Pazar

Zamanı Olmayan Evren veya Rovelli'nin Anlattığı

Carlo Rovelli. İtalyan teorik fizikçi. Zamanın Düzeni kitabının yazarı


Bin yıllardır insan zihnini meşgul eden kavramlardan biri zaman. Varlığı, yokluğu, azlığı, çokluğu, düzeni, tekrarı, belirsizliği, akışkanlığı ve göreliliği. Felsefecilerden fizikçilere tarihçilerden jeologlara zamanla öyle veya böyle işi olan herkesin ya üzerinde derin tefekküre daldığı veya hiç kendini yormadan veri olarak kabul ettiği bir gizem zaman. 

İlk nasıl oldu bilmiyoruz ama gök cisimlerinin belirip kaybolması veya şekil değiştirmesi bu evrende bir şeylerin durağan olmadığını apaçık göstermiş olmalı insana. Dahası canlıların doğma, büyüme ve ölüm süreçleri akıp giden, durdurulamaz ve bilinemez bir mefhumun habercisi olmuş olmalı. 

Bu akışı "zaman" diye kavramsallaştırmak ve onu varlığın dışında veya üstünde bir kategori olarak kabul etmek ayrı bir düşünce biçimini gerektirmiş gibi geliyor bana. Üretimin ve  yeniden üretimin hayatın can damarını oluşturduğu tarih öncesi dönemlerde akışı düzene sokmak, bölmek, ayırmak, sınır çekmek bugün bizim adına "medeniyet" dediğimiz uğraşlar toplamının temellerini oluşturdu diye öneriyorum. Akışın kontrolü, toplumun eylemselliğinin yani üretimin ve yeniden üretimin denetimi anlamına geldiği için böyle söylüyorum. Bir nevi ıslah edilen bir akıştan bahsediyorum. Baktığımızda Avrupa'da ancak 13. yüzyılla birlikte mekanik saatler kullanılmaya başlamıştı. Ancak çok daha öncesinde güneş saatleri, kum saatleri, ay döngüleri zamanla ilgili referans noktaları olarak alınmıştı. Ele avuca gelmez olanın rasyonel olarak ve ayrıca matematiksel olarak ifadesi ve bunun sonucunda tıpkı canlılara taksonomik bir düzen atadığımız gibi, zamanın kontrolü de toplumsal olana bir düzen atıyordu. 

Peki bu rasyonel, tarihsel açıklamanın ötesinde bir zaman var mı? 

"Zamanın Düzeni" kitabında Carlo Rovelli'nin yanıtını aradığı soru tam olarak bu. 

Yaşamın en temel ve en mutlak kabul ettiğimiz (böyle öğretildiğimiz için tabii) kategorisinin varlık zeminini sorguya çekmek istiyor Rovelli. Ve bana sorarsanız bu sorgulama oldukça sıra dışı ve hatta provokatif bir metne kapı aralıyor. Bir anda ayaklarınızın altındaki tabanın çekildiğini veya sert bir yüzeyin bir anda jele dönüştüğünü hayal edin. Onun gibi bir his. Şimdi bu jölemsi zemin üzerinde düşmeden nasıl hareket edeceğiz? Böylesi kaygan bir zeminde geçmişi, bugünü, geleceği nasıl tasavvur edeceğiz? Sorularımız bunlar.

Rovelli teorik fiziğin tarihi içinde adım adım ve sırayla gezerken sorularımıza da yanıtlar gecikmeden akmaya başlıyor. Pek tabii ilk referanslar presokratik Yunan düşünürlerinden geliyor. Her ne kadar fragmanlarla bu düşünürlerden haberler alıyor olsak da, Herakleitos veya Anaksimandros ana referans noktalarımızı oluşturuyor ilk etapta. 

Rovelli'ye göre şeylerin zamanın düzenine göre değişip dönüştüğünü birbirini imlediğini söyleyen Anaksimandros burada kilit bir noktayı yakalıyor: Zamana görelilik. Şeylerin zamana göre olan durumlarının anlaşılma hali olarak fiziğin veya astronominin tarifi. Bu "göre" olma hali zamanın da tekli ve mutlak duruşunu bize en başından sorgulatan nokta oluyor en nihayetinde. 

Şöyle diyor Rovelli:

"Evrendeki şeylerin zaman içinde nasıl değiştiğini betimleyemeyiz; şeylerin yerel zaman içindeki, yerel zamanların da birbirlerine göre değişimlerini betimleriz. Evren bir komutanın ritmine göre uygun adım giden bir manga asker gibi değildir. Birbirini etkileyen olaylar ağıdır."

Böylelikle, zaman ona atfettiğimiz en başat niteliklerden birini hemen teslim eder bize: Teklik. Ve açılır çoklu zamanlar, yani yerel zamanların eşzamanlı ve etkileşimli varlığı. Şimdiden evren daha heyecanlı bir yer olmadı mı?

Rovelli'nin zaman kavramına ikinci darbesi onun sıralı oluşuna, düzenliliğine ilişkindir. İnsanın kısıtlı algısı, bazı sesleri/renkleri/cisimleri/kokuları/tatları algılayamama durumu ve evreni neden-sonuç ilişkileri üzerinden kavramaya meyilli zihinsel işleyişi zamana dair büyük bir yanılgının da temelini oluşturur: Onun düzenli olduğu yanılgısı. 

Bizim zamansal ayrımlar ve ondan doğan düzenli bir akış görme eğilimimiz evrenin aslında böyle işlediğini değil, bizim doğayı "bulanık" olarak algılamamızdan doğmuş olabilir der Rovelli. Bu bulanık bakış nedeniyle ki geçmişle gelecek arasında bir ayrım olduğu düşüncesi bize doğru gelir. Halbuki "şeylerin mikroskobik durumlarını gözlemlediğimde geçmiş ile gelecek arasındaki fark ortadan kalkar. Evrenin geleceği, örneğin, şimdiki durumu tarafından belirlenir, tıpkı geçmiş gibi". Yani geçmiş olarak betimlediğimiz özel durum, geçmişe ait bir özellik değil; benim kısıtlı, bulanık algılayışımın ve kavramsallaştırmanın bir sonucudur. 

Geçmiş ve gelecek arasındaki ayrımı -en azından- moleküler düzeyde ortadan kaldıran bir bakış açısında şimdi'nin akıbeti nedir sizce? 

Tahmin edebileceğiniz gibi, Rovelli burada da iğnesini batırır: Evrende şimdi diye bir şey yoktur. Olsa olsa bizim birkaç metrelik çevremizde deneyimlediğimiz bir şimdimiz vardır; ancak bu evrenin şimdisi asla değildir. Geçmişimizi geleceğimizden ayıran zaman sadece birkaç nanosaniyedir. Zamanı illa sıraya dizmek ve bir şimdi tespit etmek istersek ışık konilerine göre bir düzen oluşturabiliriz. Ne var ki, tek bir ışık konisi değil, evrendeki her bir cisim kadar ışık konisi düşünmemiz gerekir. Neredeyse sonsuz şimdiler içinde ama birbiriyle ilişkileri içinde karmaşık bir evrendir artık bu. 

Şöyle anlatmaya çalışıyor Rovelli:

"Evrenin her yerinde iyi tanımlanmış bir şimdinin var olduğu düşüncesi, bu nedenle bir yanılsama, deneyimimizden kaynaklanan, kurallara aykırı bir tahmindir. Bu, gökkuşağının ormana değdiği nokta gibidir: Onu gördüğümüzü sanırız ama bakmaya gittiğimizde orada yoktur."

Şimdinin olmaması, veya en azından nanosaniye mertebesinde tanımlanabilmesi ancak onun ötesinde bir geçerliliği ve evrenselliği olmaması bizim tahayyül etmekte zorlandığımız bir bilgi. Bu bilginin bizi sormaya zorladığı sorular var: Eğer şimdi yoksa, evrende var olan şey nedir? 

Bu belirsizlik bizim baş etmekte zorlanacağımız bir belirsizlik. Bu noktada Newton'un zamanı mutlaklaştırarak onu her şeyin dışında ve her şeyden bağımsız bir kategori haline getirişi kısmi ve geçici bir rahatlama yaratmış olmalı. Newton fiziğinde zaman "mutlak, gerçek ve matematiksel"dir. Yani değişmez bir "t" sembolü hayatımıza girmiş olur. Zemin serttir artık, denklemler çalışır, evren bilinir kılınır. 

Ta ki...

Einstein, hepimizin az çok bildiği gibi, zamanın mutlaklığını ve evrensel teklik ilkesini çöpe atan bilim insanı olmuştur. Uzay-zaman kavrayışı, zamanın farklı cisimler için farklı hızı, her şeyden bağımsız bir zaman kategorisinin olmadığının anlaşılması çoklu olasılıklar ve çoklu zamanlar düşüncesini hayatımıza yerleştirdi. Bu düşünceyi artık içselleştirmeye başladığımız noktada teorik fizik bir keşif daha yaptı: Kuantum fiziği. 

Belirsizlikler ve öngörülemezlikler kuantum fiziğiyle beraber zamanla aramızda düzenlediğimiz Einstein esinli sözleşmeyi yeniden yıktı. Kuantum yani parçacık fiziği, evrendeki en en en küçük varlıklarla, elektronlarla ve fotonlarla meşgul bir alan. Bu alanda zamanın da mekanın da ifadesi "tanecikli". Mesela bu evrende Planck zamanıyla konuşuluyor: 

10-44 saniye.

Zaman bu kadar tanecikli hale gelince bir yerde yok olur gider. Bu değerin altında bir zaman ölçebilmek mümkün değildir, orada artık zaman diye bir şey bile yoktur diyor Rovelli. 

Kuantumla gelen ikinci şey belirsizliktir:

"Örneğin, yarın bir elektronun nerede ortaya çıkacağını kesin olarak öngörmek mümkün değildir. Elektron iki belirme arasında kesin bir konuma sahip değildir, sanki bir olasılık bulutu içinde dağılmış gibidir. Fizik jargonu buna bir konumlar süperpozisyonunda bulunduğu söyler". 

Yani dalgalanan elektron, dalgalanan bir uzay-zaman demektir; dalgalanan uzay-zaman ise belirsizliklere haiz bir evren davranışı demektir. "İçindeki yaşadığımız dünyadır".

Son olarak Rovelli, artık bizi zamansız bir evrene taşıyor. Kitabın ikinci bölümü "Zamanı Olmayan Evren" başlığıyla iştah kabartıcı. Rovelli, zamana ilişkin uslu referanslarımızın hepsini yerle bir ettikten sonra, artık zamanın kendisinin varlık zeminini tartışmaya açıyor. Söylediği şey basit: Zaman değil, mekan vardır. Durağanlık değil, oluş vardır. Süreklilik değil, kesintiler vardır. Öngörülebilirlik değil belirsizlik vardır. Teklik değil çokluk vardır. 

O halde, zaman dediğimizde bir olayın olmasından başka bir şey anlamıyoruz. Fizik, nesneleri değil, onların değişimini inceler. Nokta.

Şöyle ifade edelim. Bize zaman olarak öğretilen kategori, esasen sürekli olarak birbiriyle etkileşim halinde olan temel parçacıkların hareketidir. Zaman, mekandır. Mekan da etkileşen elektronlardan başka bir şey değildir. Onun dışında ve bunlardan bağımsız zaman veya mekan yoktur. Bu etkileşimlerin ne bir yönü vardır, ne de bir düzeni. Kuantumların etkileşimleri evrenin düzen-dışı ve doğrusal olmayan yapısını oluşturur:

"Bu etkileşimlerin dinamiğinin temelinde olasılık vardır. Bir şeyin olma olasılığı -başka bir şeyin gerçekleşme olasılığı verili olduğunda- temel olarak bu kuramın denklemleriyle hesaplanabilir. Evrenin olaylarının tam bir haritasını, tam bir geometrisini çizemeyiz çünkü olaylar ve bunlarla birlikte zamanın geçişi, her zaman yalnızca bir etkileşim içinde ve etkileşimi kapsayan fiziksel sisteme ilişkin olarak gerçekleşir. Evren birbiriyle ilişkide olan bakış açılarının bir toplamıdır; evrenin dışarında görünüşü ifadesi mantıklı değildir çünkü evrenin "dışı" diye bir şey yoktur."

Rovelli, modernitenin son kalan kalesiyle hesaplaşmasını böyle taçlandırıyor. Zihin, evreni düzenlemeye devam etsin, insan geçmiş ve gelecek zaman kipleriyle konuşmaya devam etsin; ama bilsin ki "her düzenleme girişimi bir şeyleri daima dışarıda bırakır."


Kaynak: Carlo Rovelli. Zamanın Düzeni. Çeviri: Tolga Esmer. Tellekt. İstanbul.  

   

Faillik ve Faniliğe Dair Bir Film: The Banshees of Inisherin

 


Üzerine yazmaksak zihnimizin bizi günlerce kemireceği filmlerden biri geldi hayatımıza. Bu yazıyı yazmak biraz zor olacak; çünkü halen hangi karakter ve/veya olay üzerinden giriş yapacağımı bilmiyorum. İzin verirseniz doğrudan işlenen konuya geleyim. 

Ben bu filmin sonlulukla, yani insanın ölümle yüzleşmesindeki ıstırapla ilgili bir öykü olduğunu düşünüyorum. Filmdeki olayları tetikleyen ve sonra da katmanlandıran, karakterimiz Colm Doherty'nin fanilikle olan oldukça kişisel mücadelesinden çıkıyor. Esasen onun aldığı bir karar, yavaş ve izole ritmindeki adalı hayatları, en başta da hayattaki tek dostunu, kelebeğin kanat çırpışı gibi etkiliyor. Hem de öyle böyle değil, derinden etkiliyor. 

Bu karar sonrası herkes konum almak zorunda kalıyor ve işte burada bana sorarsanız film kadim bir felsefi tartışmayı tüm yakıcılığıyla kucağımıza bırakıyor. 

Nedir bu tartışma?

Hemen söyleyelim: Sonlu bir dünyada iyilik ve kötülüğün değeri tartışması. 

Bu tartışmanın nasıl yürütüleceği bakımından elbette filmin geçtiği tarihsel bağlam çok belirleyici. Aydınlanmacı ve Cumhuriyetçi fikirlerin -yavaş da olsa- topluma penetre etmeye başladığı minicik bir adadayız ve adanın yavaş tarihsel ritmine rağmen araçsallaşmış aklın kendini iyiden iyiye tüm ilişkilerde açığa vurmakta olduğunu seziyoruz. Artık iyiliğin ve kötülüğün ötesinde, akla uygunluk ön plandadır ve bu adanın değişime hemen adapte olamayan "yavaş" failleri için büyük bir krize dönüşecektir. 

Filmde bizi ilk karşılayan güzellik ve akıllılıkla eşit mertebede olması gerekirken neredeyse tamamen unutulmuş olan iyilik erdemi ve onun değeri/değersizliğine dair hüzünlü bir olay. Adanın iyilik ve nezaketle tanınan yalnız çobanı Pádraic bir gün hayattaki tek dostunun artık onunla görüşmek istemediğini öğrenir. Kafası çok karışan Pádraic kısa zamanda "iyi bir adam" ("a good lad") olduğu için bu muameleye maruz kaldığını anlayacaktır. Bu toplumda iyi ve kibar olmak "sıkıcı", "aptal", "sıradan", "kalın kafalı" ve "bayık" olmakla eşanlamlıdır zira. Bunu gören karakterimiz iyiliğin modern hayatta pek de bir işe yaramadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda bırakılmış oluyor. 

Yani dostu onu sıkıcı olduğu için terk ediyor, herkes onu aptal buluyor (hatta hayattaki tek ailesi kız kardeşi bile). Kendi eylemleri üzerine bir kere bile durup düşünmemiş, Adorno'nun yeni kategorik buyruğunda anlattığı gibi, itkisel bir şekilde hep iyiyi eylemiş, yüreği sevgi ve şefkat dolu özgeci çobanımız kendi eylemleri üzerine ilk defa düşünmeye ve konuşmaya başlar. İyilik ve kötülüğün ne olduğu konusunda o güne kadar hiçbir şüphesi ve tereddütü olmamış olan bu pre-modern insan, bu sorgulama sonrasında bir anda modern topluma içkin ikiyüzlülük ve araçsal akılla tanışır. 

Kötülüğün prim yaptığı, şiddetin akla uygun, hakaretin ise "ilginç" bulunduğu bir ortamda bir erdem olarak iyiliğe değerini veren zemin tamamen ortadan kalkmıştır. Bu zemin ortadan kalktıktan sonra Pádraic ömründe ilk defa olarak içindeki potansiyel kötülüğün yüzeye çıkmasına izin verir ve o potansiyeli kararlılıkla gerçekleştirir. O ana kadar adanın diğer varlıkları arasında sıradan bir varlık olan karakterimiz, gerçek bir failliğe -yani kötülük ve yıkıcılıkla mümtaz- özgün ve özgür insani eylemlerin garip çekiciliğine doğru adımını atmış olur. Böylece karakterimiz bize "özünde" iyi olmadığını kanıtlar. 

Buradaki bence temel nokta şu, ki onu da Kant'ın ve Schelling'in özgürlük üzerine düşüncelerinde bulmak mümkün, Pádraic aptal ve mankafa olduğu için iyi değildir; o, iyi ve nazik olmayı seçtiği için iyidir. Dolayısıyla, o güne kadarki tüm eylemleri onun cahilce aptallığından değil, bunu içinden gelen şefkatli itkiye uyarak yapmayı seçtiği için iyidir. Onun iyiliği araçsal değildir, koşulsuzdur. Adorno'nun ilkel itkinin anısı dediği şeyle hareket ediyor gibidir. Dostunun iyiliğini ve başarısını hakikaten ister ve bunda kendine bir çıkar gözetmez. Colm iyi olsun ister; çünkü onu sevmektedir. Bu kadar. İşte toplumun asla ve asla anlayamayacağı durum da budur. Araçsallaşmamış, dolayımsız, saf bir iyiliği bilmedikleri için Pádraic'in iyiliği onlara akla uygunsuz, aptalca ve cahilce görünür. Halbuki bu yanlış bir yorumdur. Her insanın içinde olan kötülük kapasitesini isterse Pádraic de performe edebilir. Ne yazık ki Pádraic bunu kanıtlamak zorunda bırakılacaktır.  

Pádraic'teki bu kötücül ve yıkıcı kapasiteyi su yüzüne çıkaran, sonluluğuyla yüzleşmeyi tam anlamıyla eline yüzüne bulaştıran dostu Colm'dur elbette. Colm,  tıpkı Mozart gibi yüzyıllar sonra insanların onun adını anımsamasını istemektedir. İlerleyen yaş onda derin bir korku yaratır ve bu korkusu onu dostluğun bitip düşmanlığın başladığı acımasız sınıra getirir bırakır. Ancak Colm kendi içsel mücadelesini verirken sadece ve sadece huzur istemektedir. Günah çıkarmaya gittiğinde içinde bulunduğu buhrandan bir türlü çıkış yolu bulamadığını öğrenir, çektiği ıstırabı onun yüz çizgilerinde tek tek okuruz. Sonluluk korkusu onu bencil ve dengesiz yapmıştır. Beş parmağını birden kesmesi kendine olan öfkesini artık dizginleyemediğini gösterir. 

Sonuç olarak insanın büyük ikilemine takılıp kalıyoruz: Kötü olup sonsuza kadar anımsanmak mı yoksa nazik olup sonsuza kadar unutulmak mı?

Kanımca, sorunun cevabı Dominic'in hikayesinde gizli. 



Yan karakter Dominic, iyilik ve kötülüğün muğlakça ve yalapşap tanımlandığı bu adada, neden erdemler içinde en çok da iyiliğin yeniden anımsanması gerektiğini bize bildirmiyor mu? Yani iyilik aptallık mıdır? İyilik küçümsenecek bir erdem midir? İyi olmak çok kolaydır da kötü ve kaba olmak kahramanlık mı ister? Kötü olmakla mı fail olunur? Otantik eylem kaynağını illa kötülükten mü almalıdır? İyiliğin, nezaketin ve özgeciliğin kendinde bir değeri yok mudur? Bunlar akla uygun değil midir?

Babası tarafından sistematik tecavüze ve şiddete maruz kalan Dominic, işte bu sorulara tek tek cevap veriyor film boyunca. O, parlak ve yozlaşmamış çocuk aklıyla toplumsal ilişkilerin tüm mide bulandırıcı ikiyüzlülüğünü, bayağılığını ve saf kötülüğe kayıtsızlığını ifşa eden figür rolünde. 

Dominic, aşık olduğu kadınla evlenme umuduyla tutunduğu tek hayalinin adadan bir gemiyle ayrıldığını gördükten sonra, iyiliğe kayıtsız ama kötülüğe hayran bu kirli dünyadan -sularda arınarak- ayrılmayı seçiyor. Dominic'in ölümü masumiyeti, iyiliği ve nezaketi nasıl boğduğumuzun belgesi olarak boğazımızda düğümlenip büyümeye başlıyor. 

İyiliği boğan, kötülüğü göklere çıkaran yoz dünyada, insanın sonlulukla yüzleşme derdi midir o halde her şeyi mahveden? Sonluluk ve ölüm olmasa, iyilik otomatikman kazanacak mıdır? Tanrı'nın eşek Jenny'nin ölümüne kayıtsızlığı sanki bize başka bir şey söylüyor. Ne sonluluk ne sonsuzluk bizi biz yapan. Sevgisiz ve cezalandırıcı bir Tanrı yerine yine bir o kadar sevgisiz ve cezalandırıcı akla uygun toplumu getirmekle hiçbir şeyi çözmüş olmuyoruz. Koşulsuz iyilik, tüm direngenliğiyle, tercih edilmeyi halen bekliyor.