Pazar

Corona Notları 6: Corona Günlerinde Felsefeci Ne Yapar?

"Modern hayatın çökmesini ve her yeri yabani otların kaplamasını sabırsızlıkla bekliyorum."

Hayao Miyazaki


Bu cümleyi ilk defa, henüz sevgili olmadan önce eşimin facebook profilinde görmüş ve "işte ben bu insanla yaşayabilirim," diye düşünmüştüm. (Doğru da düşünmüşüm.)

Miyazaki'nin gerçekten böyle bir cümle sarfedip sarfetmediği bir yana (ki kendisine bu cümle yakışırdı), bu tür kıyamet senaryoları ya da geçmişe gömülenin yeniden ayaklanmasına dayanan öyküler hep hoşuma gitmiştir.

Bu tür kıyamet senaryolarının çoğu, aslında her şeyin sona ermesini değil, radikal bir dönüşümü arzular. Çünkü bir şekilde özgür hissedilmemektedir. Ortak yaşamda oy verme dışında söz hakkımız yoktur. Böyle bir söz hakkımız yoksa, yaşamımızı da aslında kendimiz idare edemeyiz. Sahici yaşamsal-politik irademiz küçük bir azınlığın elindedir. Satın alma özgürlüğü ise illüzyondan ibarettir. Bu nedenle yaşamımızı çoğu zaman sıkıcı, tekdüze ve anlamsız hissederiz. Bu nedenle kendimizi sürekli bir şeylerle oyalarız.

Bütün bunları aslında zaten içten içe biliriz. Yine de hayatımızı böyle sürdürmeye devam ederiz. Bu da anlaşılır bir şeydir, çünkü hayatın zorunlulukları var. Ayrıca bir devrim iradesi, büyük bir yaşam enerjisi gerektirir; oysa fiziksel yaşamın, minimum enerji harcayarak hayatını devam ettirmeye çalışması kendi içinde tutarlıdır. Yaşamımız, onu tehlikeye atacak bir özgürlük savaşına girilecek kadar tehdit altında değildir belki. Özgürlüğün peşinde koşmak lükstür. Belli ki bu kapitalist sistem, en azından alt ve üst orta sınıfa, her zaman kaybedecek bir şeyi olduğunu hatırlatır. Ama genel bir adaletsizlik ve hayatın olması gerektiği gibi yaşanmadığı hissi de her zaman alttan alta dürter: Yaşam bu yaşadığımdan daha fazlası olmalı!

Bu dürtü, her şeyden önce, adil bir ortak yaşamın çok daha yoğun, özgün ve yaratıcı olabileceği hissiyle ilişkilidir. Bu his, Walter Benjamin'in tarih felsefesi üzerine ikinci tezinde zayıf mesiyanik kudret dediği şeydir. Mistik ya da ilahi bir sezgiyi değil, görmezden gelinenlerin, kaybedenlerin, ezilenlerin, sesi işitilmeyenlerin, yokluk için yaşayıp gömülenlerin bir kez olsun sesini duyurma olanağını ifade eder. Doğayı ve kendimizi iliğimize kadar sömürdüğümüz "büyüme" ya da "ilerleme" süreci bir an için durduğunda, tarihin kaybedenlerine geçecektir söz sırası. Bir tür hesaplaşma, kelimenin gerçek anlamıyla kıyamet, yani adalet için ayaklanma beklentisini yansıtan bir his.

Böyle bir kıyamet beklentisi dünyanın tamamen sona ermesi, üstün bir güç tarafından her şeyin yakılıp yıkılmasına değil, yeni bir dünyanın başlangıcına ilişkin geleceğe dönük bir umut ilkesine dayanır. Dünya düzeninin altüst olarak daha adil biçimde yeniden kurulmasına yönelik bu beklenti, içinde bulunduğumuz küresel Corona faciasında doruğa çıkar. Zaten bunu iyi bilen Zizek gibi popüler filozoflar ve teorisyenler hemen yeni bir dünya projesine dair büyük sözlere girişmeye başladılar. Hatta kitaplar bile çıkmaya başladı. Ama bugün, virüs ortalığı kasıp kavururken, evinde günlerce tek başına oturmak zorunda olan bir insan için "yeni dünya düzeni" ne ifade edebilir? Yanıt alttaki fotoğrafta sanki.




Bir gelecek tahayüllü çerçevesinde peygambervari "şöyledir" ve "şöyle olmalıdır" diyen bütün "profesyonel" gelecekbilimcilerin metinleri, en azından bende bir bıkkınlık hatta boşvermişlik hissi uyandırıyor. Sanki nasıl olsa bugün bir şey yapamayacağım, bari gelecek üzerine atıp tutayım duygusu veriyor. Hatta bir tür kaçış. Oysa Benjamin tam da bu nedenle zayıf mesiyanik kudret ifadesini kullanır, yani bugün yol gösterici bir peygambere ihtiyaç yoktur. Her kuşağın bireyi kendinin pusulasıdır, ama aynı zamanda herkes herkesten sorumludur; hiçkimse arkada bırakılmamalıdır, herkes birbirine omuz vermelidir. Yaşayan her insan, geçmiş kuşakların adil bir dünya umudunu taşır ama gelecek adına değil, her şeyden önce şimdi adına. Bu nedenle eğer tam şu anda, kim mağdursa, acı çekiyorsa ona odaklanmalı; umut geleceğe atılmamalı, gelecek hayali şimdiyi esir almamalı.

Felsefeci, eğer bugüne bir katkıda bulunacaksa, yalnızca hemen yeni bir dünya düzeni tahayyül etmektense, bireylere şimdiki durumda yol göstermekten, dertlerine çare aramaktan çekinmemeli. Hatta felsefenin psikolojiye, teolojiye ya da antropojiye emanet ettiği kavramları geri almaya çalışmalı. Örneğin felsefe ve şifa bulmak bugün hiç yan yana getirilecek sözcükler değil gibi; ama en karanlık ve çaresiz dönemimde, felsefenin bana nasıl iyi geldiğini bizzat biliyorum. Bu "şifa", felsefeyi apolitikleştirmek ve kişisel gelişim haline getirmek demek değil. Bir "teselli" olarak felsefeden söz etmiyorum. Tersine, bireyin şu andaki gerçek sorunlarına ve kaygılarına felsefi bir ilgiyle eğilinmesi, daha önceden planlanılmamış, özgürce kurulacak ortaklıklar yaratabilir diye düşünüyorum.

Benjamin'in zayıf mesiyanik kudret dediği şey, tanık olduğumuz bir mağduriyet ya da adaletsizlik karşısında yaşanan iç ezilmesinden sonra bu mağduriyetin ya da adaletsizliğin giderilmesi için duyduğumuz arzudan başka bir şey değil. Popüler isimlerin, geleceğe yönelik peygambervari güçlü mesiyanik kudret gösterisi yanında, felsefenin bize şimdi yol gösterecek, hatta belki harekete geçirecek kendine özgü kadim ve dingin kudretinin gerekli olduğuna inanıyorum ve felsefecilerin bu konu üzerinde biraz daha fazla düşünmesini talep ediyorum.

Pazartesi

Parazit ve Platform: İki Film, Tek Adalet

*Spoiler Uyarısı*: Platform ve Parazit filmlerinden bahsedeceğim; olabildiğince senaryo ve sahnelerle ilgili spoiler vermekten kaçınsam da, ister istemez işlenen konular üzerine konuşacağım.*

Bu sene iki film beynimizi yaktı: Önce Parazit, sonra Platform. Bu iki filmi, birbirine kolayça geçen farklı renklerde iki lego parçası olarak görüyorum. Her iki öyküyü de teorik olarak saran "sis bulutu" aynı çünkü. Bu filmlerde anlatılanları Hegel ve Marx'a (hatta belki Lenin ve Trotsky'e) başvurmadan açıklamaya çalışmak manasız. O nedenle, bu düşünürlerin kavramlarıyla bu filmlerdeki dayanışma hallerini ve adaletin tesisi konusunu açımlamaya çalışalım. 

Önce Parazit. Film, bizi Seul'da yaşayan iki aileyle tanıştırıyor. Birinci ailemiz, Seul'da aslında ilk olarak sığınak olarak inşa edilmiş, fakat daha sonra, kentte ev bulmak zorlaştıkça normal ailelere kiralanmaya başlanmış "Banjiha" denilen, güneşin ve temiz havanın girmediği yeraltı evlerinden birinde "ikamet" ediyor. İkinci ailemiz ise Seul'un yüksek burjuva mahallelerinin olduğu tepenin yamacındaki mimari harikası bir villada yaşamını sürdürüyor. Bu iki ailenin aynı şehirde yaşadığına inanmak zor. Normalde hayatları hiç kesişmeyecek bu insanlar, kaderin garip bir cilvesi sayesinde tanışıyorlar. Film bundan sonra yavaş yavaş açılıyor ve kendimizi önce komik, sonra da trajik bir sınıf çatışmasının içinde buluyoruz.

Tıpkı Platform'da olduğu gibi, Parazit'te de çatışma aşağıdakiler ve yukarıdakiler arasındadır. 


Banjiha'da yaşayan "yoksul ama mutlu" ailemiz zengin aileyle olan temasında önce tamamen bilinçsiz, filmin sonunda ise bilince gelen önemli bir (d)evrim geçirir. Kanımca, filmin Marksist meta-kuramı tam da bu değişimin niteliğinde. Köküne kadar cahil, çocukca zevkleri ve basit mutlulukları olan bu aile, ötekiyle ötekinin mekanında karşılaşana kadar köleliği üzerine hiç düşünmemiştir. Filmde, bu karşılaşma kendisini tam bir köle-efendi ikiliği olarak göstermekte. Varlıksız varlıklarla, varlıklı varlıkların karşılaşmasının ürettiği bir diyalektiğin içinde buluruz kendimizi seyirci olarak. Bu diyalektiğin doğrudan yüzümüze çarptığı büyük kavram ise adalet. Adaleti tesis edecek olan ise -Hegel'e atıfla- tabii ki köledir! Film, bizi savaştaki tarafımızı seçmeye zorlar.

Aynı zamanda senarist olan yönetmenin (yani Bong Joon Ho'nun) adaletin tesisine doğru giden devrimci eylemde bize sunduğu metafor ise koku. Filmde, pis koku; zaten yoksul, cahil, basit ve aptal olan kölenin değersizliğini fiziki anlamda temsil eden çok güçlü bir simge olarak alttan alta hep işlenir. Ter, pislik, yağ, irin ve sidik karışımı bu koku köleye aittir ve burjuvayı müthiş derecede tiksindirmektedir. Ne kadar yıkanırsa yıkansın arka mahallelerden gelen modern kölenin üzerine yapışmış, çıkmayan kötü kokusu bir damga gibi ona eşlik eder. Böylece ahlaklı ve iyi burjuva sınıfı, aynı zamanda temizliği, iyi giyimi ve bakımı sayesinde de kölenin üstünde "doğal olarak" konumlanır.

Parazit'te, koku, lümpenlikten sınıf bilincine geçişi sağlayan kapının anahtarı olarak karşımıza çıkmakta. Aslında o bilinç gelişene kadar, yoksul ailemiz, sadece hayatta kalma savaşı veriyor, kendisi gibi yoksul başka bir aileyle acımasızca savaşıyordu. Köleler arasındaki bu çatışmada, kana, şiddete ve her türlü ahlaksızlığa yer vardır. Öyle ki, yönetmen, bu ahlaksız, lümpen köle güruhundan tiksinmemiz ve onları hor görmemiz için bize her türlü malzemeyi sağlamakta, film boyunca bizi burjuva ahlakımızla hesaplaşmaya girmeye zorlamaktadır.

Ancak "koku" çatışmayı çözen devrimi başlatmıştır. Her ne kadar bu devrim kurtuluşu getirmese de! Devrim, toplumsal olamamıştır; kişisel bir hesaplaşmada kendini görünür kılmıştır. Dolayısıyla, kölenin içinde biriken öfkeyle empati kurabilsek de, öfkenin dış dünyaya taştığı biricik "eylem"in sınıf kavgasına hiçbir katkısı yoktur. Eylem, sembolik olarak kalır. Şiddeti hor gören ve anlam veremeyen burjuva sınıfı için bu eylem sadece iğrenç ve barbarcadır. Bu nedenle, kendi trajedisini göremeden yaşamaya devam edecek bir efendi orada doğal olarak ona bahşedilmiş üstün varlığını gamsızca sürdürmeye devam edecektir.

Burjuvanın sahip olduğu bu ahlaki üstünlüğü, yoksul ailenin annesi zengin evin kadını hakkında konuşurken dile getirir:

"Bu kadar zengin olsam, ben de iyi olurum. Zenginsen iyi olmak çok kolay." 

Toplumsal dayanışmanın olmadığı ileri kapitalist bir "toplum" modeli içinde gerçek bir hayatta kalma mücadelesi veren ailenin günün sonundaki olağanüstü tespiti budur. Kapitalizmde sadece mallar ve mülkler değil, en kıymetli erdemler de yalnızca zenginlere tahsis edilmiştir. Sistem bunu otomatik olarak yaratır ve yeniden üretir. İyi olabilmek bir ayrıcalıktır; bir sınıf meselesidir. Yoksula bırakılan tek seçenek kötülük, tiksinçlik ve barbarlıktır. Burjuvanın kendi varlığını gerekçelendirebilmesi için zorunlu olan manevi zemin böylece yaratılmıştır.

Evet, tam bu noktada Platform'u hikayeye ekleyebiliriz. Platform, devrimin öncesine veya sonrasına değil, tam da devrim anına odaklanıyor. Filmde, adalete ve dayanışmaya hiç yer olmayan fantastik, ürkünç bir mekanla karşı karşıyayız. Yine de, bize ileri kapitalizmden aşina gelecek olan adalet yoksunluğunu ve eşitsizliği hatırlatan bir sürü gönderme var filmde. Varlığın "gurme yemekle", yokluğun ise "kanibalizmle" temsil edildiği; altta kalanın gerçek anlamda canının çıktığı, tam da Benjaminci anlamda "barbar bir medeniyet" tasarımına tanıklık ediyoruz.

The Platform (2019) - IMDb

Adaleti, bir sorun olarak tanımlayan ve dayanışmayı topluma yerleştirecek olan protoganistimiz açısından yüzleşmek zorunda kalacağı soru çok nettir:

Kanlı mı, kansız mı?

Parazit'in aksine, Platform'daki devrimci eylem kitleseldir. Tüm toplumu yukarıdan değişmeye zorlayan bir mekanizma üretilir. Önce ikna yoluyla, olmuyorsa şiddet ve zor kullanma yoluyla toplumsal dayanışma sağlanmaya çalışılır. Toplumsal dayanışmanın ortaya çıkışı ise sistemi ayakta tutan vicdansızlığa, bir vicdan kazandırma şeklinde olacaktır.

Hem Platform hem de Parazit'teki adalet arayışı ve ondan beslenen haklı öfke kendini fiziksel şiddetle açığa vurmaya mahkumdur. Bir toplumda, adalet, kendiliğinden doğmaz ve spontane olarak gerçekleşmez. Hayatta kalma şansları daha doğmadan ellerinden alınmış olan milyonlar, milyarlar için, kazananla aynı masaya oturmanın ve onunla müzakereler yürütmenin hiç bir manası yoktur. Kaldı ki, adaleti ve toplumsal etiği kuran zaten sistemin kazananlarıdır. Sistemi yürütenlerden kendiliğinden bir adalet beklemek ancak saflıktır, aptallıktır. Dolayısıyla, her toplumun adaleti, dayanışmayı ve eşitliği tesis edecek kararlı faillere ihtiyacı vardır.

Her iki filmin de kaçınılmaz olarak vardığı nokta, devrim için kanlı bir şiddetin meşru ve zorunlu olduğudur. İki filmin de en tartışmalı (neredeyse modernist) duruşu burada çıkıyor karşımıza. Bu acımasız ve barbar dünyada, adalet ve dayanışmaya inanan insanlar, onu gerçekleştirebilmek için en az sistem kadar acımasız ve barbar olabilmeyi başarabilmelidir. Eğri dünyada doğruluk olmayacağı gibi, ruhunu ve bedenini kirletmeden, kurtuluş da gelmeyecektir.

Tüm Don Kişot'ların karşısında dev yel değirmenleri gibi dikilen ikilem tam da budur.

Pazar

Corona Notları 4: Düşünmek Ne Demektir?

Böyle zamanlarda felsefi sohbete çekiniyorum. En azından yeni toplumsal ütopya hayalleri empoze etmek ya da sürekli "doğa ana" ile barışmamızın tavsiye edilmesi son derece sinir bozucu olabilir. Her şeyden önce hâlâ her şey her zamanki gibi sınıfsal. Boğaz manzaralı villasında evine kapananla hala metrobüsle fabrikaya gitmek zorunda olan işçi aynı şekilde etkilenmiyor. Güvencesiz, sözleşmesiz, yarı zamanlı çalışanlar işlerini kaybetmeye başladı bile. Sözleşmeli çalışanların ödemeleri ne olacak belli değil. Kiralar nasıl ödenecek? Sistemin çarkı nasıl dönmeye devam edecek? Devam edecek mi? Şurası kesin: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Gelecekte nasıl olacağına dair ise hiçbir fikir yok. (Bu konuda gelecekten yazan İtalyan yazar Francesca Melandri'nin yazısı için bkz.)

Bu belirsizlik içinde, evlerimize kapandık. Herkes bu süreci kendi deneyimleri üzerinden yaşıyor ve yaşayacak. Benim gibi çocuklular kişisel gelişime pek vakit ayıramayacak. Ama düşünmek için her zaman vakit olacak gibi. Peki düşünmek ne demektir? Daha doğrusu, "şu yeşil elmayı yesem mi?" gibi dolaysız bir düşünme değil de, felsefi düşünmek ne demektir? Eğer bu felsefi bir soruysa, bunun tek ve gerçek bir yanıtı olmadığını hemen söylemek gerek. 

Çoğu (belki bütün) sahici felsefi sorunun  somut ve pozitif bir yanıtı yoktur. Felsefeyi diğer disiplinlerden ayıran taraf da bu. Herakleitos'un 2500 yıl önceye ait bir fragmanını çürütemezsiniz, onu deneyle sınayamazsınız, ama üzerine düşünmeye devam edebilirsiniz. İşte bu düşünme etkinliğinin ne olduğunu sorgulayan Heidegger, 1951/52 yıllarına ait derslerinde bu soruyu soruyor: Düşünmek ne demektir? 

                                              

Heidegger'e göre felsefi düşünme her şeyden önce akademik bir uğraş olmak zorunda değildir. "Felsefeye Giriş" derslerinin ilkinde ifade ettiği gibi: Her insanın doğası gereği felsefi düşünmeye olanağı vardır, çünkü insan (Dasein) bir açıklıktır. Varlığa ve onun olanaklarına açıktır. Heidegger'in felsefi düşünmeyi sorgularken sorduğu soru şudur: Bizi düşünmeye iten nedir? Evet, bu bir itilmedir, çünkü derin düşünme ya da tefekkür, kendini düşündürtür, düşünmeyi kışkırtır, kışkırtıcıdır. Bizi düşünmeye iten, düşünülmek ister. Bizi düşünmeye çağırır. İnsanda bu çağrıya yanıt verme olanağı vardır. 

Heidegger, Tekniğe İlişkin Soru gibi ünlü metinlerinde, modern dünyada derin düşünmenin gittikçe azaldığını, insanların teknoloji tarafından çerçevelendiğini, yani olanaklarının daraltıldığını vurgular. Elbette bu tür eleştiriler yeni değil. Heidegger'in söylemek istediği ise şudur: Bizi düşünmeye iteni düşünmediğimiz sürece, o şey gittikçe geri çekilir, ortadan kaybolur; paradoksal biçimde de ortada düşünülecek bir şey kalmaz. Filozofa göre günümüzdeki tehlike de budur: Filozof neyi düşüneceğini bile bilemez. Bizi düşünmeye çağıran, onu ihmal ettikçe solar, üzerine düşündükçe yeşerir. Ona özen gösterdikçe, onun için kaygılandıkça kendini bize yeniden açar. 

Gerçek çöl ya da apokaliptik gelecek, düşünmenin ve düşünülecek şeyin tamamen geri çekildiği, konformist bir yaşamdır. Konformist yaşam sınırlandırılmıştır, çerçevelendirilmiştir, sahte bir güvenlik çemberi içindedir. Bunun sahte olduğunu bugün çok yakından deneyimliyoruz. Diğer yandan bizi düşünmeye çağıran, bizi kışkırtan ise açıklıktır, başka bir deyişle varlığın açıklığı, sonsuz olanaklılığı ve onun düşüncede yeniden ifade edilmesidir. Varlığı hem zihninde hem kalbinde hissetmek, onun oluşuna/akışına/varoluşuna izin vermek demektir. (Varlık, Almanca Sein, hem varlık ve olmak anlamına gelir). Şu güzel makalede söylendiği gibi, düşünmek, en geniş anlamıyla dünyaya, özen ve ilgi göstermek, onun için endişelenmek demektir; tüm varolanların ardındaki sınırsız saklı olanak olarak varlığa/oluşa, yani bizi esas olarak düşünmeye itene müteşekkir olmak demektir. 

Heidegger'e göre düşünmek ne demektir diye sorduğumuzda, açılan kapıyı çok kabaca böyle özetleyebilirim. Belki biraz dini mistik ya da metafizik gelebilir. Ama yeri gelmişken itiraf etmem gerekirse, felsefeye son yıllarda yapılan en büyük kötülük bana göre, onu her anlamda metafiziksizleştirmek, sosyolojiye hapsetmek, felsefenin büyük sorularını teolojinin çatısı altında hükümsüzleştirmektir. Düşünmenin çölleşmesi derken bunu da düşünmemiz gerek diye düşünüyorum. 

Peki karantina günlerinde düşünmek ne demektir? Eğer minimum geçimi, karın tokluğunu sağladıysak (ki felsefi düşünmenin ön koşulu bunlardır) karantina günlerinde bizi düşünmeye itenin çağrısına yanıt verecek zamanı bulacağımızı ümit ediyorum. 

Pazartesi

Corona Notları 3: Neyse Ki Sadece Yaşlılar Ölüyor!

Evet bu cümleyi şu ana kadar çok duyduğunuza eminim. Belki de bizzat sarfetmişizdir.
Doğru, bu virüs en çok yaşlıları vuruyor. Ve bu birçok yerde bir "rahatlama" ifadesiyle sunuluyor. Bizim sağlık bakanının tweet'lerinde bile, "bugün yine yalnızca yaşlılarımız öldü" gibi ifadelere rastlayabilirsiniz. Böyle bir ifadenin yanlış olduğunu söylediğinizde ise genelde yanıt şöyle oluyor: "Hey, ama dostum, istatistikler böyle diyor."

İşte bu tam da neden yalnızca istatistiklere ya da genel olarak pozitivizme bel bağlamamamız gerektiğinin bir kanıtı. En azından insani meselelerde her olgunun yorumlanmaya ihtiyacı vardır.  İstatistik ya da çıplak olgu size doğru veriyi verir, ama sizin onu insani bir çerçeve içinde yorumlamanız gerekir. Böyle bir yorum çabasına girmemek ya tembelliğe ya da kötü niyete işaret eder.

Her şeyden önce sadece yaşlıların etkilendiği doğru değil. Hastalananların üçte ikisi genç. Bu konuyla ilgili bkz. Ama esas mesele zaten bu değil. "Sadece yaşlılar" söylemine çok dikkat etmek gerekiyor. Bu söylem tam da Kant'ın "başkalarını birer araç olarak değil her zaman kendinde bir amaç olarak" görmeye dayanan ahlak yasasının çiğnenmesi anlamına geliyor. Çünkü burada yaşlı nüfus, sizin hayatta kalmanızın bir aracı haline gelmiş oluyor; yaşlılık araçsallaşıyor. Kendi hayatta kalışınızı başkasının başına gelen kötülük üzerinden meşrulaştırmış oluyorsunuz. Dahası, "sadece yaşlılar ölüyormuş, endişelenmemize gerek yok" dediğimiz anda, kendimizi de bir gün aynen böyle ikinci sınıf yurttaş haline gelmemizin de yolunu açmış oluyoruz (bkz.). Türkçe bir deyimle ifade edersem: Bugün sana, yarın bana!

Ama Kantçı anlamda düşünmeye devam edersek: Yaşlıları yalnızca ileride bizim de başımıza gelir diye gözetmek de tek başına yetmez; onları tam da yaşlı oldukları için, dayanışmaya gerek duydukları için, en çok da insan oldukları için korumamız gerek.

İşin bir de tıbbi yönü var. İtalya'da solunum cihazı kullanımında gençlere öncelik verilmesine çoktan başlandı (bkz.). Bu tıp etiği tartışması oldukça çetrefilli ve uzmanlık alanım değil. Gençlere böyle bir öncelik verilmesinin kendisini burada tartışamam, ama bu önceliğe "zayıfın ölmesi ve güçlünün hayatta kalması" ilkesiyle meşruiyet kazandırılmasına ilişkin şunu söyleyebilirim: Böyle bir meşruiyet zemini, aynı zamanda toplumsal rasyonelitenin, farklı insanların, zihinlerin, bakış açılarının bir arada yaşabilmesinin olanağının ortadan kalkmasının da zeminidir.

Son olarak, eğer yaşlılara ya da sosyo-ekonomik dilde "emeklilere" birer yük olarak bakılıyorsa, kusura bakmayın ama bu yalnızca o ekonomik sistemin boktan olduğunu gösterir. Çözümü bu sistemin değiştirilmesindense yaşlıların ölmesinde arayanlar da en az bu sistem kadar boktan insanlar olmalı. 

Pazar

Corona Notları 2: Radikal İyiyi Viral Yapmak Üzerine

Bu blogun çok üzerinde durduğu konulardan biri tarih ve ahlak. Son zamanda üzerine düştüğümüz başka bir tema ise nesne yönelimli ontolojiydi. Görünen o ki, önümüzdeki günlerde yine aynı sularda yüzeceğiz. 

İnsanın ne'liği üzerine fikir beyan etmiş yüzlerce düşünür var. Hepsi de kendi tarihsel ortamlarından, kişisel deneyimlerinden ve dünya görüşlerinden bize seslenerek bu temel soruya cevap bulmaya çalıştılar. İnsanın ne'liği halen tartışmalı, öyle de olmalı! Çünkü tarih "yapılmaya" ve "yazılmaya" devam ediyor. Tunç Çağındaki insanla, Orta Çağdaki insanı, Aydınlanma insanıyla, Amazon'da yaşayan insanı, New York'ta yaşayan insanla Tahran'da yaşayan insan bir ve aynı şey değildir. İnsan olmak bakımından, yani türdeş olmak bakımından, bunları aynı kefeye koymak ve tarihsiz-kültürsüz bir evrensel "insan" tanımı içine yerleştirme gayreti ulvi bir amaç gibi gözükse de, belki de tam da bu bir çok bilim insanının ve düşünürün bu soruya yanıt ararken içine düştüğü hataydı. 

Image result for doctors fighting corona
Dr. Wi Wenliang, Radikal İyiliğin Simgesi.

O zaman şöyle soralım soruyu: 2020'de insan nedir?

Evet, şimdi kafamızda bir şeyler canlanmaya başladı. Lafı uzatmadan, daha yeni yıla girer girmez bizi karşılayan ve kısa sürede küresel bir varlık ve yaşam krizine dönüşen korona virüsü salgınına gelelim. Elbette, salgınlar insanlık tarihine uzun zamandır eşlik ediyor. Elbette, dünya bunu ilk defa yaşamıyor. Elbette, eskiden tıp ve bilim çok daha çaresizdi. İspanyol gribi salgınının 1. ve 2. Dünya Savaşı'nda ölenlerin toplamından da fazla, neredeyse 100 milyona yakın olduğu tahmin ediliyor! Avrupa'dan Amerika'ya taşınıp Amerikan yerlilerini soykırıma uğratan virüs ve mikroplara değinmiyorum bile. 

Kendimizi bir tarihsel ilkler dünyasında bulduğumuzu söylemenin pek bir anlamı yok; ancak ilk defa küreselleşmiş dünya kendini böylesi bir sınavla karşı karşıya buldu diyebiliriz sanırım. 

Ben insanın tarihsiz bir tanımına karşıyım, evet; ancak görmezden gelemeyeceğimiz ve inkar edemeyeceğimiz bir evrimsel psikolojik gelişimi olduğunu da düşünüyorum. Tarih-kültürle evrimsel biyoloji ve psikoloji arasındaki çatışma veya çelişkilerin insanın (çoğu zaman irrasyonel olarak bile tanımlayabileceğimiz) davranışlarını şekillendirmekte rol oynadığını düşünüyorum. Bu çatışma ve çelişkiler, bizim "iyi" veya "kötü" olarak nitelendirdiğimiz ahlaki tavırları oluşturuyor. Yani, doğada tanımlayamayacağımız; ancak ve ancak insanın yapıp etmelerinde bir anlam kazanan kategoriler olarak iyilik ve kötülük, insanın, içinde bulunduğu tarihsel koşullardan bağımsız olmaksızın, kendi iç çatışma ve çelişkilerinden kaynaklanıyor.  

Korono günlerinde ahlak kendini iki uca savrulmuş olarak gösterdi. 

Birincisi, marketlerdeki yiyeceklere ve temizlik malzemelerine saldıran, raflarda hiç bir şey bırakmayan, sadece ve sadece kendini ve ailesini düşünen, "bizden gayrısı aç kalsın" diyen bir insan grubu vardı. Buna benzer bir davranışı virüsün ölümle tehdit etmediği genç nüfus arasında yaygın olarak gördük. Sadece yaşlıların nasıl olsa ölümle karşı karşıya olduğunu öğrenince, virüsü yayma riski olduğunu bile bile kendini izole etmeyen, hala partiler düzenleyen, içen eğlenen bir gruptu bu. Yani daha da açık konuşayım; bir insanın bilinci açıkken boğularak ölecek olmasını, bir sağlık çalışanının yiyecek bulamamasını veya bir kişinin ailesine süt götüremeyecek olduğunu bile bile hayata geçirilen eylemlerdi bunlar. Bu grubun içinde bulunduğu ahlaki konumu Kant ve Schelling gibi filozoflar "radikal kötülük" olarak tanımlamıştı (Albayrak 2017):

"Radikal kötülük, yalnızca insanın duyusal ya da duygusal bir zayıflığı sonucu düştüğü bir durumu değil, aklın ilkelerinin yozlaşmasını, tersyüz olmasını, tıpkı Schelling'in öne süreceği gibi, bireysel ilkenin evrensel ilke üzerinde egemenlik kurmasını ifade eder."

Radikal kötülüğün "radikal" tarafı, cahilce, bilinçsizce veya çocukça bir bilmezlikten gelmemesi; kötü eylemin, insanın akıl süzgecinden geçtikten sonra, tamamen bilinçli bir biçimde, diğer insanlara, doğaya zarar vereceğini bile bile eyleme dökülmesinde yatmaktadır. Yukarıda verdiğimiz örnekler böyle bir zihinsel rasyonelleştirme sürecine aittir. Evrimsel psikolojide belki de sadece kan bağı olan kişilere duyulan koruma ve kollama duygusunun modern, kentli ve küresel bir tarihsel bağlama taşındığı bu durumda, insanın kendine bunun aslında bir kötülük olmadığını, "kim olsa böyle yapar" diye telkin vermiş olabileceği ahlaki bir seçim

Gelelim, sarkacın ikinci ucuna. Korona krizinde ikinci bir tip 2020 insanıyla daha tanıştık. Tarihten bildiğimiz bir insan tipi bu: Altruistler. Yani iyilik yapmak için iyilik yapanlar, bunun için karşılığında bir şey beklemeyenler. Bunlar, bir uçakta, oksijen maskesini ilk olarak yanlarındaki yolcuya takanlar. Hiç tanımadıkları bir insana kan vermeye gidenler. Ölümlerinde tüm organlarını bağışlayanlar. Kendi parası olmadığı halde, daha kötü durumdaki birine son parasını verenler.  Radyasyondan öleceğini bile bile nükleer bir sızıntıda kendini feda edenler. 

Sanırım Richard Dawkins, bunlara "suckers" demişti. Ben "radikal iyiler" diyorum.  

Aklının melekelerini, salt kendini değil, kendiyle birlikte evreni kurtarmaya yöneltmiş olan bir insan tipi bu. 2020'nin "kahramanları", tarihin gerçek failleri olsun istediğimiz insanları bunlar işte. Korona virüsünü kapacağını ve bu yüzden belki de öleceğini bile bile hastanelerde çalışanlar 2020'nin radikal iyileri. Özlemden kıvransa da, annesini, babasını görmeye gitmeyenler, hastalığın kendisini etkilemeyeceğini bilse de evde oturanlar, pencerelerinden sokağa şarkılar söyleyen, internetten canlı yayında konser verenler, marketlerde ihtiyacı kadar alışveriş edenler, güvenli mesafeyi koruyanlar...

Bu bir savaş evet. Sadece insan-olmayan bir faile karşı yürütülen bir mücadele değil ama; radikal kötülüğe karşı da bir savaş bu. Minimal moralleri, maximal morallere dönüştürme zamanı. Bencilliği, dayanışmaya dönüştürme zamanı. Dolayısıyla, kendini tam da bir virüs gibi bulaştırma imkanı olan radikal kötülüğün karşısına çıkaracağımız güç, bir eğitim aracı veya cezalandırma değil; yine aklın ilkelerine hitap edecek bir ikna aracı olmak durumundadır. Yine Schelling'in anlattığı gibi, insan, iyiliği özgürce, kendi istenciyle ve aklıyla seçmelidir. Bunun için aklıma tek gelen, radikal iyiliğin gücünü yaymak, evet tıpkı bir virüs gibi!

İyi olmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Bu fırsatı kaçırmayalım. 


Albayrak, M.B. 2017. İnsanın Özgürlüğünün Özü'ne Önsöz. Ayrıntı Yayınları. 

Cumartesi

Corona Notları 1

Yeni ütopyalar, toplum teorileri, felsefi analizler için bence erken henüz. Virüsün dünyayı nasıl şekillendireceği, ekonomiyi nasıl darmadağın edeceği belirsiz. İnsanlar acı çekiyor, ölüyor.

Ama diğer yandan bazı şeyleri kaydetmeli...

Ocak ortasından beri Wuhan'ı takip ediyordum. Büyük ihtimalle evde bebek olduğundan biraz takıntılı hale gelmiştim. Her gece ahali uyuduktan sonra oradan gelen her şeyi izlemeye, komplo sitelerinde yazan her şeyi okumaya başlamıştım: Evlerine mühürlenenler; evlerinden zorla alınanlar; olan biteni gösterdiği için tutuklanan gazeteciler; bir elinde ateşölçer diğer elinde silah olan askeri-doktorlar; karantinadan kaçmaya çalışanları şok tabancasıyla durduran polisler; hastaneye alınmadığı için ya da başka nedenlerden ötürü öfkeyle sağa sola tükürük saçarak virüsü yaymak isteyenler... daha neler neler. Bazıları belki doğru değildi, daha önceki bir tarihe aitti. Ama Wuhan'ın ve Hubei bölgesinin BOMBOK bir durumda olduğu belliydi. Bu dediklerim ocak ortasından ocak sonuna doğru geçen süre. Sonrasında oradan gelen videolar azaldı ve neredeyse yok oldu. Büyük ihtimalle Çin tamamen sansürlemeyi başardı.

Peki bütün bu süreçte WHO yani Dünya Sağlık Örgütü ne yaptı? Bölgeye birkaç uzman göndermek dışında HİÇBİR ŞEY. Tersine, insanları teskin etmeye, sakinleştirmeye çalıştılar. O dönemde internette çıkan ve bugün gerçek olduğunu öğrendiğimiz bir sürü şeyi yalanladılar. Örneğin virüsün havada birkaç saat asılı kaldığı ve belirli yüzeyler üzerinde günlerce durabildiği en geç ocak sonunda zaten konuşuluyordu. Bu konuda bkz.

Dahası WHO, pandemi ilan etmek için mart ayının ikinci haftasına kadar bekledi. Oysa benim izlediklerimin yarısını izleseler, çoktan bütün sınırların kapatılması gerektiğini söylerlerdi. Peki benden az mı biliyordu WHO? Hiç sanmam. Kapitalizmin çarkını son ana kadar döndürmek istediler. Global bir ekonomik krizin sorumluluğunu almaktan korktular. Büyük olasılıkla hem ABD hem de Çin devleti tarafından yönlendirildiler. Pandemi de büyük ihtimalle hisse senetlerini satması gereken kodamanlar bunu yaptıktan sonra ilan edildi. Bu konuda bkz.

Bu nedenle WHO yetkilileri derhal istifa etmeli (bence tutuklanmalı), WHO lağvedilmeli ya da büyük şirketlerle bağı tamamen kesilerek gerçek sağlık emekçileri tarafından yönetilmeli.

Bir başka dikkat çeken şey ise, devlet başkanlarının ve büyük sermayenin tek bir ağız olmuşçasına "Corona'yla Savaş"tan söz etmeleri. Örneğin bkz. Hastalıkta savaş metaforunu daha önce Susan Sontag Metafor Olarak Hastalık kitabında irdelemişti. Sontag burada, "hastalıkla savaşmak", "savunma sistemi olarak bağışıklık" gibi askeri terimlerin yalnızca hastalığı değil hastayı da damgalayan bir söylem olduğunu yazıyordu.

Ama burada gerçek bir savaş filan yok. Virüs bir düşman değil. Burada kendi yarattığımız bir düzenin  sonucu olan bir savaş ortamıyla karşı karşıya olabiliriz en fazla. Paniğe kapılınca ilk olarak tuvalet kağıdına sarılan bir konformizmin sürmesine yardımcı olduğu düzenin belki de kendi yarattığı canavarla (Corona değil) savaşına tanık olacağız. Ama daha bunları düşünecek-konuşacak çok zamanımız olacak sanırım.

Bu arada, bu virüsün dünyayı kasıp kavuracağını ocak ortasında tahmin eden "komplo teorisi" sitelerindeki deneyimli hayatta kalmacıların, bu tuvalet kağıdı olayıyla çok dalga geçtiklerini eklemeliyim. Çünkü ilk edinilecekler listesinin neredeyse en sonunda yer alıyor popo silme araç gereçleri. Bu virüs dünyanın efendisi olmadığımızın yanında süper-ultra zeki canlılar olmadığımızı da gösteriyor.

Not: Corona günlerinde hayatta kalmacıların önerileri için fena olmayan bir site için bkz

Cuma

İklim Krizinde Felsefe

   Sabah Açık Radyo’yu dinliyorum. Uzun zamandır dinlemiyordum. 16, 17 yaşlarımdayken, yani 24, 25 yıl önce büyük bir hararetle dinlerdim. Hatta kasete çekerdim bazı programları. Bu sabah yine Ömer Madra Avustralya yangınlarından söz ediyor. Avustralya’daki saksağanlar her yerde sürekli vızır vızır geçen itfaiye araçlarını sesleriyle taklit etmeyi öğrenmiş bile. Bundan daha dehşet verici bir korku filmi sahnesi olabilir mi? Ömer Madra, iklim kriziyle ilgili yıllardır dile getirdikleri tek tek gerçekleşen bir kâhin gibi. Daha önce olsa pek umursamazdım. İnsanın kendi ektiğini biçtiğine dair nihilist bir tutumum olurdu sanırım. Ama artık bir çocuğum var. İnsan çocuktan sonra değişiyor, daha doğrusu bencilliğinin formu değişiyor. Şimdi yine geleceği düşünmem gerekiyor, ama kendi geleceğimi değil, oğlumun geleceğini ve bu da artık doğrudan gezegenin geleceğine bağlı.       Bu kıyamet "senaryosunda" (ona hâlâ bir gerçeklik atfetmeye cesaret edemiyorum), “ben ne yapabilirim?” diye sordum kendime. Bireysel olarak ne yapabilirim bu son derece karmaşık ve devasa sorun karşısında? En çok herhalde felsefeye yatırım yaptım bu hayatta; belki o zaman yakından takip ettiğim filozofların insan, doğa, toplumsal yaşam gibi konularda ne dediklerini kendimce yorumlayarak aktarabilirim diye düşündüm. Çaresizlik işte. İnsan acilen, hemen bir şey yapmak istiyor. Peki felsefenin baykuşu bu sefer her şey olup bittikten sonra uçmayıp, geleceğe yönelik bir uyarı fişeği atabilir mi? Bilmiyorum. Her şey için çok geç büyük ihtimalle.      Sahi felsefe ne işe yarar? Dünyanın sefaletine karşı muhtemelen çok bir şey yapamaz. Ama belki zaten hepimizin içten içe bildiği gerçekleri daha farklı formüle ederek bu gerçeklere yeni bir bakış açısıyla bakmamızı sağlayabilir. Belki bizi kıpırdatır, ama belki. Son yıllarda kafa yorduğum düşünürlerden geleceğe dair yol göstermelerini istesem ne derlerdi? Ya da bu iklim kriziyle ilgili, gelecekle ilgili, bu kadar kafa yorduğum şeylerden ne çıkarabilirim? Yoksa sadece zaman mı kaybettim? Yine de mesela Schelling’in 200 yıl önce söyledikleri çınlıyor bazen kafamın içinde. İnsan Özgürlüğünün Özü adlı metninde, insanın özgürlüğünü, onun iyilik ya da kötülük arasında karar verme gücüne sahip olmasıyla açıklayan Schelling, bu kararın insandaki benliği oluşturan bireysel ve evrensel ilkelere göre belirlendiğini söylüyordu. Bireysel ve evrensel ilke kendi içinde kötü değildi, benliğin esenliği için ikisinin dengesi önemliydi. Ancak salt bireysel ilke adına yapılan seçimler, çoğunlukla kötülüğe yol açıyordu, çünkü bireysellik yoğunlaştıkça bencilliğe dönüşüyordu. Schelling şöyle demişti: “Kötülüğün gerçek olanağı, insanın kendi benliğini bir araç olarak görmek yerine, onu her şeye hükmetmek isteyen bir evrensel iradeye yükseltmesiyle ortaya çıkar.” Yani bireysel irade, kendini evrensel irade olarak görürse, gerçek anlamda kötülük doğar. Tüm Alman ırkını temsil eden Hitler buna güzel bir örnek. Ya da kendini doğanın efendisi sanan herhangi bir ideoloji de. Ya da sokakta göğsünü kabarta kabarta yürüyen kabadayı. Bencillik ve kibir gerçekten de bugün esas meselemiz değil mi? Bugün, dünyadaki 26 zengin, 4 milyar fakir insanın toplamı kadar servete sahipse, bu bencilliğin sonuçta küresel bir kötülüğe de yol açacağı apaçık değil mi? Suçun salt bu 26 kişide olduğunu söyleyemeyiz. Bencillik, kibir, narsisizm sızıyor bir şekilde her haneye.



Schelling’e dönersek: Schelling’in bir diğer görüşü, insanın tinsel bir varlık olarak doğanın üzerine çıkmış olması.”E bu da bir kibir değil mi?” denilebilir. Tam değil. Çünkü Schelling’e göre tinsellik, aslında doğanın içinden yükselen bir özellik. Tamamen doğaya ait bir varlık olarak insan, aslında doğanın tinselliğini yaşıyor, onu gerçek kılıyor. Schelling’e göre dünyadaki tek özgür varlık, iyiyi ve kötüyü bilerek seçme yeteneği olan insandır, demiştim. Bu da insana, doğaya yönelik iki farklı davranış olanağı veriyor: Koruyucu ya da yok edici. Eğer insan kendi bireysel iradesini evrensel iradenin yerine koyarsa, doğayı sömürme, hayvanları ve hatta insanları soykırıma uğratma, kendisine bir çılgınlıktan ziyade, varoluşunun refahı için meşru yol haline gelebilir. Ancak bu “meşru yol” yalnızca insanın varoluşunu borçlu olduğu doğayı değil, kendisini yok etmesiyle de sonuçlanabilir. Schelling’in  yarı   doğal,  yarı   tinsel bir yaşam süren ve kendini birden doğanın zirvesinde bularak başı dönen insana bir uyarıda bulunduğu söylenebilir. Diğer taraftan insan, onu sakınarak, koruyarak, kendi özgürlüğünü ona bahşeden doğaya borcunu ödemeye çalışabilir. Elbette doğanın insana ihtiyacı mı var canım, denebilir. Schelling’e göre buna ne evet ne de hayır denebilir, çünkü insan doğayı anlamanın henüz başındadır. Doğa, Schelling’e göre “en eski ahit”tir.
Bu konu üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum. Oğlum yıllar sonra, dünya mahvolurken ne yaptın diye sorarsa, en azından blog yazdım diyebileyim. Çünkü gerçekten bilmiyorum iklim krizine karşı ne yapmam gerektiğini. Beni aydınlatacak kişiler olursa sevinirim. Çünkü artık “Ne Yapmalı?” sorusu en acil soru gibi duruyor.