancak ve ancak insanın yapıp etmelerinde bir anlam kazanan kategoriler olarak iyilik ve kötülük, insanın, içinde bulunduğu tarihsel koşullardan bağımsız olmaksızın, kendi iç çatışma ve çelişkilerinden kaynaklanıyor.  

Korono günlerinde ahlak kendini iki uca savrulmuş olarak gösterdi. 

Birincisi, marketlerdeki yiyeceklere ve temizlik malzemelerine saldıran, raflarda hiç bir şey bırakmayan, sadece ve sadece kendini ve ailesini düşünen, "bizden gayrısı aç kalsın" diyen bir insan grubu vardı. Buna benzer bir davranışı virüsün ölümle tehdit etmediği genç nüfus arasında yaygın olarak gördük. Sadece yaşlıların nasıl olsa ölümle karşı karşıya olduğunu öğrenince, virüsü yayma riski olduğunu bile bile kendini izole etmeyen, hala partiler düzenleyen, içen eğlenen bir gruptu bu. Yani daha da açık konuşayım; bir insanın bilinci açıkken boğularak ölecek olmasını, bir sağlık çalışanının yiyecek bulamamasını veya bir kişinin ailesine süt götüremeyecek olduğunu bile bile hayata geçirilen eylemlerdi bunlar. Bu grubun içinde bulunduğu ahlaki konumu Kant ve Schelling gibi filozoflar "radikal kötülük" olarak tanımlamıştı (Albayrak 2017):

"Radikal kötülük, yalnızca insanın duyusal ya da duygusal bir zayıflığı sonucu düştüğü bir durumu değil, aklın ilkelerinin yozlaşmasını, tersyüz olmasını, tıpkı Schelling'in öne süreceği gibi, bireysel ilkenin evrensel ilke üzerinde egemenlik kurmasını ifade eder."

Radikal kötülüğün "radikal" tarafı, cahilce, bilinçsizce veya çocukça bir bilmezlikten gelmemesi; kötü eylemin, insanın akıl süzgecinden geçtikten sonra, tamamen bilinçli bir biçimde, diğer insanlara, doğaya zarar vereceğini bile bile eyleme dökülmesinde yatmaktadır. Yukarıda verdiğimiz örnekler böyle bir zihinsel rasyonelleştirme sürecine aittir. Evrimsel psikolojide belki de sadece kan bağı olan kişilere duyulan koruma ve kollama duygusunun modern, kentli ve küresel bir tarihsel bağlama taşındığı bu durumda, insanın kendine bunun aslında bir kötülük olmadığını, "kim olsa böyle yapar" diye telkin vermiş olabileceği ahlaki bir seçim. 

Gelelim, sarkacın ikinci ucuna. Korona krizinde ikinci bir tip 2020 insanıyla daha tanıştık. Tarihten bildiğimiz bir insan tipi bu: Altruistler. Yani iyilik yapmak için iyilik yapanlar, bunun için karşılığında bir şey beklemeyenler. Bunlar, bir uçakta, oksijen maskesini ilk olarak yanlarındaki yolcuya takanlar. Hiç tanımadıkları bir insana kan vermeye gidenler. Ölümlerinde tüm organlarını bağışlayanlar. Kendi parası olmadığı halde, daha kötü durumdaki birine son parasını verenler.  Radyasyondan öleceğini bile bile nükleer bir sızıntıda kendini feda edenler. 

Sanırım Richard Dawkins, bunlara "suckers" demişti. Ben "radikal iyiler" diyorum.  

Aklının melekelerini, salt kendini değil, kendiyle birlikte evreni kurtarmaya yöneltmiş olan bir insan tipi bu. 2020'nin "kahramanları", tarihin gerçek failleri olsun istediğimiz insanları bunlar işte. Korona virüsünü kapacağını ve bu yüzden belki de öleceğini bile bile hastanelerde çalışanlar 2020'nin radikal iyileri. Özlemden kıvransa da, annesini, babasını görmeye gitmeyenler, hastalığın kendisini etkilemeyeceğini bilse de evde oturanlar, pencerelerinden sokağa şarkılar söyleyen, internetten canlı yayında konser verenler, marketlerde ihtiyacı kadar alışveriş edenler, güvenli mesafeyi koruyanlar...

Bu bir savaş evet. Sadece insan-olmayan bir faile karşı yürütülen bir mücadele değil ama; radikal kötülüğe karşı da bir savaş bu. Minimal moralleri, maximal morallere dönüştürme zamanı. Bencilliği, dayanışmaya dönüştürme zamanı. Dolayısıyla, kendini tam da bir virüs gibi bulaştırma imkanı olan radikal kötülüğün karşısına çıkaracağımız güç, bir eğitim aracı veya cezalandırma değil; yine aklın ilkelerine hitap edecek bir ikna aracı olmak durumundadır. Yine Schelling'in anlattığı gibi, insan, iyiliği özgürce, kendi istenciyle ve aklıyla seçmelidir. Bunun için aklıma tek gelen, radikal iyiliğin gücünü yaymak, evet tıpkı bir virüs gibi!

İyi olmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Bu fırsatı kaçırmayalım. 


Albayrak, M.B. 2017. İnsanın Özgürlüğünün Özü'ne Önsöz. Ayrıntı Yayınları. 

Cumartesi

Corona Notları 1

Yeni ütopyalar, toplum teorileri, felsefi analizler için bence erken henüz. Virüsün dünyayı nasıl şekillendireceği, ekonomiyi nasıl darmadağın edeceği belirsiz. İnsanlar acı çekiyor, ölüyor.

Ama diğer yandan bazı şeyleri kaydetmeli...

Ocak ortasından beri Wuhan'ı takip ediyordum. Büyük ihtimalle evde bebek olduğundan biraz takıntılı hale gelmiştim. Her gece ahali uyuduktan sonra oradan gelen her şeyi izlemeye, komplo sitelerinde yazan her şeyi okumaya başlamıştım: Evlerine mühürlenenler; evlerinden zorla alınanlar; olan biteni gösterdiği için tutuklanan gazeteciler; bir elinde ateşölçer diğer elinde silah olan askeri-doktorlar; karantinadan kaçmaya çalışanları şok tabancasıyla durduran polisler; hastaneye alınmadığı için ya da başka nedenlerden ötürü öfkeyle sağa sola tükürük saçarak virüsü yaymak isteyenler... daha neler neler. Bazıları belki doğru değildi, daha önceki bir tarihe aitti. Ama Wuhan'ın ve Hubei bölgesinin BOMBOK bir durumda olduğu belliydi. Bu dediklerim ocak ortasından ocak sonuna doğru geçen süre. Sonrasında oradan gelen videolar azaldı ve neredeyse yok oldu. Büyük ihtimalle Çin tamamen sansürlemeyi başardı.

Peki bütün bu süreçte WHO yani Dünya Sağlık Örgütü ne yaptı? Bölgeye birkaç uzman göndermek dışında HİÇBİR ŞEY. Tersine, insanları teskin etmeye, sakinleştirmeye çalıştılar. O dönemde internette çıkan ve bugün gerçek olduğunu öğrendiğimiz bir sürü şeyi yalanladılar. Örneğin virüsün havada birkaç saat asılı kaldığı ve belirli yüzeyler üzerinde günlerce durabildiği en geç ocak sonunda zaten konuşuluyordu. Bu konuda bkz.

Dahası WHO, pandemi ilan etmek için mart ayının ikinci haftasına kadar bekledi. Oysa benim izlediklerimin yarısını izleseler, çoktan bütün sınırların kapatılması gerektiğini söylerlerdi. Peki benden az mı biliyordu WHO? Hiç sanmam. Kapitalizmin çarkını son ana kadar döndürmek istediler. Global bir ekonomik krizin sorumluluğunu almaktan korktular. Büyük olasılıkla hem ABD hem de Çin devleti tarafından yönlendirildiler. Pandemi de büyük ihtimalle hisse senetlerini satması gereken kodamanlar bunu yaptıktan sonra ilan edildi. Bu konuda bkz.

Bu nedenle WHO yetkilileri derhal istifa etmeli (bence tutuklanmalı), WHO lağvedilmeli ya da büyük şirketlerle bağı tamamen kesilerek gerçek sağlık emekçileri tarafından yönetilmeli.

Bir başka dikkat çeken şey ise, devlet başkanlarının ve büyük sermayenin tek bir ağız olmuşçasına "Corona'yla Savaş"tan söz etmeleri. Örneğin bkz. Hastalıkta savaş metaforunu daha önce Susan Sontag Metafor Olarak Hastalık kitabında irdelemişti. Sontag burada, "hastalıkla savaşmak", "savunma sistemi olarak bağışıklık" gibi askeri terimlerin yalnızca hastalığı değil hastayı da damgalayan bir söylem olduğunu yazıyordu.

Ama burada gerçek bir savaş filan yok. Virüs bir düşman değil. Burada kendi yarattığımız bir düzenin  sonucu olan bir savaş ortamıyla karşı karşıya olabiliriz en fazla. Paniğe kapılınca ilk olarak tuvalet kağıdına sarılan bir konformizmin sürmesine yardımcı olduğu düzenin belki de kendi yarattığı canavarla (Corona değil) savaşına tanık olacağız. Ama daha bunları düşünecek-konuşacak çok zamanımız olacak sanırım.

Bu arada, bu virüsün dünyayı kasıp kavuracağını ocak ortasında tahmin eden "komplo teorisi" sitelerindeki deneyimli hayatta kalmacıların, bu tuvalet kağıdı olayıyla çok dalga geçtiklerini eklemeliyim. Çünkü ilk edinilecekler listesinin neredeyse en sonunda yer alıyor popo silme araç gereçleri. Bu virüs dünyanın efendisi olmadığımızın yanında süper-ultra zeki canlılar olmadığımızı da gösteriyor.

Not: Corona günlerinde hayatta kalmacıların önerileri için fena olmayan bir site için bkz

Cuma

İklim Krizinde Felsefe

   Sabah Açık Radyo’yu dinliyorum. Uzun zamandır dinlemiyordum. 16, 17 yaşlarımdayken, yani 24, 25 yıl önce büyük bir hararetle dinlerdim. Hatta kasete çekerdim bazı programları. Bu sabah yine Ömer Madra Avustralya yangınlarından söz ediyor. Avustralya’daki saksağanlar her yerde sürekli vızır vızır geçen itfaiye araçlarını sesleriyle taklit etmeyi öğrenmiş bile. Bundan daha dehşet verici bir korku filmi sahnesi olabilir mi? Ömer Madra, iklim kriziyle ilgili yıllardır dile getirdikleri tek tek gerçekleşen bir kâhin gibi. Daha önce olsa pek umursamazdım. İnsanın kendi ektiğini biçtiğine dair nihilist bir tutumum olurdu sanırım. Ama artık bir çocuğum var. İnsan çocuktan sonra değişiyor, daha doğrusu bencilliğinin formu değişiyor. Şimdi yine geleceği düşünmem gerekiyor, ama kendi geleceğimi değil, oğlumun geleceğini ve bu da artık doğrudan gezegenin geleceğine bağlı.       Bu kıyamet "senaryosunda" (ona hâlâ bir gerçeklik atfetmeye cesaret edemiyorum), “ben ne yapabilirim?” diye sordum kendime. Bireysel olarak ne yapabilirim bu son derece karmaşık ve devasa sorun karşısında? En çok herhalde felsefeye yatırım yaptım bu hayatta; belki o zaman yakından takip ettiğim filozofların insan, doğa, toplumsal yaşam gibi konularda ne dediklerini kendimce yorumlayarak aktarabilirim diye düşündüm. Çaresizlik işte. İnsan acilen, hemen bir şey yapmak istiyor. Peki felsefenin baykuşu bu sefer her şey olup bittikten sonra uçmayıp, geleceğe yönelik bir uyarı fişeği atabilir mi? Bilmiyorum. Her şey için çok geç büyük ihtimalle.      Sahi felsefe ne işe yarar? Dünyanın sefaletine karşı muhtemelen çok bir şey yapamaz. Ama belki zaten hepimizin içten içe bildiği gerçekleri daha farklı formüle ederek bu gerçeklere yeni bir bakış açısıyla bakmamızı sağlayabilir. Belki bizi kıpırdatır, ama belki. Son yıllarda kafa yorduğum düşünürlerden geleceğe dair yol göstermelerini istesem ne derlerdi? Ya da bu iklim kriziyle ilgili, gelecekle ilgili, bu kadar kafa yorduğum şeylerden ne çıkarabilirim? Yoksa sadece zaman mı kaybettim? Yine de mesela Schelling’in 200 yıl önce söyledikleri çınlıyor bazen kafamın içinde. İnsan Özgürlüğünün Özü adlı metninde, insanın özgürlüğünü, onun iyilik ya da kötülük arasında karar verme gücüne sahip olmasıyla açıklayan Schelling, bu kararın insandaki benliği oluşturan bireysel ve evrensel ilkelere göre belirlendiğini söylüyordu. Bireysel ve evrensel ilke kendi içinde kötü değildi, benliğin esenliği için ikisinin dengesi önemliydi. Ancak salt bireysel ilke adına yapılan seçimler, çoğunlukla kötülüğe yol açıyordu, çünkü bireysellik yoğunlaştıkça bencilliğe dönüşüyordu. Schelling şöyle demişti: “Kötülüğün gerçek olanağı, insanın kendi benliğini bir araç olarak görmek yerine, onu her şeye hükmetmek isteyen bir evrensel iradeye yükseltmesiyle ortaya çıkar.” Yani bireysel irade, kendini evrensel irade olarak görürse, gerçek anlamda kötülük doğar. Tüm Alman ırkını temsil eden Hitler buna güzel bir örnek. Ya da kendini doğanın efendisi sanan herhangi bir ideoloji de. Ya da sokakta göğsünü kabarta kabarta yürüyen kabadayı. Bencillik ve kibir gerçekten de bugün esas meselemiz değil mi? Bugün, dünyadaki 26 zengin, 4 milyar fakir insanın toplamı kadar servete sahipse, bu bencilliğin sonuçta küresel bir kötülüğe de yol açacağı apaçık değil mi? Suçun salt bu 26 kişide olduğunu söyleyemeyiz. Bencillik, kibir, narsisizm sızıyor bir şekilde her haneye.



Schelling’e dönersek: Schelling’in bir diğer görüşü, insanın tinsel bir varlık olarak doğanın üzerine çıkmış olması.”E bu da bir kibir değil mi?” denilebilir. Tam değil. Çünkü Schelling’e göre tinsellik, aslında doğanın içinden yükselen bir özellik. Tamamen doğaya ait bir varlık olarak insan, aslında doğanın tinselliğini yaşıyor, onu gerçek kılıyor. Schelling’e göre dünyadaki tek özgür varlık, iyiyi ve kötüyü bilerek seçme yeteneği olan insandır, demiştim. Bu da insana, doğaya yönelik iki farklı davranış olanağı veriyor: Koruyucu ya da yok edici. Eğer insan kendi bireysel iradesini evrensel iradenin yerine koyarsa, doğayı sömürme, hayvanları ve hatta insanları soykırıma uğratma, kendisine bir çılgınlıktan ziyade, varoluşunun refahı için meşru yol haline gelebilir. Ancak bu “meşru yol” yalnızca insanın varoluşunu borçlu olduğu doğayı değil, kendisini yok etmesiyle de sonuçlanabilir. Schelling’in  yarı   doğal,  yarı   tinsel bir yaşam süren ve kendini birden doğanın zirvesinde bularak başı dönen insana bir uyarıda bulunduğu söylenebilir. Diğer taraftan insan, onu sakınarak, koruyarak, kendi özgürlüğünü ona bahşeden doğaya borcunu ödemeye çalışabilir. Elbette doğanın insana ihtiyacı mı var canım, denebilir. Schelling’e göre buna ne evet ne de hayır denebilir, çünkü insan doğayı anlamanın henüz başındadır. Doğa, Schelling’e göre “en eski ahit”tir.
Bu konu üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum. Oğlum yıllar sonra, dünya mahvolurken ne yaptın diye sorarsa, en azından blog yazdım diyebileyim. Çünkü gerçekten bilmiyorum iklim krizine karşı ne yapmam gerektiğini. Beni aydınlatacak kişiler olursa sevinirim. Çünkü artık “Ne Yapmalı?” sorusu en acil soru gibi duruyor. 

Çarşamba

Doğa ve Kültürün Ötesinde Ne Var?

Bir bilim dalının en değerli ve sorgulanamaz görünen kavramları dünyayı anlamak için artık yeterli gelmiyorsa, araştırmalar aynı kavramları ve analitik araçları kullanıp hep aynı sonuçlara ulaşıyorsa ve dünyanın incelenmesi dönüp dolaşıp birkaç modelle açıklanabiliyorsa o bilim dalının vazgeçilmez gördüğü kavramları yerle bir etmenin zamanı gelmiş demektir. Kültür ve tarih bilimlerinin bugünü bana Heidegger'in bir sözünü anımsattı. Bir bilim dalının eriştiği seviyeyi belirlemenin en iyi yolu, onun temel kavramların kullanımında ortaya çıkan krizle ne kadar baş edebileceğidir, diyor Heidegger.

Bugünlerde beşeri ve sosyal bilimler aynen böyle büyük bir krizin içinde. Mesela tanımı gereği insanla ilgili olan antropoloji bilimi kendini insan-olmayan kendiliklerle (entity) uğraşırken buluyor. İnsan merkezcilikten, doğa-kültür ikiliğinden, Hristiyan öğretilerinin kalıntılarından ve emperyalist-kolonyalist Batı ideolojilerinden kaçmak için insanı topyekûn geride bırakıp veya en azından şöyle bir kenara itip merkeze insan-olmayan kendilikleri, mesela hayvanları, bitkileri, tek hücreli organizmaları, şeyleri yerleştirmenin derdinde. Az buz bir kalkışma değil bu. Karşımızda olan gerçek bir paradigma değişikliği yani bir biliminin kurallarının yeniden yazıldığı, kavramlarının, ilkelerinin ve sorularının yeniden tarif edildiği bir dönem. Belli ki, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji, tarih bilimleri bu paradigma değişikliğine hazır, hatta böyle bir değişime açlar. İşin ironik yanı, konusu insan olan tüm bilim dalları için insanın kenara itilivermesi ne demek? Bununla baş etmek mümkün mü? Bu bilim dallarının bir geleceği var mı?

Philippe Descola, Antropolog (1949-)


Bu elzem sorulara yanıt arayan Phillippe Descola, "Doğa ve Kültürün Ötesinde" başlıklı antropolojinin yeni paradigmasını belirlediği şaheserinde ilk önce doğa-kültür ayrımının tarihsel ve düşünsel kökenleriyle hesaplaşmak zorunda olduğunun farkında. Kitabının koca bir bölümünü sadece bu stratigrafik kazıya ayırmış.

Descola, doğa-kültür ikiliğine "büyük bölünme" adını veriyor. Ona göre, bu bölünme insanın doğayla münasebetlerinin doğal bir sonucu değil çünkü dünya toplumlarının azımsanamayacak kadar büyük bir bölümü doğa ile kültür arasında bir ayrım yapmıyorlar. Bilinen o ki, antropologların çalıştığı toplumların neredeyse tamamında doğa ile kültür arasında keskin ayrımlar yok, dillerinde böyle kavramlar yok, düşünceleri ve dünyayla kurdukları ilişki kendi kültürel üretimleriyle doğanın ürünleri arasına çizgi çekmekten çok uzak. Bize tarihsel değil de, ezeli-edebi görünen "vahşi", "evcil", "orman", "tarla", "yabanıl" veya "medeni" gibi kategoriler başka toplumlarda bir karşılık bulmuyor, Batılı antropoloğun kavramları bu kozmolojileri "görmeye" yeter gelmiyor. Descola bize birçok geleneksel yerli toplumundan örnekler sunarak ilk önce bunu iyi bellememiz gerektiği fikrinde. Amazon toplumlarında yaptıkları araştırmalardan sonra, Descola şöyle bir ana sav geliştiriyor: Doğa-kültür ayrımı sadece ve sadece Batılı modern toplumlarına özgü bir düşünce biçimidir. Evrensel olmayı geçtik, tamamen özelleşmiş ve tekil bir tarihi sürecin sonucudur: Batılı modern toplumların tarihi.

Peki nasıl? Descola hikâyeye şöyle başlıyor:

"Her zaman olduğu gibi her şey Yunanistan'da başlar."
Descola, önce Sokrates öncesi dönemde, henüz keskin bir doğa-kültür ayrımı olmadığını vurguluyor. Ne Homeros'da ne de Hesiodos'da doğa ve kültür bölünmüştür, henüz bütünlüklü bir kendilik olarak birbirinin içinde yer alır. İlk filozoflarda doğa, ilk defa Tanrıların gazaplarının kendini açık ettiği bir alan olarak değil de, çeşitli düzenliliklerin ve yasaların görüldüğü bir "araştırma alanı" olarak ortaya çıkar. İşte tam bu noktada, Batılı modern ideolojinin temelini sağlam biçimde atacak olan kişi belirir tarih sahnesinde: Aristoteles.

 Aristoteles, doğayı "bir düzen oluşturan ve yasalara tabi bir varlıklar toplamı" olarak tanımlarken, aynı zamanda onu oluşturan türlü varlıkları taksonomik bir düzen içine yerleştirmiş, böylece fiziksel ortamı içinde gözlemleyebileceğimiz ve öngörebileceğimiz bir doğal hareketin varlığını nesnelleştirmiştir. Belirtmekte fayda var ki, Aristoteles’in düşüncesinde insanlar halen doğal olanın bir parçasıdır; insanlar bu düzenliliği bilebildikleri için bu kozmosun parçası olarak yaşamlarını sürdürürler. Bunun sonucunda da, kamusal alandan veya siyasi alandan gayrı olarak yasalar ve düzenliliklerle işleyen, kendini gerçekleştiren ve sınıflandırılabilen bir nesneler alanı olarak doğa (phusis) belirmiştir. İşte Descola'ya göre "Batı'ya o tuhaf tekilliğinin birçok çehresini kazandıracak olan da işte bu alandır".

Fakat bu yetmez. İkinci önemli bir "arılaştırma" aşaması lüzumludur. Bu da insanın doğanın parçası olmaktan çıkıp, onun dışında ve ondan üstün olarak konumlandırılması aşamasıdır. Kuşkusuz, bu önemli aşamanın tek aktörü ve büyük bölünmenin kudretli mimarı Hristiyanlık öğretisidir. Şöyle buyurur Hristiyanlık ideolojisi:


"Yaradılış Tanrı'nın varlığının, iyiliğinin ve mükemmelliğinin kanıtıdır. Her şey Tanrı'dan gelir; ancak Tanrıyla karıştırılmamalıdır. İnsan da yaratılmış olduğu için anlamını bu kurucu olaydan alır. Dolayısıyla, insan ‘doğadan gelen’ bir varlık değildir, maddi dünyaya aşkın bir varlıktır. İnsan bu doğaüstü kökenden dünyayı yönetme hakkı ve misyonunu alır, zira Tanrı insanı Yaradılışı denetlemesi, örgütlemesi ve ihtiyaçlarına göre düzenlemesi amacıyla tekvinin son gününde oluşturmuştur. 


Aynı şekilde hayvanları adlandırma gücüne sahip olan Adem de doğaya kendi düzenini getirmekle görevlendirilmiştir, tıpkı onun soyundan gelenlerin dünyada çoğalarak Tanrı'nın amacını gerçekleştirmeleri gibi."

Böylece Aristoteles'in sınıflayarak ve bağlamından kopartarak nesneleştirdiği phusis/doğa'dan yeni bir aşamaya geçilmiş olur. Bu da insanın doğadan ayrı ve yüce bir varlık olarak ayrılmasıdır. Tanrı'nın planının yeryüzündeki uygulayıcısı olarak insan, diğer hayvanlardan ve bitkilerden ayrıcalıklı bir konumda olmak durumundadır çünkü doğanın varlıklarına eşit ve denk bir insan, Tanrı'nın kendini gerçekleştirmesinin aracı olamaz. Akinolu Thomas'ın sözleriyle "insanın hayvana egemen olması doğanın düzeniyle uyumludur." Hristiyan öğretisinin sadece "karanlık Ortaçağ"ın bir veçhesi değil de, tüm Batılı filozofların ve düşünürlerin, hatta bilim, din ve siyasetle uğraşan tüm insanların en azından 20. yüzyılın başına kadar içine doğduğu ve içinde yetiştirildiği ideolojik çerçeveyi oluşturduğunu hesaba kattığımızda, bu inancın nasıl da Batı'daki herkese "doğal" göründüğünü daha iyi tespit edebiliriz.  

Dolayısıyla 17. yüzyılın bilim devrimi, Batı'nın bu özelleşmiş hikâyesinin üzerine gelen ve ondan bağımsız anlaşılamayacak bir sürecin uzun vadeli sonucu olarak okunmalıdır. Çünkü nesnelleşmiş bir doğa tasarımının doğurduğu bilim ve teknikteki gelişmeler, evreni bilen ve anlayan, doğaya hâkim olan ve bunda ahlaki olarak kendini haklı ve hatta yükümlü gören, Tanrı'nın eşsiz yaratımı insan olmadan olamazdı. O halde, modern düşüncenin Antik ve Ortaçağ düşüncesinden radikal bir kopuş olmadığını, tersine onun üzerine inşa edilen ancak tarihin failliğini göklerden yerlere indiren yeni bir düşünce biçimi olduğunu teslim etmek gereklidir. Unutmadan belirtelim ki, tüm bu gidişat içinde doğa ve insan ayrımına karşı çıkan tek filozof Spinoza'dır; ama tek başına bu koca dalgayla baş edemez. Doğa ve insan Batı fikrinde birbirinden kopmaya ve aralarındaki hiyerarşi derinleşmeye devam eder...

Yukarıda anlattığımız modern Batı ideolojisinin biricikliğini Descola şöyle ifade ediyor:


"...o halde bu iki kavramın (doğa-insan) karşılıklı doğuşu, yan yana gelebilecekleri işlevsel bir alanda olgunlaşmaları, süreksizliklerinin izin verdiği üzere gerçekliği parçalara ayırmaları, bütün bunlar tekil çatallaşmaların ve çoklu kopuşların ürünü olan o kadar uzun ve tekil bir sürecin sonucudur ki, bu sürecin bizimkinden başka kültürlerce de paylaşılmış olması gerçekten zor anlaşılırdı."

Gelelim "kültür" kavramına. Kültür ve uygarlık kavramları hayatımıza ancak 18. yüzyılda giriyorlar. Uygarlık (civilisation) ilk olarak 1757'de Fransız Mirabeau tarafından kullanılıyor, "Kultur" kavramı ise Almanların Fransız elitizm ve monarşisine karşı ürettiği, halkın yani saray aristokrasisinin karşısındaki orta sınıf insan yaratımlarını anlatır (bu ayrılıklar Fransa-Almanya siyasi çekişmelerinin bir yansıması olarak ortaya çıkar şüphesiz). Tabii burada Aydınlanma'nın ideallerine tepki olarak ortaya çıkan Almanya'daki Romantizm akımının etkisini belirtmeden geçmeyelim. Kultur kavramı Franz Boas'ın Amerika'ya gitmesinden sonra ve çok sonraları Kroeber'in çalışmalarıyla antropoloji ve arkeolojiye o kadar yerleşir ki, bu bilimlerin hiç sorgulanmaz temel kavramlarından biri haline gelir. Sanki ezeli ve edebi olarak bu kavram varmış ve daha da fenası sanki bu kavramın incelediğimiz toplumlar açısından herhangi bir anlamı varmış gibi...

Descola'nın perspektifinden "Kültür" neden sorunlu peki? Çünkü bir toplumun biricik kültüründen bahsettiğimizde, kaçınılmaz olarak onu doğanın karşısına bir karşıtlık olarak yerleştirmiş oluyoruz. Bütüncül bir kültür anlayışında doğa kültüre bir karşıtlık olarak bulunmak zorunda olmasa da, özellikle 19. yüzyılın sonlarında bilimlerin "doğa" ve "tin" bilimleri olarak sınıflandırılmasıyla, doğanın ve insanın/toplumun alanları birbirinden ilke bakımından ayrılmış oluyordu. Doğa bilimleri, "yasa üreten bilimler" olarak tanımlanırken, tin bilimleri insan davranışlarının olumsallığı ve öngörülemezliği nedeniyle tarihin alanı olarak tarif ediliyordu. Burada Descola, özellikle Heinrich Rickert'in "Kültür Bilimi ve Doğa" çalışmasını ön plana çıkartıyor. Burada hem iki bilme tarzı birbirinden kesin çizgilerle ayrılıyor hem de tin bilimleri ifadesinin yerine kültür bilimleri getiriliyor. Doğa bilimleri genellemelere doğru gidişi, kültür bilimleri ise ilkesi değer ve anlam olan tikelleşmenin alanı olarak anlaşılıyor. Kabul etmek gerekir ki, bugün hâlâ okullarda doğa ve tarih bilimleri birbiriyle amaçları, yöntemleri, kavramları ve ilkeleri bakımından uzlaşmaz ve kesişmez iki farklı etkinlik alanı olarak anlatılmaktadır. Sıradan bir biliminsanı size fiziğin yasalar bulduğunu, toplum ve insan bilimlerinin ise sadece olan olayları betimlediğini, bunlardan genel geçer yasalara ulaşamayacağını falan söyleyecektir. Hatta birçoğu yasaya ulaşamayan bir etkinliğin bilim olduğundan bile şüphe duyacağını belirtebilir.

Bir Açuar lideri. Açuarlar, Amazon'da yaşayan doğa-kültür bölünmesiyle dünyayı düşünmeyen bir halk. 


Bu son yarılmadan sonra artık işlem tamamlanmıştı. Dünyayı bilecek Batılı bilim insanları bu büyük bölünmeyi dünyanın tüm toplumlarına hazır dikilmiş bir elbise gibi giydirmek üzere yollara düştüler. İşte böylece antropoloji ve arkeoloji gibi bilimler, hepi topu türler içinde bir tür olan Homo sapiens'i onu diğer varlıklardan ayırdığı iddia edilen dil, sembolizm, örgütlenme, teknik beceri, sanat vs. gibi özellikleriyle göklere çıkaran, yabanıl ve evcilleşmesi gereken doğanın karşısında duran aşkın bir varlık olarak incelemeye başlar. Ve antropoloji incelediği bütün toplumları bu ideolojinin içinden kavramaya çalışır. Bu düalizmin gözlükleriyle dünyaya bakan antropolog/kültür bilimci veya tarihçi, her yerde karşısında aynı toplumları bulur, hatta bunları sınıflayarak evrensel kategoriler oluşturma çabasına girmeye bile cesaret bulur. Yapısalcılığın bütün harika yönlerinin yanında, böyle bir işe girişmeye çalışması örnek gösterilebilir. Descola’ya göre, Batılı antropoloğun düşüncesine içkin doğa-kültür düalizmi ve insanın biricikliğine eşlik eden bir üstün ve merkezi rol tanımı yer almaktadır. Böyle bir tutum, geleneksel toplumların kendi özgünlükleri ve ötekilikleri içinde tanımayı engellemek bir yana, bu toplumları "ortak mirasımıza dahil ederek insanlık durumunun anlaşılabilirliğine katkılarını yok etmek"ten başka bir şeye yol açmaz.

Bu oldukça acıklı bir son. Eğer biz bu kültürleri "bizim kozmolojimizin sadece bir parçasının prizmasının arkasından" görüyorsak, bu gördüğümüz yeni bir şey midir? Yoksa kendi inançlarımızı ve değer yargılarımızı binlerce kere doğrulamanın ve haklılığımızı/üstünlüğümüzü ispat etmenin bir yolu mudur? Hayatında hiç koala görmemiş bir çocuğun ısrarla onun bir panda olduğunu söylemesi gibi. Zihinsel sınırlarımızdan ve duvarlarımızdan dışarı adım atamayacaksak, dünyayı diğer halklardan ve medeniyetlerden daha iyi bildiğimizi iddia etmenin anlamı nedir? Bu olsa olsa büyük bir aptallık ve küstahlıktır.

Descola'ya göre, dünyaya ve insanlığa ihanet etmemek için, kendi ideolojilerimizin egzotik bir şey olduğunu baştan kabullenmek gerekir. Ancak ondan sonra, avladığı hayvanı kendine benzer yeteneklerle donanmış bir kişi gibi gören Açuar yerlilerinin dünyasına zihnimizi açmaya başlayabiliriz. Ancak, o zaman kendimizin ve geleneğimizin dışında varoluşlar ve tarihler olduğunu tanıyabilirim. Doğa ve kültürün ötesinde ne var gerçekten o zaman? Doğa ve kültürü aştığımda, kendi ufkumun ötesini görmeye başladığımda karşımda koca bir dünya bulmaz mıyım? Hiç keşfedilmemiş, mırıl mırıl mırıldayan bir gezegen ve sadece doğanın tarihi...




Descola'nın kitabı:
P. Descola 2013 "Doğa ve Kültürün Ötesinde" İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Toni Erdmann ve Performans Toplumu

Toni Erdmann filminin iki uç karakteri..(Kaynak: IMBD)

2010'ların kapitalizmini ve modern bireyin kendine uyguladığı şiddeti kendi deneyimimizin ötesine geçerek anlamamızı sağlayan iki yeni esere değinmek istiyorum bu yazıda. Birincisi, Byung-Chul Han adlı Almanya'da yaşayan Güney Koreli bir filozofun "Şiddetin Topolojisi" adlı kitabı. Diğeri ise, 2016 yapımı "Toni Erdmann" isimli Alman filmi.

Birbiriyle hiç bir ilgisi yokmuş gibi gözükse de, esasında ikisinin de ortak noktası bize içine doğduğumuz neo-liberal dünyanın, ahlaksızlıkta ulaştığı sinir bozucu absürtlüğü göstermesi..Byung-Chul Han, bunu psikanaliz, ileri kapitalizm ve bireyin içine yerleşmiş şiddet bakımından akademik olarak incelerken; Toni Erdmann'ın senaryosu, belki daha da çarpıcı olarak, kurumsal bir küresel şirkette çalışan duygusuz ve hissizleşmiş bir kadına müdahale etmek zorunda kalan komedyen bir babanın gözünden aynı konuları işliyor.

Han'ın kuramı genel hatlarıyla şu: Freud ve sonrasında gelen psikanalistler, insan psikolojisine dair çözümlemeler yapar ve ruhsal rahatsızlıkları tanımlarken, aslında kendi içinde bulundukları "disiplin toplumu"nu tanımlıyorlardı. Disiplin toplumları, genel olarak, 20. yüzyıl boyunca yaşamış Batılı kapitalist toplumlardır. Han'a göre, bu toplumlarda yetişen bireyler üzerinde uygulanan şiddet "dış" kaynaklıydı. Yani hukuk, toplum, eğitim, devlet gibi güçlü ideolojik araçların kişi üzerinde baskı kurduğu, eylemlerini yönlendirmede ve seçmede dominant bir rol oynadığı toplum modellerinden bahsediyoruz. Bireyler, bu güçlü ideolojik aygıtlar tarafından dışarıdan dayatılan kuralları (doğruları ve yanlışları) öğrenir ve bireyin üstbenliği bunlara göre şekillenerek kişiyi baskı altında alırdı. Üstbenliğin yeterli kalmadığı veya benliğin aşırı baskılandığı durumlarda, psikolojik sorunlar ortaya çıkıyordu. Bu sorunların çözümü ise bilinçdışına itilen deneyim ve yaşantılarda aranabilir ve sorunlar çözüme kavuşurdu.
byung chul han ile ilgili görsel sonucu
Byung-Chul HAN, Filozof (1959-)

Han'a göre, 21. yüzyıl insanını anlamak ve ruhsal sorunlarına çözüm bulmak için artık bir "disiplin toplumu"nda yaşamadığımızı kabullenmek şarttır. Ona göre, Freud'un üstbenlik, benlik ve altbenlik kuramı bu yüzyıl insanını açıklamak için doğru araçlar değildir. Bunun nedeni, artık bir disiplin toplumunda değil bir "performans toplumu"nda yaşamamızdır. Performans toplumu, adı üzerinde bir tanımlama. Bireylerin özel ve iş hayatlarında -ki bunları birbirinden net olarak ayıramayız artık- gösterdikleri "performans"larla başarılı veya başarısız addedildikleri toplumlardır bunlar. Şirketlerin çalışanlarına koydukları kota baskısı, akademisyenlere dayatılan yayın ve atıf baskısıyla örnekleyebileceğimiz, neoliberal mantığın bireye dayattığı "ölçülebilir" (ancak ahlaki veya insani olmayan) kriterlere erişmenin bir çeşit "kurtuluş" olarak sunulduğu toplumlar bunlar. Bireyin iş yerindeki performansından, sosyal medyaya kendini sergileme biçimlerine kadar geniş bir yelpaze içinde tanımlanabilir perform etme hali. Böylesi bir "değerler" sistemine sahip toplumun ruhsal sorunları Burn-out ve depresyondur. Genellikle depresyona eşlik eden Burn-out yani tükenme sendromu kişinin kendini gönüllü olarak sömürmesinin bir sonucudur. O halde, karşımızda sadece yeni bir hastalıklar dizisi değil, aynı zamanda yeni bir birey vardır. Bu birey, kendini özgür zannettiği ölçüde,-çünkü artık üstbenliğin baskısından kurtulmuştur- kendini sürekli dönüştürmeye, geliştirmeye, esnek ve başarılı olmaya, performansını artırmaya yani güle oynaya bir özsömürüye doğru yelken açmaktadır. Han'ın deyişiyle, artık bir "İdeal-Ben" vardır, daha doğrusu artık "İdeal-Ben" tasarımıyla hareket eden birey vardır.

Bireyin tarihsel serüvenini şöyle özetliyor Han:

Hükümdarların modern öncesi toplumunda kelle uçurucu bir şiddet egemendi. Vasıtası, kandı. Modern disiplin toplumu hala bir olumsuzluk toplumudur. Ona hakim olan bir disiplindir, "sosyal ortopedi"dir. Şiddet türü deformasyondur. Ne cellatlar ne de mesleki deformasyonlar, geç modern başarı ve performans toplumunu tarif etmeye yeter. Bu topluma artık olumluluğun şiddeti egemendir ve bu yeni şiddet, özgürlükle mecburiyet arasında ayrım yapmaz. Patolojik tezahürü ise depresyondur."
En büyük paradoks Han'a göre bugünün şiddetinin -ki artık bu içselleşmiş, bireye eşlik eden özşiddettir- kendini bir özgürlük maskesi altında sunmasıdır çünkü birey eylemlerinde özgür ve bağımsız olduğu yanılgısı içinde hareket eder. Kendisini İdeal-Ben tasarımına adamış ve bunun için hayatın her alanında performans gösteren bireydir artık. Han'ın dediği gibi, "bu, insanın hem gardiyan hem tutuklu olduğu bir çalışma kampıdır."

Performans ve gösteriye dayalı sözde bir özgürlüğün serpildiği dünya artık, ne hukukun, ne ahlakın, ne dinin, ne devletin ne de eğitimin, sadece ve sadece sermayenin egemenliğine teslim olmuş bir dünyadır. Kitabın belki de en dramatik paragrafı günümüzün AVM'leşmiş topografyasını şöyle özetler:
"İktidar ve ihtişam politik alanı çoktan terk etti ve sermayenin iç mekanına taşındı. Reklamlar liturjik methiye ilahilerinin kapitalist versiyonudur artık. Yeni ürünleri metheden yıldızlar, günümüzün melekleridir. Haşmeti öven kapitalist ilahilerdir. İhtişam, kendini yalnız sermayeye adamış iktidarların güzel yüzüdür. Sermayenin iktidarına gösterilen rızanın adı, şimdi tüketimdir."
İşte Toni Erdmann karakteri bu sisteme sokulan bir çomak olarak karşımıza çıkar. Performans toplumu içinde yaşamaya devam eden alternatif bir dinozordur Toni Erdmann. Küresel ekonomi, kurumsal uluslararası şirketler, petrol fiyatları, politika-sermaye ilişkisi, outsourcing gibi neoliberal kavramlar, ezik şirket stajyerleri ve geri kalmış ülkelerin ebediyen yoksul kalacak insanları...Hepsi Toni Erdmann'ın kızı sayesinde gözlemleyebildiği hissiz bir varoluşa ait yabancı varlıklardır..

Bu dünyada sonuna kadar hissizleşmiş, hatta gaddarlaşmış, ikiyüzlü, yalancı insan suretli mahluklar gezinir. Toni Erdmann sayesinde içine girdiğimiz bu gezinme bize ileri kapitalizmin belki de en sömürülen, daha doğrusu kendini en başarılı olarak sömüren insanıyla yüz yüze getirir: Beyaz yakalılar.

İyi eğitimli, uluslararası çalışabilen, yabancı dil bilen, iyi okullara gitmiş, "başarılı" addedilen takım elbiseli veya döpiyesli insan görünümlü mahluklardır bunlar. Yaptıkları işin, doğaya ve topluma hiç bir faydası yoktur. Tek fayda, şirket yöneticilerine ve sahiplerine olan kar ile ölçülür. Filmin bir sahnesinde, Toni Erdmann'ın kızı Ines, bir sözleşme sayesinde bir sürü insanın işinden olacağını ve bunun şirket için iyi olduğuna değinir. İnsanların işini kaybetmesi sadece bir imzaya bakar, şirketin çıkarınaysa bu iyi bir gelişmedir. Kapitalist dünyada bu bir gerçekliktir, şirketi ilerleten bir adımdır. İşini kaybedenlerin ne adı, ne sanı, ne ailesi ne de yoksul olmama hakkı vardır..Ines için bu üzerinde fazla düşünülmemesi gereken acı ama kaçınılmaz bir realitedir.

Bu hissiz kız İnes, tabii ki, tüm bu insanlık-dışı yaşayışının bedelini ödemektedir. Mutsuzdur, hiç gülmez, hep gergindir ve içi kan ağlamaktadır. Babası ona "mutlu musun? diye sorduğunda, babasından ısrarla mutluluğu tanımlamasını ister. Böyle büyük kavramları gelişigüzel kullanmaması için onu azarlar. Esasında, bu soruya cevap veremeyecek kadar kibirlidir, gururludur ve insanlığından uzaktadır. Artık babası duruma katlanamayıp ona "Bist Du eigentlich Mensch?" (Sen insan mısın be?) dediğinde bile üzerinde hiç durmaz. Hissisliği ancak ve ancak "başarılı" bir toplantı sonunda patronu ona "Du bist ein Tier" (Sen bir hayvansın) dediğinde dağılır. İlk defa bir şeylerin ters gittiğini kendine itiraf edecek dürüstlüğe ulaşır bilinci. Bu noktadan sonra, şirketin geri kalmış ülkeleri sömürüsü ve yine şirketin çalışanlarını sömürüşü, dahası kendini depresyon noktasına kadar özsömürüşü görünür olmaya başlar kendi gözünde. Tam da Han'ın dediği gibi, kendisinin hem gardiyan hem tutuklu olduğu bu çalışma kampında, öz şiddetine boğulduğu içsel dünyasında yaşamaya devam ederken, bu uyanışla belki de hayatında ilk defa olarak otantik ve özgür bir eyleme imza atar. (Spoiler vermemek için burada kesiyorum.)

Han'ın kitabı ufuk açıcı, açık ve ikna edici. Ancak, devrimci değil. Han, bize bu sistemde insanın hem fail hem kurban olduğunu söylüyor. Kimsenin bu içselleşmiş şiddetten kaçamadığını söylüyor. Öyle mi gerçekten? Belki Han'ın tezinin tek zayıf halkası burası. Ve belki de Almanya'dan yazıyor oluşu Han'ın bazı görülerini kısıtlamış durumda. Artık fiziksel şiddetin kalmadığını, kendi deyimiyle "makro şiddetin" kalmadığını ilan ederken fiziksel şiddetin günbegün yaşanmaya devam ettiği "Ortadoğu" coğrafyasında yaşayan biri olarak acı acı gülmemek zor. Diğer yandan, gerçekten HERKES bu sistemde gardiyan ve tutuklu mu? Hiç sanmıyorum. Dışarıda gezen birileri var. Bunlar gittikçe tekelleşen dünya sermayesinin tezahürlerimizin ötesinde güçlere sahip insanları. Büyük bankaların CEO'ları, üst düzey yöneticileri, büyük uluslarası şirketlerin sahipleri, büyük yatırımcılar...Hangi ekonomik kriz olursa olsun bundan karlı çıkanlar, fayda sağlayanlar, krizlerin bitmesini istemeyenler, devletleri bile dolandıran bankalar, ve onların kredilerini sigortalayan şirketler..

Hayır, Han, herkes acı içinde değil dünyada. Herkes depresyon ve Burn-out tehlikesi içinde değil. Bir avuç insan ve şirket milyarlarca insanın rızkını hiç utanmadan ve sıkılmadan çalıyor. Tarihin en büyük ve en aleni hırsızlığı, ihtişam içinde ve ahlaki olarak olumlanarak, dahası, hiçbirimizin onayı olmadan gözümüzün önünde cereyan ediyor. Evet, bugünün bireyi bu sistemin değirmenine su taşıyor, doğru..Ancak, gerçek failler dışarıda! Bir yerden başlamak istiyorsak, Toni Erdmann gibi, kör gözün parmağına, en can yakan soruyu kendimize sormalıyız: "Biz insan mıyız be?"

KAYNAK: Han, Byung-Chul 2016 Şiddetin Topolojisi. Metis: İstanbul.