Cuma

İklim Krizinde Felsefe

   Sabah Açık Radyo’yu dinliyorum. Uzun zamandır dinlemiyordum. 16, 17 yaşlarımdayken, yani 24, 25 yıl önce büyük bir hararetle dinlerdim. Hatta kasete çekerdim bazı programları. Bu sabah yine Ömer Madra Avustralya yangınlarından söz ediyor. Avustralya’daki saksağanlar her yerde sürekli vızır vızır geçen itfaiye araçlarını sesleriyle taklit etmeyi öğrenmiş bile. Bundan daha dehşet verici bir korku filmi sahnesi olabilir mi? Ömer Madra, iklim kriziyle ilgili yıllardır dile getirdikleri tek tek gerçekleşen bir kâhin gibi. Daha önce olsa pek umursamazdım. İnsanın kendi ektiğini biçtiğine dair nihilist bir tutumum olurdu sanırım. Ama artık bir çocuğum var. İnsan çocuktan sonra değişiyor, daha doğrusu bencilliğinin formu değişiyor. Şimdi yine geleceği düşünmem gerekiyor, ama kendi geleceğimi değil, oğlumun geleceğini ve bu da artık doğrudan gezegenin geleceğine bağlı.       Bu kıyamet "senaryosunda" (ona hâlâ bir gerçeklik atfetmeye cesaret edemiyorum), “ben ne yapabilirim?” diye sordum kendime. Bireysel olarak ne yapabilirim bu son derece karmaşık ve devasa sorun karşısında? En çok herhalde felsefeye yatırım yaptım bu hayatta; belki o zaman yakından takip ettiğim filozofların insan, doğa, toplumsal yaşam gibi konularda ne dediklerini kendimce yorumlayarak aktarabilirim diye düşündüm. Çaresizlik işte. İnsan acilen, hemen bir şey yapmak istiyor. Peki felsefenin baykuşu bu sefer her şey olup bittikten sonra uçmayıp, geleceğe yönelik bir uyarı fişeği atabilir mi? Bilmiyorum. Her şey için çok geç büyük ihtimalle.      Sahi felsefe ne işe yarar? Dünyanın sefaletine karşı muhtemelen çok bir şey yapamaz. Ama belki zaten hepimizin içten içe bildiği gerçekleri daha farklı formüle ederek bu gerçeklere yeni bir bakış açısıyla bakmamızı sağlayabilir. Belki bizi kıpırdatır, ama belki. Son yıllarda kafa yorduğum düşünürlerden geleceğe dair yol göstermelerini istesem ne derlerdi? Ya da bu iklim kriziyle ilgili, gelecekle ilgili, bu kadar kafa yorduğum şeylerden ne çıkarabilirim? Yoksa sadece zaman mı kaybettim? Yine de mesela Schelling’in 200 yıl önce söyledikleri çınlıyor bazen kafamın içinde. İnsan Özgürlüğünün Özü adlı metninde, insanın özgürlüğünü, onun iyilik ya da kötülük arasında karar verme gücüne sahip olmasıyla açıklayan Schelling, bu kararın insandaki benliği oluşturan bireysel ve evrensel ilkelere göre belirlendiğini söylüyordu. Bireysel ve evrensel ilke kendi içinde kötü değildi, benliğin esenliği için ikisinin dengesi önemliydi. Ancak salt bireysel ilke adına yapılan seçimler, çoğunlukla kötülüğe yol açıyordu, çünkü bireysellik yoğunlaştıkça bencilliğe dönüşüyordu. Schelling şöyle demişti: “Kötülüğün gerçek olanağı, insanın kendi benliğini bir araç olarak görmek yerine, onu her şeye hükmetmek isteyen bir evrensel iradeye yükseltmesiyle ortaya çıkar.” Yani bireysel irade, kendini evrensel irade olarak görürse, gerçek anlamda kötülük doğar. Tüm Alman ırkını temsil eden Hitler buna güzel bir örnek. Ya da kendini doğanın efendisi sanan herhangi bir ideoloji de. Ya da sokakta göğsünü kabarta kabarta yürüyen kabadayı. Bencillik ve kibir gerçekten de bugün esas meselemiz değil mi? Bugün, dünyadaki 26 zengin, 4 milyar fakir insanın toplamı kadar servete sahipse, bu bencilliğin sonuçta küresel bir kötülüğe de yol açacağı apaçık değil mi? Suçun salt bu 26 kişide olduğunu söyleyemeyiz. Bencillik, kibir, narsisizm sızıyor bir şekilde her haneye.



Schelling’e dönersek: Schelling’in bir diğer görüşü, insanın tinsel bir varlık olarak doğanın üzerine çıkmış olması.”E bu da bir kibir değil mi?” denilebilir. Tam değil. Çünkü Schelling’e göre tinsellik, aslında doğanın içinden yükselen bir özellik. Tamamen doğaya ait bir varlık olarak insan, aslında doğanın tinselliğini yaşıyor, onu gerçek kılıyor. Schelling’e göre dünyadaki tek özgür varlık, iyiyi ve kötüyü bilerek seçme yeteneği olan insandır, demiştim. Bu da insana, doğaya yönelik iki farklı davranış olanağı veriyor: Koruyucu ya da yok edici. Eğer insan kendi bireysel iradesini evrensel iradenin yerine koyarsa, doğayı sömürme, hayvanları ve hatta insanları soykırıma uğratma, kendisine bir çılgınlıktan ziyade, varoluşunun refahı için meşru yol haline gelebilir. Ancak bu “meşru yol” yalnızca insanın varoluşunu borçlu olduğu doğayı değil, kendisini yok etmesiyle de sonuçlanabilir. Schelling’in  yarı   doğal,  yarı   tinsel bir yaşam süren ve kendini birden doğanın zirvesinde bularak başı dönen insana bir uyarıda bulunduğu söylenebilir. Diğer taraftan insan, onu sakınarak, koruyarak, kendi özgürlüğünü ona bahşeden doğaya borcunu ödemeye çalışabilir. Elbette doğanın insana ihtiyacı mı var canım, denebilir. Schelling’e göre buna ne evet ne de hayır denebilir, çünkü insan doğayı anlamanın henüz başındadır. Doğa, Schelling’e göre “en eski ahit”tir.
Bu konu üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum. Oğlum yıllar sonra, dünya mahvolurken ne yaptın diye sorarsa, en azından blog yazdım diyebileyim. Çünkü gerçekten bilmiyorum iklim krizine karşı ne yapmam gerektiğini. Beni aydınlatacak kişiler olursa sevinirim. Çünkü artık “Ne Yapmalı?” sorusu en acil soru gibi duruyor.