Perşembe

Doğaya Dönüş

Modern insanın sürekli teması "doğaya dönüş" yine yükselişte. Gün geçmiyor ki "bakın doğayla biriz, onun bir parçasıyız" gibi duygusal müzik eşlikli ikna çalışmaları yer almasın. Yalnızca bu bitmeyen çaba bile gösteriyor ki, doğayla bir filan değiliz, ya da en azından spiritüel anlamda değiliz. Doğayla bir olsak, sürekli kendi kendimizi böyle ikna etmeye çalışmak zorunda kalmazdık, basitçe doğayla bir olarak yaşardık. 
 
Belki ilk sorulması gereken şu: Doğadan kasıt inorganik mi yoksa organik doğa mı? Güneş sistemleri, galaksiler ve evrenden oluşan, şu ana kadar Dünya dışında canlıya rastlanmayan inorganik doğayla mı bir hissetmemiz gerekiyor, yoksa Dünya'daki ekosistemle, canlılık tarihiyle mi? 
Canlılık çok tuhaf bir şey. Sanki evrenin inorganik doğasına aykırı gibi, hatta sanki ona bir tür başkaldırı. Kendi varlığını, daha doğrusu türünü devam ettirebilmek için türün bireylerinin genlerini başka bireylere aktararak üremesi ve hem termodinamik yasası hem de gen çeşitliliğinin korunması için ölmesi gerekiyor. Bu amaçla içsel mekanizmalar geliştiren organik türler, bir anlamda inorganik doğaya karışmamak için "direnerek" hayatta kalmaya çalışıyor. Organizmanın içsel yapısı, böylece bir tür "dışsallık" yaratıyor. Hegel'in "yalnızca canlılar bir eksiklik hisseder" sözünü bu çerçevede anlamak gerekiyor. Organik doğa; üreyerek, ölerek, doğarak, genlerini yayarak kendi türünü devam ettirmek için geliştirdiği iç mekanizmalarla kendini inorganik doğadan ayırıyor ve zorunlu olarak bir "eksikliğe" sahip oluyor. Ancak yine Hegel'e göre özne olabilmenin koşulu bu eksiklik, çünkü inorganik doğaya karşı kendi varlığını devam ettirmek için, kendisini yapısal-organik bir birlik olarak kuruyor. Elbette organik yaşam sihirle değil, moleküler bir evrimle başladı; yani organik yaşamın temelinde de inorganik doğa var. Ancak organik çabayı birden inorganik doğaya indirgemek, bana üç küsür milyar yıldır kendi varlığını çok çeşitlendirerek devam ettirmeye çalışan organik yaşama haksızlık etmek gibi geliyor. O halde, "doğaya dönüyoruz" kampanyasının hedefi, inorganik doğaya dönüyoruz olamaz.

Peki organik doğaya şıp diye dönebilir miyiz? Burada insanın önündeki en büyük engel yine kendisi. Muhtemelen hayatta kalma stratejisi olarak geliştirdiği dil ve bilinç, insana organik yaşamın inorganik doğayla kurduğu duyarlılık, uyarılabilirlik ve yeniden üreme ilişkisinin üzerinde yeni bir dolaylı ilişki biçimi yaratıyor. Yine Hegel'e dönersek, "bilinç, ilişki kurduğu şey üzerinden kendisini ayırarak var olan bir şeydir." Bilincin özünde, ilişki kurduğu şeyden, nesnesinden kendisini ayırması yatar. Yani bilinçlilik, tıpkı organik yaşamın kendisini inorganik doğadan ayırması gibi, kendisini organik yaşamın dolaysız ilişkiselliğinden ayırarak işleyen bir mekanizmadır.
 
İnsan bilinci iki ucu keskin bir bıçak. Bilincin varlığı insanı hem doğadan ayırıyor hem de bu ayrımdan rahatsız olup tekrar onunla bir olmayı arzuluyor. İnsan bir yandan kaçınılmaz olarak doğaya ait olduğunu biliyor, çünkü türün devamı için zorunlu olan bireyin doğumu ve ölümü, her canlıda olduğu gibi, insan türü için de geçerli. Ancak kendi benliğinin farkında olan bilinç için ölüm, öyle doğal olarak kabul edilecek bir olgu olmaktan çıkıyor, çünkü ölüm ve sonluluk üzerine düşünebiliyor. Kısacası bilincin yaşamı, bizzat bir ayrıma, kendini var eden koşulların üzerinde düşünebilmesine dayanıyor. 
 
İnsan nasıl oldu da böyle bir bilinç geliştirdi sorusu, en temel sorularından biri. Beynin ön lobunun gelişmesinden, dilin gelişimine, bu soruya insanın evrim tarihinden pek çok farklı yanıt var. Paleolitik Çağ’ın birikimlerinin Buzul Çağı’nın sona erişiyle açığa çıkması da dahil, muhtemelen pek çok farklı iç ve dış etkenin bir araya gelişinin oluşturduğu bir olay bilinç. Ancak bilinçle ilgili teoriler arasında bana önemli gelen bir tanesi nedense bugün demode olmuş durumda. 
 
Marx'ın bilincin evrimiyle ilgili söyledikleri, insan ve doğa ilişkisine, modern insanın bitmeyen "doğayla bir olma" çabasının kökenine bence ışık tutuyor. Marx’a göre, bilinç insanın maddi etkinliği olarak üretim süreciyle oluşur. İnsan, en temel ihtiyaçlarını karşılamak için doğanın materyallerini kullanarak yeni araçlar üretir ve bu ürettikleriyle en doğal ihtiyaçlarını karşılamaya başlar. Bu doğal-temel ihtiyaçlarını karşıladıkça yeni ihtiyaçlar meydana gelir ve onları karşılamak için de yeni araçlar üretir. Maddi etkinliğinin sonuçları olan ürünlerinde insan, yaşamsal etkinliğini dışsallaşmış olarak görür. Tıpkı organik yaşamın kendi iç mekanizmalarını oluşturarak bir dışsallık yaratmasına benzeyen bu dışsallaştırma sürecinde, kendi üretiminin sonuçları, emeği, insana kendi zihinsel sürecinden bağımsız bir şey gibi görünür. İhtiyaçlar ve ona karşılık olarak üretilen ürünler çeşitlendikçe, doğal ihtiyaçlardan, toplumsal ve ruhsal ihtiyaçlar geliştikçe, doğa ve bilinç arasındaki ayrışma da artar. Çünkü karmaşıklaşan üretim sürecinde birey, gittikçe bu süreçten koparak, kendi bilincini doğal süreçten bağımsız bir olay olarak görmeye başlar. Bilinç, ne kadar kendi başına var olan bir olay olarak görülürse, içsel dünya dediğimiz şey de o kadar dipsizleşir. Bana kalırsa, spiritüel bir arayış olarak "doğaya dönüş" arzusunda ya da "doğayla aslında biriz" sloganında, maddi etkinliklerden, üretim ilişkilerinden kopmuş bir benlik bilincinin narsistik bir kendini gerçekleştirme, kendi bilincini bu arayışa sokan temel toplumsal arızaları göz önünde bulundurmadan bir tür "paçayı kurtarma" hissiyatı bulunuyor.
 
Muhtemelen yaşam koçluğu seminerlerinde sıkça anlatılan şöyle bir hikâye vardır: Bir gün yaşlı bir usta, öğrencisine bir bardağın içinde tuzlu su verir ve içmesini söyler. Öğrenci içtikten sonra tadının nasıl olduğunu sorar. “Acı,” der öğrencisi. Sonra aynı miktar tuzu göle döker usta ve gölden bir yudum almasını söyler. “Tadı nasıl?” diye sorar. “Tatlı,” der öğrencisi. “Peki tuzun tadını aldın mı?” diye sorar usta. Öğrencisi “Hayır,” diye yanıtladıktan sonra şöyle açıklar usta: “Yaşamın acısı tuz gibidir. Ama duyacağın acı, onu hangi kaba koyduğuna bağlıdır. Acı hissettiğinde tek yapacağın, her şeye dair duyarlılığını genişletmektir. Bardak değil, göl ol.” 
 
Bu öykünün, bireyi iş ve aşk dünyasında daha "başarılı" yapacak narsistik bir paçayı kurtarma tavsiyesi olarak mı yoksa bireysel arayışların toplumsal yaşamın kolektifliği ve arızalarıyla kopmaz bir ilişkide olduğuna ilişkin bir tavsiye olarak mı okunduğu, insanın doğaya dönüş kavramından ne anladığıyla da ilgili sanırım. Elbette doğaya dönüş kavramında, insanın bugün iyice ayyuka çıkan kendini ve doğayı tahrip etme becerisine karşı bir uyarı da var. Ancak inorganikten organiğe, oradan da insan bilincine geçen milyarlarca yıllık ayrışma ve birleşme süreçlerine birden dahil olma arzusu yerine, şu son yüzyıllarda kendi kendimizi ne hale getirdiğimize bakıp, birbirimizin acılarına neden tuz bastığımızı da sorgulamamız gerek.

Pazartesi

İhvân-ı Safâ’nın Düşündürdüğü




Yakın bir arkadaşım, kendisini ziyaret ettiğim bir gün, mutlaka okumamı söyleyip elime “İhvân-ı Safâ Risaleleri, Cilt 1”. Kitabın adından ürkerek yavaşça çevirdim sayfaları. Ayrıntı Yayınları'nın enfes bir baskıyla yayımladığı kitap, daha Gezegenlerin Hareketlerinin Ud Nağmeleri Gibi Nağmeleri, Yıldızların Nağmelerinin Hakikati, Ahlakın Islahı ve Nefsin Terbiyesinde Sayısal ve Geometrik Oran, İnsanın Düalist Yapısı gibi başlıklarıyla aldı beni içine. Sonra okumaya başladım, şu ana kadar çıkan ilk üç cildi. Bundan sonra çıkacak 49. cildi de sabırsızlıkla beklediğim “İhvân-ı Safâ Risaleleri” 52 ciltten ya da risaleden oluşuyor. Bu risalelerin yazarları, İhvân-ı Safâ (dizi editörü Burhan Sönmez’in ifadesiyle Arınmış Kardeşler) adında, 10. yüzyılda Basra'da yaşamış bir topluluk. 10. yüzyıl Ortadoğu'su, düşüncenin çiçek açtığı bir coğrafya Meşhur Bağdat Kütüphanesi henüz yok edilmemiş. Yunancadan çevirilerin yapıldığı, İslam felsefesinde farklı görüşlerin filizlendiği ve bunların özgürce tartışıldığı, üretilen metinlerin Endülüs'e gidip orada Latinceye çevrilerek Kıta Avrupa'sına yayıldığı ve Hıristiyan düşüncesini etkilediği bir dönem. 
İhvân-ı Safâ’nın risaleleri, o dönemdeki düşünsel özgürlüğü ve karşıt fikirlere açıklığı yansıtmasının dışında, sanattan doğaya, dinden felsefeye, bilimden metafiziğe, insan anatomisinden gök cisimlerine, bitki ve hayvan türlerinden madenlere ve taşlara, bütünsel ve evrensel bir bilgi arayışını temsil edişiyle ansiklopedik bir dev yapıt. Yalnızca İslam felsefesini değil, antik Yunan, Hint ve Pers kültürlerini de araştırıp yorumlayan risaleler, insanı evrenselleştirmesi ve evreni insanlaştırarak öznelleştirmesi hümanizm izleri taşıyor. Ancak aklı insanmerkezciliğe indirgeyen ve doğayı insan aklının hizmetinde gören dogmatik yorumlanışının tersine, İhvân-ı Safâ’nın hümanizmi, insanı doğanın efendisi olarak görmüyor. Örneğin, Kelile ve Dimne’yi andıran Hayvanın İnsanın Yaptığı Zulümden Şikâyeti bölümünde konuşan hayvanlar, insanların kendilerini araç olarak görmesini, kendilerine yapılan eziyetleri anlatır. Ya da enfes bir anlatıma sahip bir başka bölüm Madenler Üzerine’de, çeşitli taşların ve madenlerin oluşumu, içinde insanlığın da dahil olduğu doğanın hala sürmekte olan oluşum sürecine bir tanıklık olarak betimlenir. Risalelerden anlaşıldığı üzere, İhvân -ı Safâ’ya göre şeriat ya da Tanrı’nın hükmünün cisimleşmesi, insanların toplumsal yaşamını kısıtlayan bir dogmalar bütünü değil, insanın, evrenin ve doğanın oluşum sürecini, tüm bilgi ve becerilerini (bilim, sanat, felsefe, teoloji vs.) kullanarak anlama çabasıyla Tanrı’ya yaklaşması, böylece Tanrı’nın da insana yaklaşmasıdır.
İhvân-ı Safâ’nın insanı bir anda içine alan bir başka yönü de dili. Çevirmenlerin titiz çalışmasının açığa çıkardığı, buyurucu olmayan, okuyucuyla sohbet eden bu yumuşak ve şiirsel dil, İhvân-ı Safâ’nın mezhepler, sanatlar, bilimler ve düşünceler arası bir diyalog kurma çabasını da gösteriyor. Risalelerin bu dili, günümüzde unutulmaya yüz tutmuş bir diyalogun da olanağını gözler önüne seriyor sanki. Bir zamanlar filizlenmiş, sonraysa yalnızca “dış güçler”den kaynaklanmayan, ta Nizam-ül Mülk döneminde eğitimin tek merkezci bir otoriterleşme ve tek tipleştirilme sürecine kadar giden nedenlerden kurumaya yüz tutmuş düşünce tarlalarının tohumlarına rastlanıyor bu risalelerde. Öbür yandan, İhvân -ı Safâ Risaleleri gibi yapıtların çevrilmesi ve üzerinde çalışılması, genel olarak da İslam düşüncesindeki geçmiş tartışmaların yeniden felsefenin konusu haline getirilmesi, tohumların yeniden filizlenmesi için önemli. Bu bakımdan İhvân -ı Safâ’yı okurken günümüzü düşünmemek, bugün sürekli inançlar ve iktidarlar adına kan dökülürken bunun nasıl sona erdirilip silah tutan değil düşünen insanların yetişeceğine kafa yormamak mümkün değil. Böyle bir amaç çerçevesinde, ne bir ateistin İslam ne de bir Müslüman’ın din dışı felsefi konular çalışması garipsenmeli bugün. Bu, altı pek de dolu olmayan tolerans ya da hoşgörü çerçevesinde bir yakınlaşmadan çok, artık neredeyse tamamen birbirini dışlayan dünyaların gelecekte nasıl bir arada yaşayabileceğini düşünebilmek, hayal edebilmek için önemli.
Uzun zamandır bitmeyen şiddete ilişkin, Batı’da da Hıristiyanların yüzlerce yıl mezhep savaşları yüzünden birbirini öldürdüğünü hatırlatan argümanlar var. Ama Hegel’in, Avrupa’nın geçmişine bakarak söylediği “tarih kanlı bir mezbahadır” sözünü yeniden doğrulamaya gerek var mı? Müslüman toplumlar, tarihte bir solucan deliği açarak, sosyal eşitlik ve özgürlük temelinde farklı bireylerin ve toplulukların bir arada yaşayabileceği bir gelecek yaratamaz mı? Bu sorunun yanıtına, İslam’ın ne olduğu ve olmadığıyla ilgili tartışarak başlamak gerekiyor belki. Nasıl oluyor da hak, adalet ve eşitlik vurgusunun en çok yapıldığı bir din, günümüzde kapitalizme bu kadar sıkı eklemlenebiliyor? Nasıl oluyor da bir İslam Devleti kurma peşindeki insanlar, bu amaç uğruna masum insanları öldürmeyi tam da bu amaç temelinden meşrulaştırabiliyor? (Batı’da örneğin artık en azından “nükleer silah” gibi bahaneler bulunuyor.) Eğer evreni ve içindeki bütün ilişkileri yaratan Tanrı, insana şahdamarından daha yakınsa, gerçekten kendi adına kurulacak bir devlet ya da otoriter bir rejimin muhafazası için bu kadar kurban verdirtir mi? Bu kadar şiddet, hoşgörüsüzlük, adaletsizlik ve çıkarcılık Tanrı’yı hoşnut eder mi?
Bu son “naif” soru üzerinden İhvân -ı Safâ’ya dönmek istiyorum. Henüz iki buçuk cildini okuyabilsem de İhvan-ı Safâ’da, sürekli olarak çevresiyle, evrendeki konumuyla ve Tanrı’yla olan ilişkisini irdeleyen, neyi doğru yapıp yapmadığını tartan, ne kadar geliştirirse geliştirsin kendini hep eksik olarak gören ve bunun için tüm bilimlere ve farklı görüşlere kendisini açan bir insan tasviriyle karşılaştım. Benim için belki de bundan da önemlisi, İhvân-ı Safâ’daki insanın, kendisini ve dünyadaki başka insanlarla, hayvanlarla, bitkilerle, eşyalarla olan ilişkisini, devam etmekte olan evrensel bir oluşum sürecinin bir parçası olarak görmesiydi. Bu bakımdan insan, İhvân-ı Safâ’da, kendisi için yaratılmış, olmuş bitmiş bir evrenin ya da doğanın efendisi değil, en önemli yetisi olan akıl ve kavrama kabiliyetiyle, kendisinin de içinde olduğu bir oluşum sürecini, tüm yönleriyle anlamaya ve hem kendi türüyle hem de doğayla uyum içinde yaşamaya çalışması gereken bir özne olarak beliriyor. İhvân-ı Safâ ve sembolik olarak Bağdat Kütüphanesi’nin yok edilmesiyle kapanan ve hala tam anlamıyla irdelenmeyen konu, bana kalırsa, bu gelişim sürecinin bir parçası olarak insan öznesiyle, bizzat gelişim sürecinin öznesi olan Tanrı arasındaki ilişki. Belki de bu ilişki üzerine özgürce düşünülmemesi sonucu, ironik bir şekilde bu ilişki koptu ve her bir mezhebin kendini Tanrı’nın mutlak temsilcisi olarak görmesinin, kendinden olmayana bir araç ya da eşya olarak yaklaşmasının, böylece yaptıklarını ahlaki bir düzleme yerleştirmeye gerek görmeden meşrulaştırabilmesinin yolu açıldı. Elbette tarihteki din ve mezhep savaşlarının altında maddi-ekonomik nedenler de vardı, ancak gerekçeler, mazeretler çoğunlukla insan ve din, insan ve Tanrı ilişkisinin tek boyutlu yorumlanışına dayanıyordu.
Bu bitmeyen çekişmenin yarattığı öğrenilmiş çaresizlik ya da bıkkınlık, mezhepsel olan ya da olmayan kimlikler de dahil, her türlü konforlu konumlanışın sorgulanabileceği yeni varoluş tarzlarıyla yer değiştirmeli. İhvân-ı Safâ’nın devlet düşmanı, büyücülük gibi suçlamaları göze alarak dönemin şeriat anlayışına ve dinsel yozlaşmaya karşı, insanın doğa ve Tanrı’yla olan ilişkisini yeniden düşünme çabası örneğindeki gibi yeni varoluşsal ve düşünsel birliktelikler gerekli. Bunun günümüzde ne ifade edebileceğini anlamak için, Gezi’de yan yana duran, birbirini destekleyen LGBT’nin ve Anti-Kapitalist Müslümanların neden oradaki birçok insana en büyük ferahlığı veren iki oluşum olduğunu düşünerek başlayabiliriz belki de.

Salı

Masallar Okutulmalı mı?



Richard Dawkins'in masallarla ilgili son beyanı*, çocuklar ve masalların okutulması konusunu yine alevlendirdi. Dawkins, gelen eleştirilerden sonra dediklerini biraz yumuşatsa da, genel olarak masallardaki doğaüstü konuların, çocukları bilimsel düşünceden uzaklaştırdığını ve onlarda daha sonrasında doğaüstü-mistik ve dini düşünceye bağlayacak bir tutum geliştirdiğini savunuyor.

Doğaüstü olayları anlatan, hatta şiddet içeren masalları çocukların okuyup okumaması gerektiği ya da en azından hangi masalların okutulup okutulmayacağı sorusu en azından Platon'a kadar gider. Örneğin Platon, Devlet'te, tanrıları çocuklara kötü gösteren, şiddet ya da "ahlaksızlık" içeren mitolojik öykülerin çocuklardan uzak tutulması gerektiğini ya da bu öykülere sansür uygulanması gerektiğini söyler (örn. Devlet, 2. Kitap). Platon'un bu görüşünü savunuşu, bana kalırsa bu konunun da kilit noktasını oluşturuyor. Platon'a göre, böyle bir sansürün uygulanma gerekçesi, çocukların masallardaki metaforik-alegorik anlatımı anlayamayacakları ve anlatılanı doğrudan anlatıldığı gibi anlayacaklarıdır. Kısacası çocuk, masallarda derinde anlatılanı anlayamaz ve bu nedenle, tıpkı Dawkins'in savunduğu gibi, doğaüstü ya da şiddet içeren masallardan kötü yönde etkilenir. Bu görüşe karşı çıkılacak birkaç nokta var. Ya eğer çocukların böyle bir ayırt etme kapasitesi varsa? Yani masaldaki içsel mantığı, metaforik anlatımı kendilerince analiz etme yetenekleri varsa? Peki ya eğer masalların dili, yetişkinlerin mantığıyla analiz edilmekten uzak, bizzat çocukların ruhsal ve zihinsel diline, biz yetişkinlerin çoktan unuttuğu bir dünyaya hitap ediyorsa? Yani ya eğer çocuklar aslında masalları bizden daha iyi okuyorsa?
Novalis, "çocuğun olduğu yerde Altın Çağ vardır," der. Novalis'e göre bir metafor olarak Altın Çağ, insanın kendisiyle ve doğayla uyum içinde yaşadığı antik bir dönemin simgesidir. İnsanla doğa arasındaki bu uyum bozulmuştur ama Novalis'e göre, bu antik çağın izleri, kendisi ve çevresiyle dolaysız bir bağ içinde bulunan çocuklukta sezilebilir. Bu örneği çocukluğu romantikleştirmek için vermiyorum. Düşündüğüm kadarıyla Novalis’in söylemek istediği, çocuklarda Ben bilincinin henüz keskinleşmemesi, özne ve nesneyi kesin olarak ayırt etmemesi, sembol ve işaret ettiğinin arasında derin bir ayrım olmaması nedeniyle, çocuk ve şeyler dünyası arasında yetişkinlere göre daha spontane ve yaratıcı bir anlamlar dünyasının açılıyor olabileceğidir. Örneğin Le Guin’e göre (bkz. Çocuk ve Gölge makalesi) benliğini bazen bir uğur böceğinde bazen de yatağın altına saklanan hayali bir yaratıkta bulan çocuğa, masalların sembolik dünyası, Ben ve Ben Olmayan arasında artık geri dönülemez bir keskinliğe sahip yetişkinden çok daha tanıdıktır. Walter Benjamin, “Öykü Anlatıcısı” adlı metninde, masalların çok boyutlu simgesel-ahlaki dünyasının, Dawkins’in anladığının tam tersine, çocuğa mitolojik güçler karşısında kılavuzluk ettiğini savunur. Benjamin’e göre, yetişkinlerce tasarlanmış tek boyutlu “öğretici” öyküler, yalnızca sınırlı bir deneyimi aktarırken, masallar, insan deneyiminin en derin ve karmaşık öğelerini dürüstçe içerdiğinden ve bir şekilde bu öğeleri tanıma ve onları düzene sokma araçlarına sahiptirler.
Bu noktada, masalların etik-ahlaki işlevi de yer değiştirir. Platon ve Dawkins, çoktan belirlenmiş bir etik görüş üzerinden masalları yargılar. Platon’a göre yalnızca tanrıları iyi gösteren, çocuklarda karmaşık duygular uyandırmayan masallara yer verilmesi gerekirken, aynı çizgide giden Dawkins’e göre, masallar çocuklarda doğaüstüye ve oradan da, tanrı gibi var olmayan şeylere ilgi uyandırabileceği için sakıncalıdır. Elbette bu ikisine, yalnızca milli ya da dini duyguları geliştirmek için tasarlanan masalların çocuklara okutulması savunanları da ekleyebiliriz. Her ne kadar birbirlerinden tamamen farklı dünya görüşlerine sahip gibi gözükseler de, örneğin ateist Dawkins ile koyu bir dindarın buluştuğu ortak nokta tam da burasıdır: Çocukların neyi okuması ve daha da önemlisi neyi okumaması gerektiğine kendi dünya görüşü çoktan karar vermiş bir yetişkin ahlakın, ya da Benjamin’in deyişiyle, aslında insanın en derin içsel deneyimlerini dışlayan ve tam da bu nedenle masallardan çok da irrasyonel olan “mitolojik bir yazgı”nın kabulü.
Oysa ya eğer yetişkinler masalları, tam da tek yönlü ahlaki bakış açısıyla okuduğundan, yanlış okuyorlarsa? Örneğin, ya Kırmızı Başlıklı Kız masalı, yetişkinlerin söylediği gibi, "işte annenin sözünden çıkarsan başına bunlar gelir" diyen bir ahlakı değil, tam tersine, yetişkinliğe giden yolun, insanın içindeki hayvani taraf olan kurtla, doğaya ve dolayısıyla ruhun derinliklerine ait olan güçle, kendi gölgenle karşılaşma cesaretinden geçtiğini anlatıyorsa? Gerçek dünyada ve televizyonlarda tanık olunan şiddetten mi etkileniyor bir çocuk, yoksa kendi içinde sembolik bir anlam barındıran “Hansel ve Gretel”de cadının öldürülme sahnesinden mi?  Ya da masallardaki devler bize hayali yaratıklar olarak gelirken, bizlerin, dizlerimizin dibinde koşturan çocuklara nasıl göründüğünü sanıyoruz? Çocukların masallardaki gerçeküstü, kimi zaman şiddetli ve korkutucu, kimi zaman da gerçek olamayacak kadar mutlu ve şenlikli sahneleri bizzat yaşarken, bu sahnelerle arasına bir gözlemci mesafesini koymadığını mı düşünüyoruz?
Her iyi edebiyat yapıtı gibi, iyi masalın da analizi sınırlıdır, hatta yetişkinlerin keskin benlik sınırları nedeniyle bizim için daha da sınırlıdır. Her çocuk, masalda kendisiyle ve dünyayla ilişkili farklı bir gerçeklik ya da karşılaşma bulabilir. İyi bir masalın tek bir katmanı, tek bir boyutu, analiz edilebilecek tek bir mantıksal dizgesi yoktur. Masal, insan ruhunun çok boyutluluğunu kapsar. Bir masal, birkaç yıl hatta onlarca yıl sonra okunduğunda insana başka bir kapı açabilir. Bu nedenle bir masal, yetişkin tarafından tek bir ahlaki öğretinin aracı olarak kullanılamaz. Yetişkinlerin masallar üzerinden çocuklara öğretecek ahlaki bir öğretisi yoktur, tersine, masallarla beraber çocuklardan öğrenecek şeyleri vardır. Bu bakımdan da iyi masal, iyi edebiyattır. Nasıl Shakespeare’in ya da Kafka’nın yapıtları zaman içinde farklı yetişkinlere farklı anlamlar açabiliyorsa, ağızdan ağza aktarılan ya da iyi yazılmış masalların çocuklarla ve hatta yetişkinlerle böyle bir ilişkisi vardır. Ancak burada edebiyat eleştirmeni çocuklardır.
Son olarak Dawkins'in çocuklara, masalın gerçeküstü öğelerinin mistisizme götürdüğü için yerine salt bilimsel düşüncenin öğretilmesi gerektiği teziyle ilgili bir şey söylemek istiyorum. Dawkins, bilimin ilerleyişinin sezgiye ve hayal gücüne dayandığını unutmuşa benziyor. Ona Marx'ın bir sözünü hatırlatmak istiyorum: "Eğer öz ve görünüş tamamen örtüşseydi, bilime gerek olmazdı." Bilim, görünenden yola çıkarak, görünenlerin arkasında görünmeyen yasaları hayal etme gücüne dayanır. Yoksa kütle çekimi ya da termodinamik yasalarına sahip olabilir miydik? Ya da belirli bir yasayı çürütüp geliştirebilir miydik? Görünenin arkasındaki görünmeyen yapıyı, ruhun derinliklerini, kendini ya da başkasını anlamayı ve tanımayı gelişmiş bir hayal gücü sağlar; hayal gücü de, öncesinde yetişkinlerce tespit edilmiş bir ahlaki öğretiyle değil, çocuğun, insan varlığı yavrusunun kendi özsel güçlerinin özgür gelişimiyle olur. İyi edebiyat olarak iyi masallar ve fantastik öyküler de bunun en uygun araçlarından biridir.


* http://www.independent.co.uk/news/people/professor-richard-dawkins-claims-fairy-tales-are-harmful-to-children-9489287.html