Cumartesi

Novalis: Sais Çırakları


Novalis’in kısa romanı Sais Çırakları, insan ve doğa ilişkisine yönelik farklı bakış açılarını bir araya getiriyor. Novalis’in bir sohbet biçiminde kurguladığı metnin, “kara kara düşünen”, “duyarlı”, “ciddi”, “dolambaçsız” ya da “duygu yoksunu” öznelerinin arasında dolaşıyor okur. Hepsinin ortak amacı İsis’in peçesini kaldırmak ve doğanın gizemini çözmek.
Kant ve Fichte’nin izlerini taşıyan, doğayı ve evreni akıl sahibi varlıkların düşünce sistemlerinin merkezinde tanımlayan görüşlerden; Schelling’in doğa felsefesini çağrıştıran ve insanı, merkezden çıkarıp doğanın ve evrenin, organik ve inorganiğin zamansal evriminin bir parçası yapan görüşe; evrenin yapıtaşlarını araştıran atomculardan, modern dünyanın parçalanmış ve huzursuz atmosferinde eski uyumlu birlikteliğin kalıntılarını arayan şaire, bir perspektifler yelpazesi Sais Çırakları. Öbür yandan Sais Çırakları, kuramsal görüşlerin bir kataloğu ya da zorlama bir sentez çalışması değil. Tam da bu nedenle bir felsefe metni değil de, kısa bir “roman” yazıyor Novalis. Hem felsefenin doğa ve insanın sırlarını çözme ve onları sonsuza dek birleştirme çabasının sınırlarını, hem de bu çabanın bizzat insana özgü zorunlu bir çaba olduğunu; düşünce yöntemlerinin sınırlarını yine düşüncenin içinde gösterme zorunluluğunun yazgısını; felsefenin dışına çıkmadan, felsefenin içindeki “yabancı” bir unsur olarak anlatmaya çalışıyor.
Romanda, kuramsal olanın her şeyi tanıdık kılma, çerçevelendirme ve “bizim kılma” uğraşına karşıt olarak her yerde bir “yabancı” imgesiyle karşılaşılmasının nedeni de bu belki de. Romanın, Sais gibi yabancı bir diyarda kurgulanması, düşünsel ve fiziksel yolculuklarda karşılaşılan yabancı toprakların, yabancı şeylerin ve yabancı insanların daha önce düşünülmemiş, hayal edilmemiş yollara götürmesi dikkat çekici. Novalis’in “Yabancı” şiirinde de vurgulanan ve başka metinlerinde de sıkça karşılaşılan “yabancı” imgesi, doğanın ve insanın hakikatini arayışta zorunlu bir uğraktır. İnsan, bu arayış yolculuğunda, kendi eğitim ve gelişim sürecinde, hem dışarıdaki yabancıya, yani başka doğalara, kültürlere ve insanlara, hem de kendi içindeki yabancıya açık olmalı, gerektiğinde onun gösterdiği yolu izlemekten kaçınmamalıdır. Romanda doğa üzerine çetin tartışmaların ortasında bir anda karşımıza çıkan ve romana kendine özgü bir biçim kazandıran “Sümbül ile Goncagül” masalı da hem romandaki tuhaf konumu hem de içeriği bakımından bunu anlatıyor gibidir.


 Sais Çırakları’nda jeoloji (madenler, mağaralar ve özellikle taşlar) önemli bir yer tutar. Novalis, Freiberg Madencilik Akademisi’nde jeoloji üzerine çalıştığı yıllarda kaleme aldığı romanda, jeolojik oluşumları anlamayı, doğayı anlamamıza yardımcı olacak temel çıkış noktalarından biri olarak ele alır. Üstadın taş koleksiyonu, romanın sonunda getirttiği kırmızı ışıklar saçan görkemli taş, romanın başında söz edilen üzgün çırağın bulduğu tuhaf görünümlü gösterişsiz küçük taş, sanki yalnızca bir doğa bilimcisi merakından öte, insanın dünyadaki konumuna, insan var olmadan önce doğanın varlığına, insanı dünyanın ve evrenin merkezinden çıkaran bir insan öncesi zamana işaret eder. Alman Erken Romantik edebiyatının önemli simgelerinden olan jeolojik materyal, yeryüzünün ve doğanın süreç halinde bir oluşum olduğunu gösterir. Doğa ve insan, beraberce içinde oldukları bir oluşum-gelişim sürecinde birbirlerini etkiler, hatta belirler. Doğa, insana verili bir şekilde gelen, olmuş bitmiş bir nesne değildir. Jeolojik oluşumlar ve materyaller, romanda da vurgulandığı üzere, salt bir kullanım aracı ya da tüketim nesnesi olunca gerçek değerini kaybeder. Erken romantiklerin metinlerinde ve fragmanlarında, doğanın insan tarafından şeyleştirilmesine, taşların ve başka doğa nesnelerinin mülkiyetleştirilip fetişleştirilmesine karşı bir uyarı vardır her zaman. Üstadın, şanssız çırağının bulduğu değersiz taşı eline alınca ağlaması ve onu taş koleksiyonun ortasına koyması bundandır; doğanın kavranışı bir bütünsellik çabasını gerektirir, en değersiz gibi görünenin bile, doğanın akışı ve oluşumunda bir yeri vardır.
          Arkadaşı Ludwig Tieck’in kısa biyografisinden ve başka kaynaklardan öğrendiğimize göre Novalis, Heinrich Von Ofterdingen, Sais Çırakları gibi romanlarında ve şiirlerinde rastladığımızın yanı sıra, gerçek hayatta da masal okumaya ve anlatmaya çok meraklıdır. Masallar, kendine özgü mantık dizgesiyle ve arketip imgeleriyle, insanlığın antik bir ortak dilinden, insanla doğanın yalnızca kuramsal akılla kavranamayacak bir bağından işaretler taşır. Novalis, Sais Çırakları’nda (ve başka metinlerinde) çok kez kullandığı “çocuksu sezgi” ve “çocuksu heyecan” vurgusuyla, sanki çocukların bu masalları ve dolayısıyla insan ve doğa arasındaki bağı daha doğrudan kavradığını ima eder. Novalis’in çok alıntılanan “çocuğun olduğu yerde, bir altın çağ vardır,” sözü sanki bunu ifade etmek ister. Gerçekten bir kaçış aracı olarak değil, insanın kendi geçmişiyle ve kendinden önceki doğa tarihiyle bağının evrensel ve sembolik bir anlatısı olarak gördüğü masallara olan düşkünlüğü, Novalis’in, insanın kendi hakikatini ve doğanın gizemlerini keşif yolculuğunda bir iyimserlik taşıdığını da gösterir.  Novalis’in büyük olasılıkla esinlendiği Schiller’in “Sais’teki Peçeli Heykel” adlı şiirinin sonunda, peçeyi kaldıran genç, tıpkı Sfenks’in bilmecesini çözen Oedipus gibi yıkıma uğrar. Schiller’in şiirinde ve Oidipus mitinde, bazı gizemlerin bilinmemesi gerektiğine ya da insanın her şeyi bilme ve her şeye hâkim olma arzusunun onu yıkıma götüreceğine ilişkin bir uyarı vardır. Ancak Novalis, farklı görüşleri sunuş biçimi, diyalogların arasına giren masal ve Sais’in üstadının sürekli bir çabayı ve sabrı vurgulayan kapanış konuşmasıyla, açık bir kapı bırakır. İnsan, İsis’in peçesini kaldırabilecek midir? Yoksa doğanın gizemlerini çözmek ve hatta yalnızca bu çözme çabasının kendisi onu yıkıma mı götürecektir? İnsan, ancak kendini feda ederek mi bu sırlara erişecektir? Gerçek sırrı içinde keşfedip doğanın ve kendisinin efendisi mi olacak yoksa doğanın ve evrenin bir parçası olarak onunla denk bir güç olarak mı var olacaktır? Ya da insanın yazgısı kutsal ve dünyevi, doğa ve evren, ölüm ve yaşam arasında bir arada kalmışlık mıdır? Novalis, Sais Çırakları’nda, okurlarıyla birlikte bu soruların peşinden gider. Bir taraf olmak ya da olmamak, hatta bir taraf olma ya da olmama çabasından uzak durmak, elbette okura kalacaktır. 
 
Son olarak, romanın Reclam Yayınları’ndan çıkan Almanca baskısını yayıma hazırlayan Johannes Mahr’ın romanla ilgili yaptığı özet tabloyu buraya eklemek istiyorum. Mahr’ın da dediği gibi, bu özet elbette romanın birebir çözümlemesi değil; eksik, belki de fazla bir çözümleme hatta. Ancak okuyucuya romanı yeniden okuma sürecinde hem bir kolaylık sağladığını hem de romandaki konuşmacıların kimler olduğunu tahmin etmek isteyen okuyucular için bir kılavuz olabileceğini düşünüyorum.

1. Bölüm:
Doğa üzerine düşünmek. Doğanın bütünsel bir resmi, ancak tarihsel bir süreç içinde, “her şeyin bitmek bilmez bir merakla araştırılması ve incelenmesi” sürecinde ortaya çıkar.
Doğaya ilişkin dört olası görüş:
(1) “Kimileri”: Doğa, insana düşman bir kaostur.
(2) “Daha cesur olanlar”: Doğa, insan özgürlüğüyle evcilleştirilecektir.
(3) “Çoğu”: Doğa bir bütün olarak yalnızca insanın içinde açığa çıkar.
(4) “Ciddi bir adam”: “Dünyanın anlamı akıldır.”
Çırağın, dinlediği farklı görüşlerden sonra kafası karışmıştır.

2. Bölüm:
Sümbül ve Goncagül masalı. Masalda, doğanın tam olarak kavranabileceğinin iması, okuyucuya umut verir. “Kitapları” bir kenara bırakmak, yani alışagelinmiş gerçeklikten ayrılmak ve “Sais”i aramaya çıkmak, böyle bir kavrayışın koşuludur. Masal, sonunda romanın geçtiği yere varır. Masalda gidilen yol, çırakların gittiği yolun tersidir: Tanrıça İsis, hemen yanı başındadır ve kendisini Sümbül’e açar; oysa çıraklar saklanmış tanrıçayı doğanın farklı görünüşlerinin arkasında ararlar.

3. Bölüm
Doğanın kendisi konuşur ve insanla olan kaybolmuş bütünlüğünü arar.
“Birkaç gezgin”, insanın doğaya nasıl yaklaşabileceği üzerinde düşünür.
(1) Birinci konuşmacı: Doğayı, kendi bedenlerimizin işleyişine göre tanıyabiliriz.
(2) İkinci konuşmacı: Doğa, pek çok farklı dünyanın birleşim noktasıdır.
(3) Üçüncü konuşmacı: Doğa, doğanın tarihine bakılarak anlaşılabilir.
(4) Güzel bir genç: Yalnızca insanların en mükemmeli olan sanatçılar doğayla tam bir bütünlük içinde bulunur.
Gözden geçirme arası; akşam olur; uzun bir sessizlikten sonra aynı konuşmacılar devam eder:
(1) Birinci konuşmacı: Yalnızca doğanın kendi içinde tüm sırasıyla oluşmasını izleyen kişi, doğanın gerçek kuramını bulabilir.
(2) İkinci konuşmacı: Doğa, harikulade bir eş zamanlılıktır.
(3) Üçüncü konuşmacı: Sanatçılar, düşünürler ve çocuklar doğaya farklı yaklaşır.
(4) Güzel bir genç: Doğanın en içsel yaşamı, onun insanı kendisine çağıran kalbinde kendini açar.
Üstat, çıraklar ve gezginler bir araya gelir. Sohbet, doğanın en derinlerine sızan ve onu içeriden parçalayan bir şarkıya dönüşür.
Son sözü üstat söyler: Doğanın elçisi sürekli bir çabayla kendini geliştirmelidir.


Pazar

Çağlayan'ın Saati

Para meselesindeki anlamsızlıkla ilgili ilk anım, yıllar önce bir yabancı ülkenin vitrinlerinde 2-3 bin Euro değerinde kazakları gördüğüm güne ait. Bu kadar üşüyen insanın olduğu bir dünyada bu fiyata kazaklar da ne demek oluyordu! Öfkelenmiştim. Saçma gelmişti. Bu ait olmadığım lüksler diyarından hemen kaçmalı, köhne bir bara girmeliydim. Daha gençtim. 
Bir süre sonra, "bu da bir şey mi!" sertçe kapımı çaldı. Meğer 2-3 bin Euro ucuzmuş. 20-30 bine ayakkabılar, 100-150 bine ceketler filan gayet sıradanmış bu dünyada."Vay be!" demiştim kendi kendime, "bu adaletsiz sistemi değiştirmek gerek." Sonra olmadı sanırım bu. Kendi çırpınışlarımla boğuşup durdum.
Yıllar sonra Çağlayan'ın saati bazı şeyleri hatırlattı bana. Adamın kolunda taşıdığı saat 250 bin Euro. Çoğumuzun hayatı boyunca göremeyeceği bir saati, kolunda süs olarak taşıyor. Anlaşılacak bir şey değil. Yoksa anlaşılması gereken bir şey mi?
Bunu bir arkadaşa sordum geçenlerde: "Abi anlamıyorum, insan nasıl taşır böyle bir şeyi kolunda?" Bilge bir arkadaştır. Dedi ki: "Bak popicik, zaman dışında, bir de para görecelidir. Para dipsiz bir kuyudur ya da onu eline alan için sonsuz bir kaynaktır. Paraya sahip oldukça, elindeki sana az gelir. O seni hep kendi sonsuz limitine çeker; bir kara delik gibidir ve kaçamazsın ondan." 
"Ama," dedim, "ya etik, ahlak şu bu? Biz öyle yapmayız değil mi, öyle insanlar değiliz değil mi?"
"Öyle mi sanıyorsun popicik? Şimdi şu elindeki çay kaşığını bükmeyi bırak ve çocukluğuna git. O zamanlar, şimdiki 1-2 Lira ne kadar değerliydi değil mi senin için? Yere düşse dakikalarca arardın onu. Amcandan, halandan 1 Lira koparmak için başının etini yerdin, lastik top alacağım diye. Şimdi 1 Lira nedir senin için? Hiçbir şey."
"Ama," dedim, "artık büyüdük, standartlarımız arttı, ihtiyaçlarımız zenginleşti, çoğaldı. 1 Lira'nın çocukken ve şimdi aynı değerde olmaması normal değil mi?"
"Ah şu meşhur yaşam standartları yok mu! Şu an karnını doyurmak için 1 Lira'ya ihtiyacı olan kaç insan var biliyor musun sen? Ya şu küçümsediğin 1 Lira için en az yarım gün çalışması gerekenler? Para görecelidir derken sadece çok zenginlerden bahsetmemiştim!"
Birden sinirlenmişti. Neyse ki çabucak yumuşadı. Böyle çabuk parlayıp sönen biri olmuştu hep. Bir de istatistiklerle konuşmayı severdi: "Sorun seninle benimle ilgili değil tabii. Standartlardan söz etmiştin ya. Bak eşimin geçen gün bana okuduğu bir makale var. Bu dünyadaki 85 zenginin serveti, 3.5 milyar insanınkine eşit. Anlıyor musun? İşte sorun burada." 
2010'da zengin sayısı 388'miş, yani git gide daralıyormuş boğaz. 2016'da, en zengin %1, geri kalan tüm dünyadan fazla servete sahip olacakmış. Dünya nüfusunun 9'da 1'i günde 1, 25 Dolar ile yaşamak zorundaymış vs. vs. Arkadaşımın dediğine göre, üzerinde düşünmemiz gereken tek şey, hadi milyarlarca demeyelim de, milyonlarca insanın neden isyan etmediğiymiş. Böyle bir global ayaklanmaya hiçbir adaletsiz sistem karşı koyamazmış.
"Ama," dedi konuşmasını bitirirken, "ordunun, medyanın, şunun bunun zenginlerin elinde olması bir yana, yüzleşmek de lazım, paranın kör edici göreceliliğiyle; fırsatını bulsak, Çağlayan'ın saatini takabileceğimiz gerçeğiyle; dünyanın %9'u için küçük Çağlayan'lar olduğumuzla. Ne de olsa 1 Lira'ya bakmamanın nedeni artık çocuk olmaman değil popicik!"
Ben düşünceli düşünceli kaşıkla oynarken hesabı ödedi, ne de olsa benden daha zengindi. Sokağın köşesinde vedalaşıp ayrıldık. Balık pazarının üzerindeki saat tezgahlarının yanından geçerken aklıma geldi. Çağlayan'ın kolundakiyle buradakiler bir dakika ileri ya da geri aynı saati gösteriyordu. Göreceli olmayan bir şeyler olmalıydı. Evet, zaman göreceliydi ama ya tarih? Kendimle yüzleşemeyecek kadar yorgun hissediyordum o öğlen ve tarih yine kurtarıcım olarak kucaklamıştı beni.

Perşembe

Tuhaf Komşu Çocukları



İleri gelen ailelerden bir kız, bir oğlan, iki komşu çocuğunun yaşları, ileride evlenmelerine müsaade edecek kadar birbirlerine yakındı; aileleri de bu niyetle her ikisini beraberce yetiştiriyordu. Ama kısa sürede fark edildi ki, bu evlendirme niyeti gerçekleşmeyecekti, çünkü bu ikisinin huyları ne kadar mükemmel olursa olsun, çocuklar birbirlerine karşı bir isteksizlik duyuyorlardı.

Belki de bu ikisi birbirine fazla benziyordu. İkisi de içlerine dönük, isteklerinde kararlı, ilkelerinde sağlamdı. Her biri oyun arkadaşlarınca sevilip sayılıyordu; bir arada oldukları zamansa birbirlerine karşılardı, yalnızken yapıcı, ama karşı karşıya geldiklerinde yıkıcılardı. Farklı planları olsa da, karşılaştıkları yerde sanki aynı amaç uğruna rekabete giriyor gibiydiler; başka her yerde son derece terbiyeli ve sevimlilerdi, ama birbirlerine karşı kötü hatta acımasız düşünceler içindeydiler. Bu tuhaf ilişki daha çocuk oyunlarında bile ortaya çıkıyordu ve yıllar geçtikçe devam etti.

Erkek çocuklar savaş oyunlarında ikiye bölünüp birbirlerine saldırırlardı. Bu inatçı cesur kız, bir keresinde bir ordunun başına geçip karşı tarafa karşı öyle güçlü, öyle acımasızca savaştı ki, asıl rakibi olan komutanı dışında ordudaki herkes kaçmak zorunda kaldı, ancak sonunda rakip ordunun cesur komutanı kızı esir almayı başardı. Ama o zaman da o kız kendini öylesine kahramanca savundu ki erkek, gözlerini korumak ve kız arkadaşa zarar vermemek için ipek boyun bağını yırtıp onun ellerini bununla sırtında bağlamak zorunda kaldı. Kız, bunu hiç affetmedi, hatta ona zarar vermek için gizli işler ve denemeler yaptı; öyle ki bu acayip tutkulara çoktan beri dikkat etmiş olan anne babalar birbiriyle anlaşıp bu iki düşman yaratığı ayırmaya ve o sevgili ümitlerinden vazgeçmeye karar verdiler.

Oğlan çocuk, yeni ortamında hemen kendini gösterdi. Her derste başarılıydı. Destekleyenler ve kendi eğilimi onu asker sınıfına yönlendirdi. Bulunduğu her yerde sevilip sayılıyordu. Çalışkan tabiatı sanki yalnızca başkalarının iyiliğine, rahatlığına yarıyordu ve o, tam bilincinde olmasa da, doğanın ona sunduğu tek rakibi ortadan kalktığı için mutluydu. 

Buna karşılık kız, birden bire değişmiş bir durumda ortaya çıktı. Yıllar, artan bir eğitim ve daha çok belli bir iç duygu, onu şimdiye kadar erkek çocuklarla oynadığı o şiddetli oyunlardan uzaklaştırdı. Yine de genel olarak sanki bir şeyi eksikti: Etrafında, öfkesini patlatmaya değer hiçbir şey yoktu.

Onun bir zamanlar komşusu olan rakibinden daha yaşlı, mevki sahibi, varlıklı ve önemli, toplumda sevilen ve kadınlarca aranan genç bir adam bütün ilgisini kıza yöneltti. Bir dostun, bir sevgilinin, bir hizmet edenin ona talip olması ilkti. Ondan daha yaşlı, daha kültürlü, daha parlak ve daha iddialı kızlar arasında ona öncelik vermesi çok hoşuna gidiyordu. Taciz etmeksizin devam ettirdiği ilgisi, hoş olmayan çeşitli tesadüflerdeki desteği, ailesine karşı gerçi telaffuz etmediği, ama henüz çok genç olduğu için o sakin ve yalnızca umut dolu isteği: Bütün bunlar kızı ona çekiyordu ve geleneğe bağlı çevrenin sanki her şeyi artık olmuş bitmiş olarak kabul edişi de onu adama doğru sürüklüyordu. Kız sık sık gelin olarak çağrılıyordu ve kendisi de buna alışmıştı; artık her ikisinin de yüzük takması için bir engel kalmamış gibi gözüküyordu. 

Bu huzurlu gidişat, nişan töreniyle de bozulmadı. Her iki taraf da tadını çıkarıyor gibiydi; bir arada yaşamaktan hoşlanıyorlar, bu güzel mevsimin müstakbel birlikteliklerinin ilkbaharı olarak tadına varmak istiyorlardı. 

Bu sırada o uzaktaki erkek rakibi çok güzel yetişmiş, hayatının hak edilmiş bir basamağına ulaşmıştı ve izinli olarak ailesini ziyarete geldi. Doğal olarak ama yine de tuhaf bir şekilde güzel komşusuyla karşılaştı. Kız, son zamanlarda içinde yalnızca hoş nişanlılık duyguları beslemişti, çevresindeki her şeyle uyum içindeydi, mutlu olduğunu sanıyordu ve bir bakımdan öyleydi de. Ama şimdi, uzun zamandan beri ilk olarak bir şey yine ona karşı duruyordu. Nefret etmeye değmezdi, kız nefret etme gücünü kaybetmişti; hatta aslında içsel değerin yalnızca üstü örtülü bir kabulü olan o çocuksu nefret, şimdi mutlu bir şaşkınlığa, yeniden buluşmanın keyfine, karşısındakini takdire, yarı istekli yarı isteksiz ama yine de karşı konulamaz bir çekime dönüşmüştü ve bunların hepsi de karşılıklıydı. Uzun bir uzaklaşma, oldukça uzun sohbetlere vesile oldu. O çocuksu akılsızlıklar bile artık bilinçlenmiş kişilerin şakalı hatırlamasına yaradı ve sanki o tuhaf nefreti en azından dostça, dikkatli bir davranışla düzeltmek gerekiyordu, sanki o şiddetli yanlış tanıma, artık telaffuz edilmemiş bir kabul etme olarak kalabilecek gibiydi.
Erkeğin açısından her şey, anlayışlı, arzu edilen bir ölçüde kaldı. Konumu, şartları, çabası, hırsı onu yeterince uğraştırıyordu ki o güzel nişanlı kızın dostluğunu teşekküre değer bir armağan olarak gönül rahatlığıyla karşıladı; bu yüzden de bu dostluğu kendiyle ilişkilendirmedi ya da onu üstelik kendisinin de iyi bir ilişki içinde olduğu damada çok görmedi. Oysa kızda durum bambaşka görünüyordu. O, kendini sanki bir rüyadan uyanmış gibi görüyordu. O genç komşusuna karşı şiddetli mücadelesi, aslında içinde ortaya çıkan şiddetli bir tutkuydu. Hafızasında onu her zaman sevdiği gerçeğinden başka bir şey yoktu. Elde silahlarla o düşmanca arayışı hatırlayıp gülümsedi; erkek onun silahını aldığı zaman hissettiği tatlı duyguyu hatırladı; onu bağladığı zaman en büyük mutluluğu hissettiğini hayal etti ve onun zararı ve üzülmesi için giriştiği her şey, kendisine yalnızca onun dikkatini çekmek amaçlı masumane araçlar gibi geldi. O ayrılığa lanet okudu, içinde bulunduğu uykuya acıdı, o süreduran, rüya gören alışkanlığa yuh dedi, çünkü bunun yüzünden böylesine önemsiz bir nişanlısı olmuştu; kız değişmişti, iki yönlü değişmişti, ileriye ve geriye doğru, nasıl alırsanız öyle.

Duygularını tamamen kendisine sakladı ama herhangi birisi onun çok gizli tuttuğu duygularını geliştirip onunla paylaşabilseydi ona kızmazdı. Damat onları yan yana gördüğünde komşuyla karşılaştırılmayı kaldıramazdı. Biri belli bir güven yaratıyorsa, öbürü tam güven uyandırıyordu; biri yanında gezdiriliyorsa, öteki tam anlamıyla bir yol arkadaşı olarak arzu ediliyordu; hele daha yüksek vaatler, sıra dışı durumlar düşünülüyorsa, damat şüphe uyandırırken, öteki tam bir emniyet sağlardı. Kadınlarda bu tür farklılıkları sezme yeteneği vardır ve onlar bu yeteneği geliştirmek için sebep ve fırsat sahibidirler. Güzel nişanlı kız bu tür düşünceleri kendi kendine gizlice besledikçe, etrafında nişanlı olduğu adamın lehine konuşacak, kıza görevini hatırlatacak birisi ihtimali azalıyordu; değiştiremeyeceği zorunlu gelecek  onu ne kadar sıkıştırıyorsa, tutkusuna o kadar kaptırıyordu kendisini.

Şimdi genç adamın hemen yola çıkması söz konusuyken, öyle görünüyordu ki sanki kızın o eski çocuksu ruhu bütün hileleri ve şiddetleriyle yeniden uyanmıştı ve hayatın daha yüksek bir basamağında, daha güçlü ve daha yıkıcı kötü niyetlerle donanmış gibiydi. Kız, ölmeye karar verdi; amacı, vaktiyle nefret ettiği, şimdi ise çok sevdiği erkeği kayıtsızlığı yüzünden cezalandırmak ve o kendisine sahip olmak istemezken, hiç olmazsa hayal gücüyle, pişmanlığıyla ebediyen kendine bağlamaktı. Kızın ölü imgesi ona yapışacak ve bundan kurtulamayacaktı. Kızın kendisine karşı duygularını incelemeye ve anlamaya çalışmadığı için hayatı boyuna kendini suçlayacaktı. Bu tuhaf çılgınlık kızın peşini bırakmadı. Kız bunu çeşitli biçimlerde sakladı. Ve kız her ne kadar insanlara acayip gelmeye başlasa da hiç kimse bunun hakiki sebebini keşfedecek kadar dikkatli ya da akıllı değildi. Bu arada dostlar, akrabalar, tanıdıklar çeşitli eğlenceler düzenlemekten yorulmuşlardı. Hiçbir gün geçmiyordu ki yeni ve beklenmedik bir şey yapılmamış olsun. Etrafta neşeli partiler için süslenmemiş yer kalmamış gibiydi. Bizim komşu gencimiz de ayrılmadan önce kendi davetini düzenlemek istedi ve genç çifti küçük bir aile grubuyla birlikte bir yat sefasına davet etti. Büyük, güzel, hoş süslenmiş bir yata binildi. Bu, küçük bir salonu ve birkaç odası olan ve suda da karadaki rahatlığı sağlamaya çalışan yatlardan biriydi.

Büyük nehrin üzerinde müzik eşliğinde yol alıyorlardı. Topluluk, günün çok sıcak zamanında düşünce ve şans oyunlarıyla eğlenmek için aşağıdaki mekânlarda toplanmıştı. Hiç boş oturmayan genç gemici, dümenin başına geçip yerinde uykuya dalan yaşlı gemi ustasını azat etti. Az önce, iki adanın, nehir yatağını daralttığı ve düz çakıl kıyılarını her iki yanda içeriye doğru uzatarak tehlikeli bir su yolu oluşturduğu yere yaklaştığı için çok dikkatli olması gerekiyordu. Dikkatli ve keskin gözlü dümenci, ustayı uyandırmayı neredeyse deneyecekti ki kendine güven duydu ve boğaza doğru sürdü. O anda başında çiçekten tacıyla güzel bir kadın üst güvertede göründü. Başındaki tacı çıkarıp dümenciye fırlattı. “Bunu hatıra olarak al,” diye bağırdı. Erkek, “beni rahatsız etme!” diye haykırdı tacı yakalarken onun yüzüne: “Bütün gücümü ve dikkatimi toplamam gerekiyor.” “Seni bir daha rahatsız etmem,” diye bağırdı öteki. “Beni bir daha görmeyeceksin!” Bunu söyleyip yatın ön tarafına koştu ve oradan suya atladı. Bir iki bağırış duyuldu: “Kurtarın! Kurtarın! Boğuluyor!” Dümenin başındaki, korkunç bir çaresizlik içindeydi. Gürültüden, yaşlı gemici uyandı, gencin ona uzattığı küreği yakalamak istedi; ama mürettebatı değiştirme zamanı değildi: Yat kıyıya yanaştı ve tam o anda üstündekileri fırlatarak suya atladı ve o güzel kızın peşinden yüzdü.

Su, onu tanıyan ve onunla nasıl ilişki kuracağını bilen kimse için dost bir elementtir. Su, o an içinde yüzen adamın ustalığını kabul etmiş ve ona boyun eğmişti. Önünde sürüklenen güzele ulaşır ulaşmaz onu yakaladı ve suyun üstüne çıkarmayı başardı; her ikisi birden akıntıyla hızla sürüklendiler, dar boğazı ve adacıkları arkalarında bırakıncaya kadar ve nehir tekrar geniş ve rahat akmaya başlayana kadar. Genç adam kendine geliyordu, şuursuzca hareket ederek kurtulmaya çalıştığı o ilk tehlikeyi atlatmışlardı; yukarıya kaldırdığı başıyla etrafına bakındı ve gücü yettiğince nehre uygun bir şekilde açılan düz, çalılık bir yere doğru kulaç attı. Orada güzel yükünü karaya çıkardı; ama onda hiçbir hayat belirtisi yoktu. Çaresiz hissediyordu; sonra çalılıkta üstünde daha önce yürünmüş bir patika gördü. Kıymetli yükünü tekrar sırtladı, az sonra bir ev görerek oraya ulaştı. Orada iyi insanlar, genç bir evli çift buldu. Kazayı, kötü olayı hızla anlattı. İstediği bütün ilaçlar bulundu. Parlak bir ateş yanıyordu; bir sedire yün örtüler yayıldı; kürkler, deriler, ısıtan ne varsa çabucak getirildi. Burada kurtarma merakı başka her şeyi aşıyordu. Yarı katılaşmış bu güzel çıplak bedeni tekrar hayata kavuşturmak için hiçbir şeyden kaçınılamazdı. Başarıldı. Kız, gözlerini açtı, o eski dostunu gördü, boynuna o güzel kollarını doladı. Uzun süre böyle kaldı; bir yaş seli geldi gözlerinden ve bu, onu tamamen kendine getirdi. “Beni terk etmek mi istiyorsun,” diye bağırdı, “seni böyle tekrar bulmuşken?” “Asla!” dedi erkek, “asla!” ve bilmedi ne söylediğini, ne yaptığını. “Şimdi sadece kendini düşün,” diye ekledi adam, “kendini! Kendin için ve benim için kendini düşün!” Kız şimdi kendine geliyordu ve ancak şimdi içinde bulunduğu durumun farkına vardı. Sevgilisinin, kurtarıcısının önünde utanamazdı; ama kendine bakması için onu rahatça bıraktı, çünkü erkeğin üstündeki her şey sırılsıklamdı.

Kendilerini eve alan genç çift aralarında konuştu: Erkek bu gence, kadın da bu güzel kıza, bir çifti baştan aşağıya giydirmek için hala asılı duran düğün kıyafetlerini verdiler. Kısa sürede bu iki maceracı, yalnızca giyinmiş değil, süslenmişlerdi. Şahane görünüyorlardı, birbirlerine hayretle baktılar, yaklaştıklarında sınırsız bir tutkuyla ve yine de kıyafetlerine yarı gülümseyerek birbirlerini sımsıkı kucakladılar. Gençliğin gücü ve aşkın ateşi onları birkaç saniye içinde tamamıyla kendine getirdi ve dansa davet için yalnızca müzik eksikti.

Kendilerini sudan karaya, ölümden hayata, aile çevresinden yabana, çaresizlikten hayranlığa, ilgisizlikten sevgiye, tutkuya gelmiş bulmak, hepsi bir anda olmuştu; insanın bunu kafası almıyordu, sanki çatlayacak ya da altüst olacak gibiydi. Eğer böylesi bir şaşkınlığa katlanılacaksa o zaman kalp en iyisini yapacaktı.

Birbirlerinin içine iyice gömülmüşken ancak bir süre sonra geride bıraktıkları insanların korkusunu, sıkıntısını düşünebildiler. Ve onlarla tekrar nasıl karşı karşıya geleceklerini korkmadan, sıkılmadan düşünemediler. “Kaçalım mı? Saklanalım mı?” dedi genç. Onun boynuna sarılmışken “Birlikte duralım,” dedi kız.

Yatın karaya vurduğunu öğrenen bir köylü, daha soru sormadan sahile koştu.

Yat nehirde yavaşça geliyordu, daha öncesinde büyük zahmetlerle karadan kurtarılmıştı.

Şimdi meçhule doğru gidiliyordu kaybolanları bulmak umuduyla. Kıyıdaki köylü bağrışlarla, işaretlerle gelenlerin dikkatini çekip uygun bir yanaşma yerinin bulunduğu bir yere koşup bağırmaya, işaret etmeye devam edince yat kıyıya döndü. Karaya çıkışları ne manzaraydı! Önce her iki nişanlının anne babaları kıyıya koştu; aşık damadın neredeyse aklı başından gitmişti. Sevgili çocukların kurtarılmış olduklarını yeni öğrenmişken onlar o tuhaf kıyafetleriyle çalıların içinden çıktılar. Çok yakına gelmeden onları tanıyamadılar. “Kimi görüyorum?” diye bağırdı anneler. “Ne görüyorum?” diye bağırdı babalar. Kurtarılmış olanlar onların önüne attılar kendilerini. “Çocuklarınızı!” diye haykırdılar, “Bir çifti!” “Bağışlayın bizi!” dedi kız. “Bize hayır duanızı bağışlayın!” dedi genç adam. Herkes şaşkınlık içinde dona kalmışken. “Hayır duanızı!” bağırışı duyuldu üçüncü kez ve bunu kim esirgeyebilirdi ki onlardan?


Goethe-Seçici Yakınlıklar, Çeviren: Gürsel Aytaç