Cuma

Fotoğrafı Bombardımana Tutmak

Kıyıya vuran çocuk, artık bazı şeylerin sınırına gelindiğini gösteriyor. Hem insanlık anlamında, hem insanlığın yaşamda kendini konumlandırdığı yer anlamında. Bu ise, bir çocuğun ölmesiyle ilgili değil yalnızca, çocuklar hep öldü ve ölüyor savaşlarda. Daha çok, fotoğrafın yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğiyle ile ilgili tartışma, aslında tuhaf bir şekilde insanın kendini nasıl algılamayı ya da anlamlandırmak istediği ile ilgili bir durumu içeriyor (çocukların bu fotoğrafı görme meselesini burada geçmeli, ona verilecek yanıt belli). Durum, bir fotoğrafın yayınlanması ya da yayınlanması ikileminin ötesinde bir boyut taşıyor. Bir kere, ana akım medyanın da, sosyal medyanın da, artık ne kadar öznelere ve öznel kararlara bağlı olduğu bir tartışma konusu. Sadece Facebook'un bile bizleri ne kadar dönüştürdüğünün, kim bilir beynimizi nasıl şekillendirdiğinin, nasıl yeni bir insan tipi ortaya çıkardığının ne kadar farkındayız? Artık ne kadar iyiden iyiye kendimizi değil, temsilimizin temsilini yaşadığımızı biliyor muyuz?

Belki de artık neredeyse tamamen içine gömüldüğümüzden farkında olmadığımız kadar tuhaf bir durum: Bir gün içinde bir fotoğraf, yüz milyonlarca bireyin baktığı ve en sarsıcı duygulara kapıldığı, sonunda belki de küçük de olsa bazı adımların atılmasında yol açan bir küresel imgeye, oradan da çabucak bir küresel bir sembol statüsüne dönüşüyor.
Teori parçalayacak halim ve kibrim yok şu konuda, ama bu son durum Debord'un "gösteri toplumu"nu anlatmıyor mu tam olarak? Milyonlarca insanı şu ya da bu şekilde sarsan bu fotoğraf, bir şekilde fetiş malzemeye dönüşerek, bağlamından kopmuyor mu? Buna sanırım bizden iyi bir örnek, AK Parti gençlik kollarının şu protestosu:


Burada, bir çocuğun ölü fotoğrafının küresel bir simgeye yükseltilerek, soyut bir ahlaki düzlemde eşitlenmesi, toplumsal arka planın ve geçmişin sislerle kaplanması ve bunun sonucunda herkesin kullanımına, küresel dolaşıma açık fetiş bir malzemeye dönüşmesinin bir örneği mevcut değil mi? Bunun dışında, yılların sağcı Alman tabloid gazetesi Bild'in manşetten, kıyıya vuran çocuğun fotoğrafı üzerinden "Avrupa medeniyeti çöküşü" güzellemesine girmesi ne kadar samimi ve inandırıcı? Tüm bunların ne kadar sömürü ya da ne kadar temel bir insani dönüşümün işaretleri olduğunu, ne kadar ahlaki bir ikiyüzlülüğe, sahte bir "hümanizme" ya da ne kadar gerçek bir sistem sorgulamasına dayandığını zaman içinde göreceğiz. Ölen çocuğun ailesinin gitmeye çalıştığı Kanada'nın göçmenlere kapıyı kapatışı, Türkiye'deki ırkçı düşmanlık, küresel kapitalizmin Ortadoğu'da ya da dünyanın başka yerlerinde başlattığı savaşlar sorgulanacak mı? İslam dünyası 1500 yıllık fetvalarla birbirini öldürmenin ne demek olduğunu sorgulayacak mı? Tüm bunların bir fotoğrafla değişeceğine inanmak biraz tuhaf. Gerçi hemen girebiliyoruz böyle bir umut sarmalına. Gezi'den sonra da sosyal medyayı devrimin öncüsü ilan etmedik mi? Ama bugün ne oldu? Ülkenin doğusunda savaş var, genelde de durum her gün daha kötüye gidiyor. Nerede peki sosyal medyanın birleştiriciliği? Onun olağanüstü empatik üretkenliği?

Bu işte bir bit yeniği olmalı o halde. Sosyal medya mecrasının gerçek bir dünya olmadığını biliyoruz elbette. Orada kendi temsillerimiz var. Yemek yerkenki, eğlenirkenki imajlarımız ya da politik temsillerimiz. Ne kadar kendimizi kaptırsak da biliyoruz elbette "sanallığını". Ama sosyal medyanın temsili ettiği dünyamız ne kadar bize ait, ne kadar kendimizi gördüğümüz gibi, sosyal medyada dile getirdiğimiz evrensel değerlere göre yaşıyoruz gerçek dünyayı? Yoksa gerçek dünya dediğimiz de aslında bir temsil olmasın artık? Belki de gerçek dünyadaki yaşamsal ve politik eylemsizliğimiz, yaşam alanlarımızın işgali, deneyimlerin tüketime dönüşmesi, sosyal medyadaki yaşamımızı haddinden fazla gerçek kılıyor bizim için. Debord'un gösteri dünyası sosyal medya değil, bizzat kendi yaşamlarımız haline geldiğinden, gerçek insani deneyimleri ve duyguları sosyal medyaya götürüyoruz, yangından mal kaçırır gibi. Bu nedenle de belki, bir çocuğun ölümünün fotoğrafını küresel bir vicdan bombardımanına tutuyoruz. Ölen öldü ve ölmeyen ölecek. Kendimizin neye dönüştüğünü-dönüştürüldüğünü sorgulamalı, izleyicilikten yaşamı yeniden düzenleyecek-örgütleyecek özneler olmanın yollarını aramalıyız. Yoksa ikiyüzlü, unutkan ve vahşi bir tür olduğumuzu kabul edip, tarihin meleğinin silkinip bizi süpürmesini beklemekten başka çaremiz yok. 

Perşembe

Çeviri Meseleleri

Yıl 1990 küsur, Cağaloğlu'ndaki  lisemden çıkmış, paldır küldür yokuş aşağı inerken birden duraklıyor ve duvarın kenarında kaçak sigara, tütün ve kitap satan tezgahtara yöneliyorum. Adamdan Camel isterken, kitaplara göz atıyorum. Derken, o da ne? Daha geçenlerde sınıfta geyiğini yaptığımız Joyce'un Ulysses'i! Hem de ucuz, hem de indirimde (gerçi tezgahtarın kitapları hem indirimdeydi)! Camel'ı çantama saklayarak, elimde Ulysses vapura koşturuyorum. Ama şu işe bakın ki, vapurdan inene kadar Ulysses'i bitiriyorum, çünkü kitap 85 sayfa! Kitabın sadece onda birinin çevrildiğinden ise o zamanlar haberim yok tabii. Bunun dışında gençliğimden hatırladığım bir sürü klasik var. Kim bilir kaçını yarıda bıraktım ya da onlar zaten çeviri sürecinde yarım bırakılmıştı! Çoğunu sıkıcı olduğundan da değil, kendi aklımdan şüphe ettiğim için bıraktım. Anlayamıyordum, geri zekalı olmalıydım. Çevirilerin çoğunun eksik ya da yanlış olduğunu ise, okuma alışkanlığını tekrar kazanmaya çalıştığım ilerideki yıllarda fark edecektim.

Peki bugün değişti mi bir şey? Gerçekten özenli çalışan çevirmenler, redaktörler, editörler var, şüphemiz olmasın. Ancak okuduğunuz şeyi anlamıyorsanız, önce aklınızdan şüphe etmeyin derim. Bugün bir kitabevinde rastgele seçeceğiniz kitaplarda ya eksik ya yanlış ya da hem eksik hem yanlış çevrilmiş sayısız kitap bulacağınızdan emin olabilirsiniz.

Bu çevirilerin yarım yamalaklığının hem trajikomik hem de acıklı bir arka planı var. Bazı yayınevlerine, editörlere, çevirmenlere sorsanız, bu kitapların berbat bir şekilde de olsa çevrilmesi, onlara göre büyük bir kültürel katkı. "Çünkü bu kitaplar çevrilmelidir!" Hem de büyük bir özveriyle yapmaktadırlar bunu. "Sizler bilmezsiniz yayınevi idare etmenin zorluğunu!" Oysa burada söz konusu olan, özensizliğin, üstünkörülüğün, hatta işine saygısızlığın idealist bir kibir ile örtülme çabasından başka bir şey değil. Bir de tabii bizdeki yaygın eğitimli-eğitimsiz söylemine özgü yukarıdan bakma, "bilinçlendirme" adına toplumu, okuyucuyu küçümseme hali burada da mevcut.

Kültür hizmeti olarak sunulan şey ise, tam tersine kültüre bir darbe vurmuyor mu ama? Kaç kişi soğumuştur acaba kötü çeviriler yüzünden okumaktan, ya da kendi aklına güvenini kaybetmiştir? Örneğin bazı felsefe kitaplarının orjinali, çevirisine göre emin olun çok daha sade ve anlaşılır dille yazılmıştır, Ayrıca kötü çevrilen kaç kitap, nasıl olsa çevrildi diye ziyan edilmiş ve bir daha çevrilme zahmetine girilmemiştir? Ya da bir kitap çok satıyor diye  kaç kere yeniden kötü çevrilebilir?

Bu son soruyla ilgili bir örnek vereyim. Kafka'nın "Dönüşüm" adlı uzun öyküsünün son çevirisinin (evet, sürüsüne bereket çevirisi var) düzeltmesini yaparken, tesadüfen "Dönüşüm"ün dört farklı Türkçe çevirisini satır satır karşılaştıran bir teze rastladım. Aralarında meşhur çevirmenlerin de elinden çıkma bu çevirilerin hepsi birbirinden sorunluydu. Kimi, öyküde olmayan diyaloglar eklemiş, kimi anlamadığı cümleleri atlamış, kimi de cümleleri kafasına göre yorumlamış. Bu kısa ve aslında ne okuması ne de çevirmesi o kadar zor olmaması gereken öykünün bu kadar sayıdaki farklı çevirisindeki hataları gördükçe, geçmişte ve bugün neler okumak zorunda kaldığımızı hatırladım tekrar. Önümdeki son ve belki de tek iyi "Dönüşüm" çevirisini ise öpüp başıma koyduktan sonra çevirmenine teşekkür ettim içimden.



Sık yaşandığını düşündüğümü bir başka örnek, çevirmenin "forsunun" redaktörü ezmesiyle ilgili. Doğrudan çevirmenin bir suçu olmaktan çok (kötü çeviri dışında), yayınevinin işleyişiyle ilgili bir redaktör sömürüsü bu. Bir süre önce redaksiyon için aldığım klasik bir romanın ödüllü bir çevirmen tarafından yapıldığını görünce içime bir ferahlık gelmişti. Gelin görün ki, daha beşinci sayfada gelincik tarlasına dönmüştü düzeltmeler. 50. sayfada editöre mail atıp, çevirinin çevirmene geri yollanması gerektiğini, yoksa benim her şeyi baştan çevirmem gerektiğini yazdım. Tamamen anlamsız cümleler birbirini kovalamaya, karakterlerin duygu durumları birbirlerine karışmaya başlamıştı çünkü. Yeniden çevirirdim belki ama bir redaktör olarak alacağım para 350-400 TL'yi geçmeyecekti. Neyse, sonunda editör, çevirmenin tanınmış biri olduğunu ve çeviriyi kendisine tekrar yollayamayacağını yazdı. Elbette editörler de çok arada derede kalıyorlar, çevirmenin bütün günahını üstlenmek zorunda kalan redaktörleri mümkün olduğu kadar dışarıdan-güvencesiz çalıştırmak zorunda kaldıklarından ve emeklerinin karşılığını veremediklerini bildiklerinden, içten içe bu duruma üzülüyorlardır.

Sonuçta çeviri ve yayımlama süreci öyle bir döngü ki, işleyişteki bir kusur sürecin tüm aşamalarını vuruyor. Kötü bir çeviriyle baş başa kalan paraya muhtaç bir redaktör, sizce kaç denemeden sonra berbat çeviriyi üç kuruşa düzeltmeyi reddeder ve artık çeviriyi orjinaliyle karşılaştırmayı bırakıp yalnızca yazım hatalarını düzeltmeye girişir? Ya da bir çevirmen, ne zaman kendinde bazı cümleleri atlama ya da kafasına göre "uydurma" hakkını bulmaya başlar? Bu soruların ve genel olarak bu konunun elbette birçok farklı yüzü var, yayınevleri arasındaki ve yayınevi bünyesindeki hiyerarşiden, ülkedeki kitap okuma oranlarına kadar. O nedenle yazılacak şey çok. Aslında başta redaktörlerin, çevirmenlerin ve editörlerin söyleyecek, yazacak şeyi o kadar çoktur ki. Umarım herkes bir gün eteklerindeki taşları dökmeye başlar. Aslında işbu konuyla ilgili yazma fikrini de, editörlükle ilgili yeni çıkan şu dosya verdi. Ayrıca yayınevi dünyasındaki idealizm ve emek sömürüsüyle ilgili geçenlerde bir söyleşi çıkmış ve bu sömürüye karşı kurulan yayınevi emekçileri kolektifinden söz edilmişti. Onlara da bakılmasını öneririm. 

Akıntıya Karşı Gitmek: Upstream Color

Bazı filmler vardır... Klişe bir giriş oldu, evet... Ama bazı filmler vardır, bir eşi yoktur. Benzersiz bir deha ürünü olduğunu düşündüğüm Upstream Color'ın çağrıştırdıkları üzerine birkaç söz söylemek isterim.

Film üzerine bazı ilginç analizlerin (bkz.) arasında en eli yüzü düzgün olanının ifade ettiği gibi, film, Hollywood'un (ve Avrupa'nın çoğu sözde sanat filmlerinin) seri halinde ürettiği ve izleyicinin kolektif bilincine sunduğu (dayattığı) yavan mitlerinin dışında, tam anlamıyla bireysel bir sanat yapıtı. Hatta belki mitlerin döngüsünü kıran bir yapıt, sadece Hollywood mitlerini değil, akıl ve insan temelinde kurulan mitlerin döngüsünü de.

Bu filmi spoiler vermeden anlatmak zor değil. Örneğin bir Jodorowsky filminde nasıl bir spoiler verebilirse insan, bunda da o kadar verebilir. Yine de belirli bir anlatısal yapısı var filmin, ancak filmden sonra, film üzerine düşündükçe, okudukça, hissettikçe açılan bir yapı. Diğer yandan yavan mitolojik yapılarda olduğu gibi size kendisini dayatmayan bir yapı bu. Sizin kendi yaşam öykünüzle katılabileceğiniz ve filmin öyküsüne kendi "renginizi" katabileceğiniz bir yapı.

Benim için bir özgürleşme öyküsünü anlatıyor film ve her özgürleşme sürecinde olduğu gibi ızdırap verici, fiziksel ve ruhsal acıyla dolu. İnsanın kendi yarattığı insan-merkezci, birbirini ve doğayı öğütücü karabasandan kurtulma mücadelesi.  Filmin orjinal sorusu ise şu bence: İnsan, doğayı ve birbirini ayaklar altına alarak yükseldiği, aklı (filmde bana göre Sampler- numune toplayıcısı, bilim insanı vs. tarafından temsil edilen) salt bir pasif gözlemciliğe indirgediği ya da "bu işe sahip olduğum için şanslıyım" demek zorunda bırakıldığı bu düzende ne kadar insandır? Aslında her zaman doğanın bir canlısı olan, sonuçta organik süreçlerle üreyip ölen insan, kendi yaşamını salt bir ekonomik kısırdöngüye hapsettiğinde, kendini sonuçta yine organik yaşama bağlı bir zombiye dönüştürdüğünde, eylemlerinin, hislerinin ve hatta anılarının ne kadarı gerçekten kendisine ait olur?



Filmdeki domuz-insan analojisinin, "plazaların, sitelerin, gündelik koşuşturmalarımızın, kısır ideolojilerimizin ahırında domuzlar gibi yaşıyoruz"un yanında başka bir anlamı daha var gibi. İnsan her şeyi kendi üzerinden okumaya alışkın olduğu için, filmdeki domuzları da insan yaşamı üzerinden okuyor önce. Ama ya tersi de söz konusuysa? Sinemada "erkek bakışı" denilen bir olgu vardır; en kaba örneğiyle, sevişme sahnelerinin bile erkeğin gözünden verilmesiyle açıklanabilir. Erkek bakışının tersine çevrildiği filmler ve sahnelerin epey az olduğu rivayet edilir. Bu filmde de, başta insan-domuz analojisi olmak üzere, sanki "insan bakışı"nın tersine çevrildiği, insandan ziyade organik yaşamın fail olduğu, hatta insanı, örneğin virüsün kullandığı bir "taşıyıcı" olarak betimlendiği bir "organik bakış" var. Filmde "ne oluyoruz" dedirten ya da akıl karıştıran kısımların bu tersine çevrilmiş bakış açısından kaynaklandığını düşünüyorum.

Bu tersine bakış, aynı zamanda yeni bir etik perspektif açıyor. İnsan kendi türünü ve doğayı ne kadar bir araç olarak kullanıp sömürse de, ne kadar kendi kendini doğanın merkezindeki krallık tahtına yerleştirse de, özgür sandığı eylemleri, iyilikleri ve kötülükleri nihayetinde organik yaşamda temelleniyor. Ancak insan, "akıntıya karşı" yüzmeye, "karanlığın kalbine" doğru gitmeye devam ediyor; kendini ve doğayı köleleştirme ve belki de sonunda yok etme pahasına.  Bu açıdan belki de doğanın içindeki "kurtçuk" insanın kendisi. Doğayla insan arasında arabulucu, uzlaştırıcı olması gereken akıl ise, artık pasif bir gözlemci yalnızca; gözleyen, hisseden, empati kuran ama dahil olmayan bir "numune toplayıcısı". Ama bu pasifliğinde o kadar da zararsız değil akıl. Ekonomik düzen, filmdeki "hırsız", nasıl paranı çalıyorsa, yaşam mücadelesinden elini eteğini çekmiş akıl da, gerçek işlevini gösteremediğinden, insanların kimliklerini çalıyor. Daha doğrusu, insanın en yüksek yetisi olan, insanı insandan ve insanı doğadan ayırarak, her birinin kendi biricikliğini açığa çıkaran, her ikisini de sakınan, kollayan akıl geri çekildiğinde, insanların da doğanın da biricikliği ortadan kalkıyor. İnsan yaşamı tektipleşiyor, bireysellikler ortadan kalkıyor, hatıralar birbirine karışıyor, insanların birbirini araç olarak kullanmasının yolu açılıyor, çünkü geriye çekilen tözsel aklın yerine, yalnızca araçsal bir yeti olarak akıl geçiyor; aynı şekilde doğa da, kendisini kavrayacak, sakınacak, kollayacak, kendisi için kaygılanacak aklın geri çekilişiyle, insanın gözünde ihtişamını ve çeşitliliğini yitiriyor, her daim insanın emrine hazır bir depo, kümes, ahır, durmadan üreten bir fabrika haline geliyor.

Filmde, araçsal olarak kurulan insan-doğa-insan döngüsüne paralel ve bu döngüyü kıracak süreç olarak, kurtçuk insanın sancılı özgürleşme süreci, "hırsız"ın bilerek ya da bilmeyerek yol açtığı bir "sivil itaatsizliğin" başlangıcı olarak sunuluyor. Ancak filmin en güçlü yanlarından biri, bu özgürleşme sürecinin ikircikliğini ve karmaşıklığını da göstermesi. Döngü kırılırken, adaletin sağlanıp sağlanmadığı, "suçlu hırsız"ın bulunup bulunmaması (hatta bunun gerekli olup olmadığı) gerektiği, kurban insanlarla domuzların bir araya gelişinin gerçek anlamda bir uzlaşma olup olmadığı, akıntıya karşı gitmenin insanın zorunlu bir kaderi olup olmadığı gibi sorular ortaya çıkıyor. Ve bu soruların yanıtları, sanıyorum, tıpkı yönetmenin daha önce sadece 5000 dolara çektiği "Primer"daki sorular gibi, izleyicileri, kendilerinin çözmesi için filmi tekrar izlemeye davet eden titizlikle hazırlanmış bir yapbozun parçalarında gizli.

Üzerinde derin bir tefekkür gerektiren bu filmin, insanın kendisi ve doğa üzerindeki ama aynı zamanda doğanın insan üzerindeki tahakkümü üzerine bir meditasyon olduğunu düşünüyorum. Ve burada kendi bakış açıma göre "renklendirmeye" çalıştığım filmin, daha başka birçok bakış açısıyla renklendirilmesini umuyorum. 

Salı

Tarih Üzerine Bir Soru

On beş yılı aşkın süredir kafamı meşgul eden şey tarihin bir yasası olup olmadığı. Naif bir bilmişlik, hatta doğrusunu isterseniz gerçek bir cahillikle, bu sorunun peşinden gitmek zorunlu olarak beni tarih felsefesine getirdi. Bu ilk coşkulu karşılaşma beni hem çok mutlu kıldı, hem de hayalkırıklığına uğrattı. Nedeni basit. Ben belki de kimsenin cevabını bilmediği, hatta sormaya cesaret edemediği bir soruyu soruyordum ve üstü örtülü bir şeyleri keşfe çıkıyordum. Gel gör ki, antik Yunan'dan beri bu konuya öyle ya da böyle bulaşmamış feylozof kalmamış. Hepsinin tarihe dair cevaplarını sırasıyla okumak müthiş bir haz yaratırken, beni en çok sarsan (tokatlayan diyelim) Herder'in, Dilthey'in ve Collingwood'un benim sorumu altüst eden tarih felsefeleri oldu. Şimdi amacım burada bu adamların ne dediğini anlatmak değil tabii. Ancak bu aklı evvel bilgeler bana gösterdi ki, tarihe bir amaç, değer, anlam ve yasa atfetmek biz ölümlülerin kendi hayatımıza anlam ve değer atfetme uğraşımızın sadece daha fiyakalı bir versiyonu. Yani, beyhude ömrümüzün beyhude oyalanmalarından..Tamam, onlar da kabul ediyor, tarih tamamen bir rastlantısallıklar alanı değil, insan etkinliğini farklı zaman ve mekanlarda ortaklaştıran düzenlilikler de var. İnsanların biyolojik ortaklarından, zihinsel işleyişlerinin aynılığına, toplumsal örgütlenme biçimlerinin yarattığı ortak kaderlere, hareketlere vs. bir takım düzenlilikler yakalamak mümkün; ancak zorunlu değil!

Sözgelimi dünyanın birbiriyle hiç ilişkisi olmayan coğrafyalarında yaşayan toplumlar birbirilerinden bağımsız olarak yiyecek üretimciliğine geçtiler ve tarım-hayvancılıkla uğraşan toplumlar benzer demografik/sosyal süreçler sonucunda daha karmaşık siyasi örgütlenmelere sahip oldular; ancak bu ortaklık hiç bir surette bir yasaya bağlanamaz, veya bu ortak hareket hiç bir surette onların geleceğinin de ortaklığı anlamına gelemez. Tarıma geçen toplumlar illa ki, kenti, devleti, yazıyı bulacak, sınıflı toplumlar, kronik savaşlar, imparatorluklar ve emperyalizm ortaya çıkacak diye bir yasa koyamayız. Verdiğimiz 10 örnekten 8'i bu yasayı doğrulasa da, 9. ve 10. örnekler doğrulamayacaktır. Veya şunu da diyemeyiz: Bir kere tarım ve hayvancılığa geçen toplumlar, bir daha avcı-toplayıcı ve göçebe olmazlar! Evet, bir çok toplum bir kere yerleşik yaşama ve yiyecek üretimciliğine geçtikten sonra öyle kaldılar, ancak kalmayanlar da var! Tarımı bırakıp avcılığa, köyünü bırakıp göçebeliğe geçen toplumları biliyoruz tarihte. Yani, ne kadar zorlasak ve istesek de, tarihi basitçe kavranan ve kendini her koşulda tekrar edecek yasalara bağlamak mümkün görünmüyor. Bu nedenledir ki, hiç bir toplum kendi biricik koşullarından bağımsız olarak, topyekün bir "dünya tarihi" adı altında anlaşılamaz. Bize dünya tarihi diye yutturulan hikayeler, son tahlilde Batı medeniyetinin hikayesi değil mi? (Burada teşekkürün adresi: Eric Wolf, Europe and the People Without History) Kaldı ki, bir de kültür meselesi var ki, işte orada hiç bir fren tutmuyor. Kültürün etrafından dolanmanız da mümkün değil. Aynı biyolojik ve zihinsel işletim sistemine sahip Homo sapiensler dünyanın bin bir yerinde bin bir kültür yarattıysa, bununla nasıl baş edeceksiniz? En iyisi dükkanı kapatıp gitmek mi? Franz Boas ve diğer tarihsel tikelciler için burada aşılamayacak önemli bir engel var. Modernizmin tüm büyük anlatılarından olduğu gibi, dünya tarihi anlatısından da vazgeçilmeli. Evet, doğrudur, ama nereye kadar? Veya bu vazgeçiş ne kadar ahlaklı/moral?

Robert George Collingwood, The Idea of History/Tarih Tasarımı adlı muhteşem yapıtın yazarı. (1889-1943)

Bu madalyonun bir de öbür yüzü var. Bunu da Mustafa Kemal'in çok bilinen, çok sevilen lafıyla izah etmeye çalışacağım. "Tarihi yazanın tarihi yapana sadık kalması", yoksa çok kötü şeyler olacağı meselesi. Eğer Collingwood bu özlü sözü duymuş olsaydı, kendini acı acı gülümsemekten alamazdı. Tarih Tasarımı kitabında ziyadesiyle anlatıyor neden güleceğini, burada tekrar etmeye gerek yok; ancak şunu belirtmekle yetinelim: Collingwood'a göre, tarihin yapılması ve yazılması birbiriyle özdeş süreçler. Yani, şurada elimin uzandığı bir yerde yapılmış tarih var, şimdi ben onu ortaya çıkaracağım diye bir tarihçilik etkinliği yok. Yapılan tarihi yaratan şey esasen tarihçinin kanıtlar rehberliğinde zihninde titreşmesine izin verdiği düşüncelerin kağıda dökülmesi. Tarihçinin etkinliği elindeki kanıtları konuşturabilecek zengin bir zihinsel kavrayışa ve yorumlama kapasitesine sahip olmaktan başka bir şey değil. O halde, Ranke gibi pozitivistlerin umdukları gibi, tarihi olduğu gibi ortaya çıkarmak gibi bir etkinliğin olanaklılığına inanmak safdillikten başka bir şey değil. Bu şu  anlama gelmiyor  yanlış anlaşılmasın, ben tarihçi olarak tarihi istediğim gibi kurarım! Hayır, kendi içinde kalabalık ve gürültücü olan kanıtları tarihçinin kendi zihinsel işleyişinden geçirerek yorumlaması tarih. İşte böyle olduğu için de, tarihe atfettiğimiz her insani değer (iyi veya kötü) aslında tarihin bize, bizim dışımızda söylediği bir şey değil, tam tersine, kaçınılmaz olarak bizim zihnimizin bir ürünü. Kendi zihnimiz de tarihin ve içinde yaşadığımız toplumsal bağlamın bir ürünü olduğuna göre, tarihle ilgili yaptığımız her yorum  "çağdaş, bugünün tarihi"nin farklı bir tezahürü olmak zorunda. Kendi zamanımızın dışına çıkıp kendimizi bir "birey" olarak kavradığımız koşullardan bağımsız bir varlık durumuna geçemeyeceğimiz için, tarihe yöneltilen her bakış bugünün dünyasının tinini de içine alarak yansıtmak durumundadır. Bunu da Herder ve Collingwood çok güzel ifade ediyor..O halde, kendi tarihsel zihnimin ve zihinsel tarihimin kesişme kümesinde elimdeki kanıtları konuşturarak yaptığım yorumlama etkinliğinden başka bir şey değil tarihçilik.

O zaman benim yıllar önceki naif, iyi niyetli tarihin yasasını bulabilirim umudum çoktan çöpe atılmış oldu. İşin ilginci, tarihin yasasını bulduğunu söyleyen feylozoflar da var. Özellikle "tarih yüzyılı" olarak anılan 19. yüzyılda Hegel ve Marx çatır çatır tarihe hem amaç, hem anlam, hem de değer yüklüyorlardı. Hatta ve hatta tarihin yasasından yola çıkarak, büyük bir sorumluluk ve cesaretle geleceğe dair temenni ve öngörülerde bulunabiliyorlardı. Her iki düşünür için de tarihin hareketini sağlayan ortak mekanizma "diyalektik"ti. Diyalektik, herhangi bir tarihsel değişimin toplumun kendi iç çelişkileri sonucunda ortaya çıkabileceğini önerir. Herhalde, buna karşı çıkan biri olamaz. Buna karşı çıkmak için her olayın suçunu "pis emperyalistlere" veya "bölücü teröristlere" atarak açıkladığını sanan kolaycılardan olmanız gerekli. Demem o ki, her toplumsal hareket ve değişim ancak ve ancak kendi koşullarının yarattığı iç çelişki ve çatışmalar ışığında anlaşılabilir. Alın size yasa! Sağol Marx baba! Hegel tarafından "özgürleşme" olarak tarif edilen tarihin tini; Marx'ta sınıfsal çatışmaların, yabancılaşmanın ve emek sömürüsünün  bir gün son bulacağı bir hareket olarak tasarlanıyordu. Marx ve Engels için tarihin diyalektiğini sınıf çatışmaları örüyordu. Komünist Manifesto'nun tarihe yasa koyan ilk cümlesini hatırlayalım:

"Die Geschichte aller bisherigen Gesellschaft ist die Geschichte von Klassenkämpfen."

Türkçe meali: "Şimdiye kadarki tüm tarih sınıf çatışmalarının tarihidir."


Tarihi ne salt bir zorunluluklar ne de salt bir rastlantısallıklar alanı olarak gördüğümüz zaman, farkına varıyoruz ki, aslında bu bizi kısıtlayan bir durum değil, tam tersine özgürleştiren bir düşünce biçimidir. Tek can sıkan tarafı bu kavrayışı sürdürmenin zorluğu, yani zihnimizin bizi hep iki uçtan birine itmeye çalışmaya devam edeceği gerçeği. Bu kavrayışa bağlı kalmaya ve başka yerlere savrulmamaya çalışırken diyalektiği elimden bırakmayacağım, çünkü tarihin lokomotifinin yakıtı o! Onsuz hareket olmayacak, çok şükür ki, onun olmadığı bir toplum yok. Toplum derken, kimse sanmasın sadece sınıflı toplumlar vs..Hayır, en küçük avcı-toplayıcı toplumda da var diyalektik; en büyük ve karmaşık devletli toplumlarda da (bunun için M. Bloch, Marxism and Anthropology muhteşem bir kaynak). Siz, onu bırakın, en küçük arkadaş grubunda bile vardır diyalektik çünkü insanın olduğu yerde çelişki var, çatışma var, ve her türlü karmaşık ve çelişik duygu durumları var (bu da olasılıkla beynin yapısından (yok amigdala, yok frontal cortex) ve salgılanan hormonlardan vs..kaynaklı)..Bu manada çelişki ve çatışmaları olumsuz değil, olumlu, yani tarihin/insanın hareketini olanaklı kılan şeyler olarak görüyoruz.

Peki tüm bu pek bilmiş feylozoflar içinde biz hangi görüşü seçeceğiz? Hem rastlantısallıklara hem de düzenliliklere imkan veren bir tarih kavrayışı mümkün mü? Son vardığım noktada sorum bu, ey ahali!






Cumartesi

Novalis: Sais Çırakları


Novalis’in kısa romanı Sais Çırakları, insan ve doğa ilişkisine yönelik farklı bakış açılarını bir araya getiriyor. Novalis’in bir sohbet biçiminde kurguladığı metnin, “kara kara düşünen”, “duyarlı”, “ciddi”, “dolambaçsız” ya da “duygu yoksunu” öznelerinin arasında dolaşıyor okur. Hepsinin ortak amacı İsis’in peçesini kaldırmak ve doğanın gizemini çözmek.
Kant ve Fichte’nin izlerini taşıyan, doğayı ve evreni akıl sahibi varlıkların düşünce sistemlerinin merkezinde tanımlayan görüşlerden; Schelling’in doğa felsefesini çağrıştıran ve insanı, merkezden çıkarıp doğanın ve evrenin, organik ve inorganiğin zamansal evriminin bir parçası yapan görüşe; evrenin yapıtaşlarını araştıran atomculardan, modern dünyanın parçalanmış ve huzursuz atmosferinde eski uyumlu birlikteliğin kalıntılarını arayan şaire, bir perspektifler yelpazesi Sais Çırakları. Öbür yandan Sais Çırakları, kuramsal görüşlerin bir kataloğu ya da zorlama bir sentez çalışması değil. Tam da bu nedenle bir felsefe metni değil de, kısa bir “roman” yazıyor Novalis. Hem felsefenin doğa ve insanın sırlarını çözme ve onları sonsuza dek birleştirme çabasının sınırlarını, hem de bu çabanın bizzat insana özgü zorunlu bir çaba olduğunu; düşünce yöntemlerinin sınırlarını yine düşüncenin içinde gösterme zorunluluğunun yazgısını; felsefenin dışına çıkmadan, felsefenin içindeki “yabancı” bir unsur olarak anlatmaya çalışıyor.
Romanda, kuramsal olanın her şeyi tanıdık kılma, çerçevelendirme ve “bizim kılma” uğraşına karşıt olarak her yerde bir “yabancı” imgesiyle karşılaşılmasının nedeni de bu belki de. Romanın, Sais gibi yabancı bir diyarda kurgulanması, düşünsel ve fiziksel yolculuklarda karşılaşılan yabancı toprakların, yabancı şeylerin ve yabancı insanların daha önce düşünülmemiş, hayal edilmemiş yollara götürmesi dikkat çekici. Novalis’in “Yabancı” şiirinde de vurgulanan ve başka metinlerinde de sıkça karşılaşılan “yabancı” imgesi, doğanın ve insanın hakikatini arayışta zorunlu bir uğraktır. İnsan, bu arayış yolculuğunda, kendi eğitim ve gelişim sürecinde, hem dışarıdaki yabancıya, yani başka doğalara, kültürlere ve insanlara, hem de kendi içindeki yabancıya açık olmalı, gerektiğinde onun gösterdiği yolu izlemekten kaçınmamalıdır. Romanda doğa üzerine çetin tartışmaların ortasında bir anda karşımıza çıkan ve romana kendine özgü bir biçim kazandıran “Sümbül ile Goncagül” masalı da hem romandaki tuhaf konumu hem de içeriği bakımından bunu anlatıyor gibidir.


 Sais Çırakları’nda jeoloji (madenler, mağaralar ve özellikle taşlar) önemli bir yer tutar. Novalis, Freiberg Madencilik Akademisi’nde jeoloji üzerine çalıştığı yıllarda kaleme aldığı romanda, jeolojik oluşumları anlamayı, doğayı anlamamıza yardımcı olacak temel çıkış noktalarından biri olarak ele alır. Üstadın taş koleksiyonu, romanın sonunda getirttiği kırmızı ışıklar saçan görkemli taş, romanın başında söz edilen üzgün çırağın bulduğu tuhaf görünümlü gösterişsiz küçük taş, sanki yalnızca bir doğa bilimcisi merakından öte, insanın dünyadaki konumuna, insan var olmadan önce doğanın varlığına, insanı dünyanın ve evrenin merkezinden çıkaran bir insan öncesi zamana işaret eder. Alman Erken Romantik edebiyatının önemli simgelerinden olan jeolojik materyal, yeryüzünün ve doğanın süreç halinde bir oluşum olduğunu gösterir. Doğa ve insan, beraberce içinde oldukları bir oluşum-gelişim sürecinde birbirlerini etkiler, hatta belirler. Doğa, insana verili bir şekilde gelen, olmuş bitmiş bir nesne değildir. Jeolojik oluşumlar ve materyaller, romanda da vurgulandığı üzere, salt bir kullanım aracı ya da tüketim nesnesi olunca gerçek değerini kaybeder. Erken romantiklerin metinlerinde ve fragmanlarında, doğanın insan tarafından şeyleştirilmesine, taşların ve başka doğa nesnelerinin mülkiyetleştirilip fetişleştirilmesine karşı bir uyarı vardır her zaman. Üstadın, şanssız çırağının bulduğu değersiz taşı eline alınca ağlaması ve onu taş koleksiyonun ortasına koyması bundandır; doğanın kavranışı bir bütünsellik çabasını gerektirir, en değersiz gibi görünenin bile, doğanın akışı ve oluşumunda bir yeri vardır.
          Arkadaşı Ludwig Tieck’in kısa biyografisinden ve başka kaynaklardan öğrendiğimize göre Novalis, Heinrich Von Ofterdingen, Sais Çırakları gibi romanlarında ve şiirlerinde rastladığımızın yanı sıra, gerçek hayatta da masal okumaya ve anlatmaya çok meraklıdır. Masallar, kendine özgü mantık dizgesiyle ve arketip imgeleriyle, insanlığın antik bir ortak dilinden, insanla doğanın yalnızca kuramsal akılla kavranamayacak bir bağından işaretler taşır. Novalis, Sais Çırakları’nda (ve başka metinlerinde) çok kez kullandığı “çocuksu sezgi” ve “çocuksu heyecan” vurgusuyla, sanki çocukların bu masalları ve dolayısıyla insan ve doğa arasındaki bağı daha doğrudan kavradığını ima eder. Novalis’in çok alıntılanan “çocuğun olduğu yerde, bir altın çağ vardır,” sözü sanki bunu ifade etmek ister. Gerçekten bir kaçış aracı olarak değil, insanın kendi geçmişiyle ve kendinden önceki doğa tarihiyle bağının evrensel ve sembolik bir anlatısı olarak gördüğü masallara olan düşkünlüğü, Novalis’in, insanın kendi hakikatini ve doğanın gizemlerini keşif yolculuğunda bir iyimserlik taşıdığını da gösterir.  Novalis’in büyük olasılıkla esinlendiği Schiller’in “Sais’teki Peçeli Heykel” adlı şiirinin sonunda, peçeyi kaldıran genç, tıpkı Sfenks’in bilmecesini çözen Oedipus gibi yıkıma uğrar. Schiller’in şiirinde ve Oidipus mitinde, bazı gizemlerin bilinmemesi gerektiğine ya da insanın her şeyi bilme ve her şeye hâkim olma arzusunun onu yıkıma götüreceğine ilişkin bir uyarı vardır. Ancak Novalis, farklı görüşleri sunuş biçimi, diyalogların arasına giren masal ve Sais’in üstadının sürekli bir çabayı ve sabrı vurgulayan kapanış konuşmasıyla, açık bir kapı bırakır. İnsan, İsis’in peçesini kaldırabilecek midir? Yoksa doğanın gizemlerini çözmek ve hatta yalnızca bu çözme çabasının kendisi onu yıkıma mı götürecektir? İnsan, ancak kendini feda ederek mi bu sırlara erişecektir? Gerçek sırrı içinde keşfedip doğanın ve kendisinin efendisi mi olacak yoksa doğanın ve evrenin bir parçası olarak onunla denk bir güç olarak mı var olacaktır? Ya da insanın yazgısı kutsal ve dünyevi, doğa ve evren, ölüm ve yaşam arasında bir arada kalmışlık mıdır? Novalis, Sais Çırakları’nda, okurlarıyla birlikte bu soruların peşinden gider. Bir taraf olmak ya da olmamak, hatta bir taraf olma ya da olmama çabasından uzak durmak, elbette okura kalacaktır. 
 
Son olarak, romanın Reclam Yayınları’ndan çıkan Almanca baskısını yayıma hazırlayan Johannes Mahr’ın romanla ilgili yaptığı özet tabloyu buraya eklemek istiyorum. Mahr’ın da dediği gibi, bu özet elbette romanın birebir çözümlemesi değil; eksik, belki de fazla bir çözümleme hatta. Ancak okuyucuya romanı yeniden okuma sürecinde hem bir kolaylık sağladığını hem de romandaki konuşmacıların kimler olduğunu tahmin etmek isteyen okuyucular için bir kılavuz olabileceğini düşünüyorum.

1. Bölüm:
Doğa üzerine düşünmek. Doğanın bütünsel bir resmi, ancak tarihsel bir süreç içinde, “her şeyin bitmek bilmez bir merakla araştırılması ve incelenmesi” sürecinde ortaya çıkar.
Doğaya ilişkin dört olası görüş:
(1) “Kimileri”: Doğa, insana düşman bir kaostur.
(2) “Daha cesur olanlar”: Doğa, insan özgürlüğüyle evcilleştirilecektir.
(3) “Çoğu”: Doğa bir bütün olarak yalnızca insanın içinde açığa çıkar.
(4) “Ciddi bir adam”: “Dünyanın anlamı akıldır.”
Çırağın, dinlediği farklı görüşlerden sonra kafası karışmıştır.

2. Bölüm:
Sümbül ve Goncagül masalı. Masalda, doğanın tam olarak kavranabileceğinin iması, okuyucuya umut verir. “Kitapları” bir kenara bırakmak, yani alışagelinmiş gerçeklikten ayrılmak ve “Sais”i aramaya çıkmak, böyle bir kavrayışın koşuludur. Masal, sonunda romanın geçtiği yere varır. Masalda gidilen yol, çırakların gittiği yolun tersidir: Tanrıça İsis, hemen yanı başındadır ve kendisini Sümbül’e açar; oysa çıraklar saklanmış tanrıçayı doğanın farklı görünüşlerinin arkasında ararlar.

3. Bölüm
Doğanın kendisi konuşur ve insanla olan kaybolmuş bütünlüğünü arar.
“Birkaç gezgin”, insanın doğaya nasıl yaklaşabileceği üzerinde düşünür.
(1) Birinci konuşmacı: Doğayı, kendi bedenlerimizin işleyişine göre tanıyabiliriz.
(2) İkinci konuşmacı: Doğa, pek çok farklı dünyanın birleşim noktasıdır.
(3) Üçüncü konuşmacı: Doğa, doğanın tarihine bakılarak anlaşılabilir.
(4) Güzel bir genç: Yalnızca insanların en mükemmeli olan sanatçılar doğayla tam bir bütünlük içinde bulunur.
Gözden geçirme arası; akşam olur; uzun bir sessizlikten sonra aynı konuşmacılar devam eder:
(1) Birinci konuşmacı: Yalnızca doğanın kendi içinde tüm sırasıyla oluşmasını izleyen kişi, doğanın gerçek kuramını bulabilir.
(2) İkinci konuşmacı: Doğa, harikulade bir eş zamanlılıktır.
(3) Üçüncü konuşmacı: Sanatçılar, düşünürler ve çocuklar doğaya farklı yaklaşır.
(4) Güzel bir genç: Doğanın en içsel yaşamı, onun insanı kendisine çağıran kalbinde kendini açar.
Üstat, çıraklar ve gezginler bir araya gelir. Sohbet, doğanın en derinlerine sızan ve onu içeriden parçalayan bir şarkıya dönüşür.
Son sözü üstat söyler: Doğanın elçisi sürekli bir çabayla kendini geliştirmelidir.