Perşembe

Akıntıya Karşı Gitmek: Upstream Color

Bazı filmler vardır... Klişe bir giriş oldu, evet... Ama bazı filmler vardır, bir eşi yoktur. Benzersiz bir deha ürünü olduğunu düşündüğüm Upstream Color'ın çağrıştırdıkları üzerine birkaç söz söylemek isterim.

Film üzerine bazı ilginç analizlerin (bkz.) arasında en eli yüzü düzgün olanının ifade ettiği gibi, film, Hollywood'un (ve Avrupa'nın çoğu sözde sanat filmlerinin) seri halinde ürettiği ve izleyicinin kolektif bilincine sunduğu (dayattığı) yavan mitlerinin dışında, tam anlamıyla bireysel bir sanat yapıtı. Hatta belki mitlerin döngüsünü kıran bir yapıt, sadece Hollywood mitlerini değil, akıl ve insan temelinde kurulan mitlerin döngüsünü de.

Bu filmi spoiler vermeden anlatmak zor değil. Örneğin bir Jodorowsky filminde nasıl bir spoiler verebilirse insan, bunda da o kadar verebilir. Yine de belirli bir anlatısal yapısı var filmin, ancak filmden sonra, film üzerine düşündükçe, okudukça, hissettikçe açılan bir yapı. Diğer yandan yavan mitolojik yapılarda olduğu gibi size kendisini dayatmayan bir yapı bu. Sizin kendi yaşam öykünüzle katılabileceğiniz ve filmin öyküsüne kendi "renginizi" katabileceğiniz bir yapı.

Benim için bir özgürleşme öyküsünü anlatıyor film ve her özgürleşme sürecinde olduğu gibi ızdırap verici, fiziksel ve ruhsal acıyla dolu. İnsanın kendi yarattığı insan-merkezci, birbirini ve doğayı öğütücü karabasandan kurtulma mücadelesi.  Filmin orjinal sorusu ise şu bence: İnsan, doğayı ve birbirini ayaklar altına alarak yükseldiği, aklı (filmde bana göre Sampler- numune toplayıcısı, bilim insanı vs. tarafından temsil edilen) salt bir pasif gözlemciliğe indirgediği ya da "bu işe sahip olduğum için şanslıyım" demek zorunda bırakıldığı bu düzende ne kadar insandır? Aslında her zaman doğanın bir canlısı olan, sonuçta organik süreçlerle üreyip ölen insan, kendi yaşamını salt bir ekonomik kısırdöngüye hapsettiğinde, kendini sonuçta yine organik yaşama bağlı bir zombiye dönüştürdüğünde, eylemlerinin, hislerinin ve hatta anılarının ne kadarı gerçekten kendisine ait olur?



Filmdeki domuz-insan analojisinin, "plazaların, sitelerin, gündelik koşuşturmalarımızın, kısır ideolojilerimizin ahırında domuzlar gibi yaşıyoruz"un yanında başka bir anlamı daha var gibi. İnsan her şeyi kendi üzerinden okumaya alışkın olduğu için, filmdeki domuzları da insan yaşamı üzerinden okuyor önce. Ama ya tersi de söz konusuysa? Sinemada "erkek bakışı" denilen bir olgu vardır; en kaba örneğiyle, sevişme sahnelerinin bile erkeğin gözünden verilmesiyle açıklanabilir. Erkek bakışının tersine çevrildiği filmler ve sahnelerin epey az olduğu rivayet edilir. Bu filmde de, başta insan-domuz analojisi olmak üzere, sanki "insan bakışı"nın tersine çevrildiği, insandan ziyade organik yaşamın fail olduğu, hatta insanı, örneğin virüsün kullandığı bir "taşıyıcı" olarak betimlendiği bir "organik bakış" var. Filmde "ne oluyoruz" dedirten ya da akıl karıştıran kısımların bu tersine çevrilmiş bakış açısından kaynaklandığını düşünüyorum.

Bu tersine bakış, aynı zamanda yeni bir etik perspektif açıyor. İnsan kendi türünü ve doğayı ne kadar bir araç olarak kullanıp sömürse de, ne kadar kendi kendini doğanın merkezindeki krallık tahtına yerleştirse de, özgür sandığı eylemleri, iyilikleri ve kötülükleri nihayetinde organik yaşamda temelleniyor. Ancak insan, "akıntıya karşı" yüzmeye, "karanlığın kalbine" doğru gitmeye devam ediyor; kendini ve doğayı köleleştirme ve belki de sonunda yok etme pahasına.  Bu açıdan belki de doğanın içindeki "kurtçuk" insanın kendisi. Doğayla insan arasında arabulucu, uzlaştırıcı olması gereken akıl ise, artık pasif bir gözlemci yalnızca; gözleyen, hisseden, empati kuran ama dahil olmayan bir "numune toplayıcısı". Ama bu pasifliğinde o kadar da zararsız değil akıl. Ekonomik düzen, filmdeki "hırsız", nasıl paranı çalıyorsa, yaşam mücadelesinden elini eteğini çekmiş akıl da, gerçek işlevini gösteremediğinden, insanların kimliklerini çalıyor. Daha doğrusu, insanın en yüksek yetisi olan, insanı insandan ve insanı doğadan ayırarak, her birinin kendi biricikliğini açığa çıkaran, her ikisini de sakınan, kollayan akıl geri çekildiğinde, insanların da doğanın da biricikliği ortadan kalkıyor. İnsan yaşamı tektipleşiyor, bireysellikler ortadan kalkıyor, hatıralar birbirine karışıyor, insanların birbirini araç olarak kullanmasının yolu açılıyor, çünkü geriye çekilen tözsel aklın yerine, yalnızca araçsal bir yeti olarak akıl geçiyor; aynı şekilde doğa da, kendisini kavrayacak, sakınacak, kollayacak, kendisi için kaygılanacak aklın geri çekilişiyle, insanın gözünde ihtişamını ve çeşitliliğini yitiriyor, her daim insanın emrine hazır bir depo, kümes, ahır, durmadan üreten bir fabrika haline geliyor.

Filmde, araçsal olarak kurulan insan-doğa-insan döngüsüne paralel ve bu döngüyü kıracak süreç olarak, kurtçuk insanın sancılı özgürleşme süreci, "hırsız"ın bilerek ya da bilmeyerek yol açtığı bir "sivil itaatsizliğin" başlangıcı olarak sunuluyor. Ancak filmin en güçlü yanlarından biri, bu özgürleşme sürecinin ikircikliğini ve karmaşıklığını da göstermesi. Döngü kırılırken, adaletin sağlanıp sağlanmadığı, "suçlu hırsız"ın bulunup bulunmaması (hatta bunun gerekli olup olmadığı) gerektiği, kurban insanlarla domuzların bir araya gelişinin gerçek anlamda bir uzlaşma olup olmadığı, akıntıya karşı gitmenin insanın zorunlu bir kaderi olup olmadığı gibi sorular ortaya çıkıyor. Ve bu soruların yanıtları, sanıyorum, tıpkı yönetmenin daha önce sadece 5000 dolara çektiği "Primer"daki sorular gibi, izleyicileri, kendilerinin çözmesi için filmi tekrar izlemeye davet eden titizlikle hazırlanmış bir yapbozun parçalarında gizli.

Üzerinde derin bir tefekkür gerektiren bu filmin, insanın kendisi ve doğa üzerindeki ama aynı zamanda doğanın insan üzerindeki tahakkümü üzerine bir meditasyon olduğunu düşünüyorum. Ve burada kendi bakış açıma göre "renklendirmeye" çalıştığım filmin, daha başka birçok bakış açısıyla renklendirilmesini umuyorum. 

Cumartesi

Erkeklik Hali

Bu ülkede erkek olmak çok zor. Erkek bu ülkede kendisi olarak değil, erkek egemenliğinin öznesi olarak yaşamak zorunda. Sünnet seremonisiyle erkek egemenliğinin kabilesine giren erkek, bu kabilede sürekli kanıtlamak zorunda kendini. Öncelikle devletin çocuğudur o. Ve nasıl Hristiyanlıkta günahkar doğarsa çocuk, bu ülkede de borçlu doğar erkekler. Yeni doğan bir erkek çocuk, yalnızca Çanakkale'de ölen askerlerin değil, daha geçen gün ölen askerin de yükümlülüğünü taşır. Çünkü erkekliğin iktidarı, ancak böyle bir sonsuz yükümlülüğün döngüsüyle kendini sürekli yeniden inşa edebilir. 

Sünnet ve askerlikle de bitmez erkekliğin kabilesindeki seremoniler. Erkek, toplumsal yaşamda kendini sürekli kanıtlamalıdır. Kız, yalnızca askere gitmemiş olana değil, işi olmayana da "verilmez". Toplumun kendisinden sonsuz beklentilerine tepkisini başkalarına küfrederek gösterir erkek, sonra bundan içten içe utansa bile. Küfretmek bir varoluş biçimidir, ancak erkek egemenliğin dayattığı bir varoluş biçimi. Çünkü çoğu kadın düşmanı küfürlerle erkek egemenliği kendisini her an yerde pekiştirir: stadyumda, sokakta, evde, ofiste, mutlu ve mutsuz, coşkulu ve sıkıcı anlarda. Erkek egemenliği kendisini erkeklere dayattığı daracık, klostrofobik varoluş biçimleriyle pekiştirir. Erkekler bu nedenle hiçbir zaman kendisi değildir bu ülkede. Kendisi olamayan erkek ise, her yerde hırçın, öfkeli, saldırgan ve tetikte olmak zorundadır.



Erkek egemenliği, anneliği de bir araç olarak kullanır. Anneliğin kutsallaştırılması, erkek egemenliğin teşvikiyle gerçekleşir. Diğer yanda erkek çocuk anneleri, boğucu bir ikilemle karşı karşıyadır. Erkek egemenliğinde özgürce yaşanmamış kadınlık, ya şimdi bu egemenliğe yeni bir araç yetiştirecektir ya da toplumsal taleplere göğüs gererek, çocuğunun gerçek ihtiyaçlarını, taleplerini dinleyecektir. Çoğunlukla gerçekleşen, kadınlığın inkar edilerek kutsal annelik rolünün üstlenildiği ilk seçenektir. Böylelikle, erkek egemenliğinin talepleri doğrultusunda yetiştirilen çocuk, benliğinin sağlıklı gelişimi için gerekli ihtiyaçlarını, zayıflığını bastırması gerektiğini ilk olarak annesinden öğrenir. Baba da her zaman erkekliğin rol modeli olarak mevcuttur elbette, ama erkek çocuğu esas olarak ikna eden kutsal annedir. 

Bu ülkede erkeğin benliği eksik gelişir. Kendini tanıması, bağımsız bir insan olması için zayıflığını ve güçsüzlüğünü de tanıması gereken erkeğe, bu imkan verilmez. Bu nedenle hiçbir zaman gerçek anlamda kendi ihtiyaçlarını açıklamasına, daha doğrusu kendisi olmasına izin verilmeyen erkek, kendisini tamamen erkekliğin egemenliğine bırakır, ona sığınır. Kadına olan düşmanlığın, uygulanan sistematik şiddetin bir nedeni, hiçbir zaman gerçek benliğini yaşayamamış erkeklerin, kendisini bu hale getiren sisteme karşı gelmeye cesaret edemeyip, intikamını bu sistemin diğer kurbanlarından çıkarmasıdır. Ülkedeki bitmek bilmez öfkenin, şiddetin, küfrün derinliklerinde, hiçbir zaman gün yüzüne çıkarılmasına izin verilmeyen zayıflık, güçsüzlük ve çaresizlik hissi var, yani aslında sağlıklı bir benliğin gelişimi için, insan ruhunun olmazsa olmaz unsurları. Bakmayın siz devlet mekanizmasının temsilcilerinin erkeklik şovlarına, asıp kesmelerine. Ülkedeki erkekler mutsuz, yüzleşilmeyen ve bastırılan çaresizlik kocaman olmuş, yalnızca karşısındakine yöneltilen öfkeyle, şiddetle bastırılabilecek hale gelmiş. 

Bu ülkede erkek olmak çok zor. Ama bu zorluğu bile kendilerine itiraf edemediklerinden hüzünlü de bir durum. Erkekler de kadınlar gibi bir özgürleşme mücadelesine girebilir mi? Bunu başkaları için değil, en başta kendileri için yapmaları gerekiyor belki de. Yoksa şu kısa yaşamda, bir iktidar mekanizmasının kendini sürdürme aracı olarak yaşamak, kendin olmaya, özgür olmaya çalışmanın hazzını yaşayamamak acı verici değil mi?

Salı

Tarih Üzerine Bir Soru

On beş yılı aşkın süredir kafamı meşgul eden şey tarihin bir yasası olup olmadığı. Naif bir bilmişlik, hatta doğrusunu isterseniz gerçek bir cahillikle, bu sorunun peşinden gitmek zorunlu olarak beni tarih felsefesine getirdi. Bu ilk coşkulu karşılaşma beni hem çok mutlu kıldı, hem de hayalkırıklığına uğrattı. Nedeni basit. Ben belki de kimsenin cevabını bilmediği, hatta sormaya cesaret edemediği bir soruyu soruyordum ve üstü örtülü bir şeyleri keşfe çıkıyordum. Gel gör ki, antik Yunan'dan beri bu konuya öyle ya da böyle bulaşmamış feylozof kalmamış. Hepsinin tarihe dair cevaplarını sırasıyla okumak müthiş bir haz yaratırken, beni en çok sarsan (tokatlayan diyelim) Herder'in, Dilthey'in ve Collingwood'un benim sorumu altüst eden tarih felsefeleri oldu. Şimdi amacım burada bu adamların ne dediğini anlatmak değil tabii. Ancak bu aklı evvel bilgeler bana gösterdi ki, tarihe bir amaç, değer, anlam ve yasa atfetmek biz ölümlülerin kendi hayatımıza anlam ve değer atfetme uğraşımızın sadece daha fiyakalı bir versiyonu. Yani, beyhude ömrümüzün beyhude oyalanmalarından..Tamam, onlar da kabul ediyor, tarih tamamen bir rastlantısallıklar alanı değil, insan etkinliğini farklı zaman ve mekanlarda ortaklaştıran düzenlilikler de var. İnsanların biyolojik ortaklarından, zihinsel işleyişlerinin aynılığına, toplumsal örgütlenme biçimlerinin yarattığı ortak kaderlere, hareketlere vs. bir takım düzenlilikler yakalamak mümkün; ancak zorunlu değil!

Sözgelimi dünyanın birbiriyle hiç ilişkisi olmayan coğrafyalarında yaşayan toplumlar birbirilerinden bağımsız olarak yiyecek üretimciliğine geçtiler ve tarım-hayvancılıkla uğraşan toplumlar benzer demografik/sosyal süreçler sonucunda daha karmaşık siyasi örgütlenmelere sahip oldular; ancak bu ortaklık hiç bir surette bir yasaya bağlanamaz, veya bu ortak hareket hiç bir surette onların geleceğinin de ortaklığı anlamına gelemez. Tarıma geçen toplumlar illa ki, kenti, devleti, yazıyı bulacak, sınıflı toplumlar, kronik savaşlar, imparatorluklar ve emperyalizm ortaya çıkacak diye bir yasa koyamayız. Verdiğimiz 10 örnekten 8'i bu yasayı doğrulasa da, 9. ve 10. örnekler doğrulamayacaktır. Veya şunu da diyemeyiz: Bir kere tarım ve hayvancılığa geçen toplumlar, bir daha avcı-toplayıcı ve göçebe olmazlar! Evet, bir çok toplum bir kere yerleşik yaşama ve yiyecek üretimciliğine geçtikten sonra öyle kaldılar, ancak kalmayanlar da var! Tarımı bırakıp avcılığa, köyünü bırakıp göçebeliğe geçen toplumları biliyoruz tarihte. Yani, ne kadar zorlasak ve istesek de, tarihi basitçe kavranan ve kendini her koşulda tekrar edecek yasalara bağlamak mümkün görünmüyor. Bu nedenledir ki, hiç bir toplum kendi biricik koşullarından bağımsız olarak, topyekün bir "dünya tarihi" adı altında anlaşılamaz. Bize dünya tarihi diye yutturulan hikayeler, son tahlilde Batı medeniyetinin hikayesi değil mi? (Burada teşekkürün adresi: Eric Wolf, Europe and the People Without History) Kaldı ki, bir de kültür meselesi var ki, işte orada hiç bir fren tutmuyor. Kültürün etrafından dolanmanız da mümkün değil. Aynı biyolojik ve zihinsel işletim sistemine sahip Homo sapiensler dünyanın bin bir yerinde bin bir kültür yarattıysa, bununla nasıl baş edeceksiniz? En iyisi dükkanı kapatıp gitmek mi? Franz Boas ve diğer tarihsel tikelciler için burada aşılamayacak önemli bir engel var. Modernizmin tüm büyük anlatılarından olduğu gibi, dünya tarihi anlatısından da vazgeçilmeli. Evet, doğrudur, ama nereye kadar? Veya bu vazgeçiş ne kadar ahlaklı/moral?

Robert George Collingwood, The Idea of History/Tarih Tasarımı adlı muhteşem yapıtın yazarı. (1889-1943)

Bu madalyonun bir de öbür yüzü var. Bunu da Mustafa Kemal'in çok bilinen, çok sevilen lafıyla izah etmeye çalışacağım. "Tarihi yazanın tarihi yapana sadık kalması", yoksa çok kötü şeyler olacağı meselesi. Eğer Collingwood bu özlü sözü duymuş olsaydı, kendini acı acı gülümsemekten alamazdı. Tarih Tasarımı kitabında ziyadesiyle anlatıyor neden güleceğini, burada tekrar etmeye gerek yok; ancak şunu belirtmekle yetinelim: Collingwood'a göre, tarihin yapılması ve yazılması birbiriyle özdeş süreçler. Yani, şurada elimin uzandığı bir yerde yapılmış tarih var, şimdi ben onu ortaya çıkaracağım diye bir tarihçilik etkinliği yok. Yapılan tarihi yaratan şey esasen tarihçinin kanıtlar rehberliğinde zihninde titreşmesine izin verdiği düşüncelerin kağıda dökülmesi. Tarihçinin etkinliği elindeki kanıtları konuşturabilecek zengin bir zihinsel kavrayışa ve yorumlama kapasitesine sahip olmaktan başka bir şey değil. O halde, Ranke gibi pozitivistlerin umdukları gibi, tarihi olduğu gibi ortaya çıkarmak gibi bir etkinliğin olanaklılığına inanmak safdillikten başka bir şey değil. Bu şu  anlama gelmiyor  yanlış anlaşılmasın, ben tarihçi olarak tarihi istediğim gibi kurarım! Hayır, kendi içinde kalabalık ve gürültücü olan kanıtları tarihçinin kendi zihinsel işleyişinden geçirerek yorumlaması tarih. İşte böyle olduğu için de, tarihe atfettiğimiz her insani değer (iyi veya kötü) aslında tarihin bize, bizim dışımızda söylediği bir şey değil, tam tersine, kaçınılmaz olarak bizim zihnimizin bir ürünü. Kendi zihnimiz de tarihin ve içinde yaşadığımız toplumsal bağlamın bir ürünü olduğuna göre, tarihle ilgili yaptığımız her yorum  "çağdaş, bugünün tarihi"nin farklı bir tezahürü olmak zorunda. Kendi zamanımızın dışına çıkıp kendimizi bir "birey" olarak kavradığımız koşullardan bağımsız bir varlık durumuna geçemeyeceğimiz için, tarihe yöneltilen her bakış bugünün dünyasının tinini de içine alarak yansıtmak durumundadır. Bunu da Herder ve Collingwood çok güzel ifade ediyor..O halde, kendi tarihsel zihnimin ve zihinsel tarihimin kesişme kümesinde elimdeki kanıtları konuşturarak yaptığım yorumlama etkinliğinden başka bir şey değil tarihçilik.

O zaman benim yıllar önceki naif, iyi niyetli tarihin yasasını bulabilirim umudum çoktan çöpe atılmış oldu. İşin ilginci, tarihin yasasını bulduğunu söyleyen feylozoflar da var. Özellikle "tarih yüzyılı" olarak anılan 19. yüzyılda Hegel ve Marx çatır çatır tarihe hem amaç, hem anlam, hem de değer yüklüyorlardı. Hatta ve hatta tarihin yasasından yola çıkarak, büyük bir sorumluluk ve cesaretle geleceğe dair temenni ve öngörülerde bulunabiliyorlardı. Her iki düşünür için de tarihin hareketini sağlayan ortak mekanizma "diyalektik"ti. Diyalektik, herhangi bir tarihsel değişimin toplumun kendi iç çelişkileri sonucunda ortaya çıkabileceğini önerir. Herhalde, buna karşı çıkan biri olamaz. Buna karşı çıkmak için her olayın suçunu "pis emperyalistlere" veya "bölücü teröristlere" atarak açıkladığını sanan kolaycılardan olmanız gerekli. Demem o ki, her toplumsal hareket ve değişim ancak ve ancak kendi koşullarının yarattığı iç çelişki ve çatışmalar ışığında anlaşılabilir. Alın size yasa! Sağol Marx baba! Hegel tarafından "özgürleşme" olarak tarif edilen tarihin tini; Marx'ta sınıfsal çatışmaların, yabancılaşmanın ve emek sömürüsünün  bir gün son bulacağı bir hareket olarak tasarlanıyordu. Marx ve Engels için tarihin diyalektiğini sınıf çatışmaları örüyordu. Komünist Manifesto'nun tarihe yasa koyan ilk cümlesini hatırlayalım:

"Die Geschichte aller bisherigen Gesellschaft ist die Geschichte von Klassenkämpfen."

Türkçe meali: "Şimdiye kadarki tüm tarih sınıf çatışmalarının tarihidir."


Tarihi ne salt bir zorunluluklar ne de salt bir rastlantısallıklar alanı olarak gördüğümüz zaman, farkına varıyoruz ki, aslında bu bizi kısıtlayan bir durum değil, tam tersine özgürleştiren bir düşünce biçimidir. Tek can sıkan tarafı bu kavrayışı sürdürmenin zorluğu, yani zihnimizin bizi hep iki uçtan birine itmeye çalışmaya devam edeceği gerçeği. Bu kavrayışa bağlı kalmaya ve başka yerlere savrulmamaya çalışırken diyalektiği elimden bırakmayacağım, çünkü tarihin lokomotifinin yakıtı o! Onsuz hareket olmayacak, çok şükür ki, onun olmadığı bir toplum yok. Toplum derken, kimse sanmasın sadece sınıflı toplumlar vs..Hayır, en küçük avcı-toplayıcı toplumda da var diyalektik; en büyük ve karmaşık devletli toplumlarda da (bunun için M. Bloch, Marxism and Anthropology muhteşem bir kaynak). Siz, onu bırakın, en küçük arkadaş grubunda bile vardır diyalektik çünkü insanın olduğu yerde çelişki var, çatışma var, ve her türlü karmaşık ve çelişik duygu durumları var (bu da olasılıkla beynin yapısından (yok amigdala, yok frontal cortex) ve salgılanan hormonlardan vs..kaynaklı)..Bu manada çelişki ve çatışmaları olumsuz değil, olumlu, yani tarihin/insanın hareketini olanaklı kılan şeyler olarak görüyoruz.

Peki tüm bu pek bilmiş feylozoflar içinde biz hangi görüşü seçeceğiz? Hem rastlantısallıklara hem de düzenliliklere imkan veren bir tarih kavrayışı mümkün mü? Son vardığım noktada sorum bu, ey ahali!






Cumartesi

Novalis: Sais Çırakları


Novalis’in kısa romanı Sais Çırakları, insan ve doğa ilişkisine yönelik farklı bakış açılarını bir araya getiriyor. Novalis’in bir sohbet biçiminde kurguladığı metnin, “kara kara düşünen”, “duyarlı”, “ciddi”, “dolambaçsız” ya da “duygu yoksunu” öznelerinin arasında dolaşıyor okur. Hepsinin ortak amacı İsis’in peçesini kaldırmak ve doğanın gizemini çözmek.
Kant ve Fichte’nin izlerini taşıyan, doğayı ve evreni akıl sahibi varlıkların düşünce sistemlerinin merkezinde tanımlayan görüşlerden; Schelling’in doğa felsefesini çağrıştıran ve insanı, merkezden çıkarıp doğanın ve evrenin, organik ve inorganiğin zamansal evriminin bir parçası yapan görüşe; evrenin yapıtaşlarını araştıran atomculardan, modern dünyanın parçalanmış ve huzursuz atmosferinde eski uyumlu birlikteliğin kalıntılarını arayan şaire, bir perspektifler yelpazesi Sais Çırakları. Öbür yandan Sais Çırakları, kuramsal görüşlerin bir kataloğu ya da zorlama bir sentez çalışması değil. Tam da bu nedenle bir felsefe metni değil de, kısa bir “roman” yazıyor Novalis. Hem felsefenin doğa ve insanın sırlarını çözme ve onları sonsuza dek birleştirme çabasının sınırlarını, hem de bu çabanın bizzat insana özgü zorunlu bir çaba olduğunu; düşünce yöntemlerinin sınırlarını yine düşüncenin içinde gösterme zorunluluğunun yazgısını; felsefenin dışına çıkmadan, felsefenin içindeki “yabancı” bir unsur olarak anlatmaya çalışıyor.
Romanda, kuramsal olanın her şeyi tanıdık kılma, çerçevelendirme ve “bizim kılma” uğraşına karşıt olarak her yerde bir “yabancı” imgesiyle karşılaşılmasının nedeni de bu belki de. Romanın, Sais gibi yabancı bir diyarda kurgulanması, düşünsel ve fiziksel yolculuklarda karşılaşılan yabancı toprakların, yabancı şeylerin ve yabancı insanların daha önce düşünülmemiş, hayal edilmemiş yollara götürmesi dikkat çekici. Novalis’in “Yabancı” şiirinde de vurgulanan ve başka metinlerinde de sıkça karşılaşılan “yabancı” imgesi, doğanın ve insanın hakikatini arayışta zorunlu bir uğraktır. İnsan, bu arayış yolculuğunda, kendi eğitim ve gelişim sürecinde, hem dışarıdaki yabancıya, yani başka doğalara, kültürlere ve insanlara, hem de kendi içindeki yabancıya açık olmalı, gerektiğinde onun gösterdiği yolu izlemekten kaçınmamalıdır. Romanda doğa üzerine çetin tartışmaların ortasında bir anda karşımıza çıkan ve romana kendine özgü bir biçim kazandıran “Sümbül ile Goncagül” masalı da hem romandaki tuhaf konumu hem de içeriği bakımından bunu anlatıyor gibidir.


 Sais Çırakları’nda jeoloji (madenler, mağaralar ve özellikle taşlar) önemli bir yer tutar. Novalis, Freiberg Madencilik Akademisi’nde jeoloji üzerine çalıştığı yıllarda kaleme aldığı romanda, jeolojik oluşumları anlamayı, doğayı anlamamıza yardımcı olacak temel çıkış noktalarından biri olarak ele alır. Üstadın taş koleksiyonu, romanın sonunda getirttiği kırmızı ışıklar saçan görkemli taş, romanın başında söz edilen üzgün çırağın bulduğu tuhaf görünümlü gösterişsiz küçük taş, sanki yalnızca bir doğa bilimcisi merakından öte, insanın dünyadaki konumuna, insan var olmadan önce doğanın varlığına, insanı dünyanın ve evrenin merkezinden çıkaran bir insan öncesi zamana işaret eder. Alman Erken Romantik edebiyatının önemli simgelerinden olan jeolojik materyal, yeryüzünün ve doğanın süreç halinde bir oluşum olduğunu gösterir. Doğa ve insan, beraberce içinde oldukları bir oluşum-gelişim sürecinde birbirlerini etkiler, hatta belirler. Doğa, insana verili bir şekilde gelen, olmuş bitmiş bir nesne değildir. Jeolojik oluşumlar ve materyaller, romanda da vurgulandığı üzere, salt bir kullanım aracı ya da tüketim nesnesi olunca gerçek değerini kaybeder. Erken romantiklerin metinlerinde ve fragmanlarında, doğanın insan tarafından şeyleştirilmesine, taşların ve başka doğa nesnelerinin mülkiyetleştirilip fetişleştirilmesine karşı bir uyarı vardır her zaman. Üstadın, şanssız çırağının bulduğu değersiz taşı eline alınca ağlaması ve onu taş koleksiyonun ortasına koyması bundandır; doğanın kavranışı bir bütünsellik çabasını gerektirir, en değersiz gibi görünenin bile, doğanın akışı ve oluşumunda bir yeri vardır.
          Arkadaşı Ludwig Tieck’in kısa biyografisinden ve başka kaynaklardan öğrendiğimize göre Novalis, Heinrich Von Ofterdingen, Sais Çırakları gibi romanlarında ve şiirlerinde rastladığımızın yanı sıra, gerçek hayatta da masal okumaya ve anlatmaya çok meraklıdır. Masallar, kendine özgü mantık dizgesiyle ve arketip imgeleriyle, insanlığın antik bir ortak dilinden, insanla doğanın yalnızca kuramsal akılla kavranamayacak bir bağından işaretler taşır. Novalis, Sais Çırakları’nda (ve başka metinlerinde) çok kez kullandığı “çocuksu sezgi” ve “çocuksu heyecan” vurgusuyla, sanki çocukların bu masalları ve dolayısıyla insan ve doğa arasındaki bağı daha doğrudan kavradığını ima eder. Novalis’in çok alıntılanan “çocuğun olduğu yerde, bir altın çağ vardır,” sözü sanki bunu ifade etmek ister. Gerçekten bir kaçış aracı olarak değil, insanın kendi geçmişiyle ve kendinden önceki doğa tarihiyle bağının evrensel ve sembolik bir anlatısı olarak gördüğü masallara olan düşkünlüğü, Novalis’in, insanın kendi hakikatini ve doğanın gizemlerini keşif yolculuğunda bir iyimserlik taşıdığını da gösterir.  Novalis’in büyük olasılıkla esinlendiği Schiller’in “Sais’teki Peçeli Heykel” adlı şiirinin sonunda, peçeyi kaldıran genç, tıpkı Sfenks’in bilmecesini çözen Oedipus gibi yıkıma uğrar. Schiller’in şiirinde ve Oidipus mitinde, bazı gizemlerin bilinmemesi gerektiğine ya da insanın her şeyi bilme ve her şeye hâkim olma arzusunun onu yıkıma götüreceğine ilişkin bir uyarı vardır. Ancak Novalis, farklı görüşleri sunuş biçimi, diyalogların arasına giren masal ve Sais’in üstadının sürekli bir çabayı ve sabrı vurgulayan kapanış konuşmasıyla, açık bir kapı bırakır. İnsan, İsis’in peçesini kaldırabilecek midir? Yoksa doğanın gizemlerini çözmek ve hatta yalnızca bu çözme çabasının kendisi onu yıkıma mı götürecektir? İnsan, ancak kendini feda ederek mi bu sırlara erişecektir? Gerçek sırrı içinde keşfedip doğanın ve kendisinin efendisi mi olacak yoksa doğanın ve evrenin bir parçası olarak onunla denk bir güç olarak mı var olacaktır? Ya da insanın yazgısı kutsal ve dünyevi, doğa ve evren, ölüm ve yaşam arasında bir arada kalmışlık mıdır? Novalis, Sais Çırakları’nda, okurlarıyla birlikte bu soruların peşinden gider. Bir taraf olmak ya da olmamak, hatta bir taraf olma ya da olmama çabasından uzak durmak, elbette okura kalacaktır. 
 
Son olarak, romanın Reclam Yayınları’ndan çıkan Almanca baskısını yayıma hazırlayan Johannes Mahr’ın romanla ilgili yaptığı özet tabloyu buraya eklemek istiyorum. Mahr’ın da dediği gibi, bu özet elbette romanın birebir çözümlemesi değil; eksik, belki de fazla bir çözümleme hatta. Ancak okuyucuya romanı yeniden okuma sürecinde hem bir kolaylık sağladığını hem de romandaki konuşmacıların kimler olduğunu tahmin etmek isteyen okuyucular için bir kılavuz olabileceğini düşünüyorum.

1. Bölüm:
Doğa üzerine düşünmek. Doğanın bütünsel bir resmi, ancak tarihsel bir süreç içinde, “her şeyin bitmek bilmez bir merakla araştırılması ve incelenmesi” sürecinde ortaya çıkar.
Doğaya ilişkin dört olası görüş:
(1) “Kimileri”: Doğa, insana düşman bir kaostur.
(2) “Daha cesur olanlar”: Doğa, insan özgürlüğüyle evcilleştirilecektir.
(3) “Çoğu”: Doğa bir bütün olarak yalnızca insanın içinde açığa çıkar.
(4) “Ciddi bir adam”: “Dünyanın anlamı akıldır.”
Çırağın, dinlediği farklı görüşlerden sonra kafası karışmıştır.

2. Bölüm:
Sümbül ve Goncagül masalı. Masalda, doğanın tam olarak kavranabileceğinin iması, okuyucuya umut verir. “Kitapları” bir kenara bırakmak, yani alışagelinmiş gerçeklikten ayrılmak ve “Sais”i aramaya çıkmak, böyle bir kavrayışın koşuludur. Masal, sonunda romanın geçtiği yere varır. Masalda gidilen yol, çırakların gittiği yolun tersidir: Tanrıça İsis, hemen yanı başındadır ve kendisini Sümbül’e açar; oysa çıraklar saklanmış tanrıçayı doğanın farklı görünüşlerinin arkasında ararlar.

3. Bölüm
Doğanın kendisi konuşur ve insanla olan kaybolmuş bütünlüğünü arar.
“Birkaç gezgin”, insanın doğaya nasıl yaklaşabileceği üzerinde düşünür.
(1) Birinci konuşmacı: Doğayı, kendi bedenlerimizin işleyişine göre tanıyabiliriz.
(2) İkinci konuşmacı: Doğa, pek çok farklı dünyanın birleşim noktasıdır.
(3) Üçüncü konuşmacı: Doğa, doğanın tarihine bakılarak anlaşılabilir.
(4) Güzel bir genç: Yalnızca insanların en mükemmeli olan sanatçılar doğayla tam bir bütünlük içinde bulunur.
Gözden geçirme arası; akşam olur; uzun bir sessizlikten sonra aynı konuşmacılar devam eder:
(1) Birinci konuşmacı: Yalnızca doğanın kendi içinde tüm sırasıyla oluşmasını izleyen kişi, doğanın gerçek kuramını bulabilir.
(2) İkinci konuşmacı: Doğa, harikulade bir eş zamanlılıktır.
(3) Üçüncü konuşmacı: Sanatçılar, düşünürler ve çocuklar doğaya farklı yaklaşır.
(4) Güzel bir genç: Doğanın en içsel yaşamı, onun insanı kendisine çağıran kalbinde kendini açar.
Üstat, çıraklar ve gezginler bir araya gelir. Sohbet, doğanın en derinlerine sızan ve onu içeriden parçalayan bir şarkıya dönüşür.
Son sözü üstat söyler: Doğanın elçisi sürekli bir çabayla kendini geliştirmelidir.


Pazar

Çağlayan'ın Saati

Para meselesindeki anlamsızlıkla ilgili ilk anım, yıllar önce bir yabancı ülkenin vitrinlerinde 2-3 bin Euro değerinde kazakları gördüğüm güne ait. Bu kadar üşüyen insanın olduğu bir dünyada bu fiyata kazaklar da ne demek oluyordu! Öfkelenmiştim. Saçma gelmişti. Bu ait olmadığım lüksler diyarından hemen kaçmalı, köhne bir bara girmeliydim. Daha gençtim. 
Bir süre sonra, "bu da bir şey mi!" sertçe kapımı çaldı. Meğer 2-3 bin Euro ucuzmuş. 20-30 bine ayakkabılar, 100-150 bine ceketler filan gayet sıradanmış bu dünyada."Vay be!" demiştim kendi kendime, "bu adaletsiz sistemi değiştirmek gerek." Sonra olmadı sanırım bu. Kendi çırpınışlarımla boğuşup durdum.
Yıllar sonra Çağlayan'ın saati bazı şeyleri hatırlattı bana. Adamın kolunda taşıdığı saat 250 bin Euro. Çoğumuzun hayatı boyunca göremeyeceği bir saati, kolunda süs olarak taşıyor. Anlaşılacak bir şey değil. Yoksa anlaşılması gereken bir şey mi?
Bunu bir arkadaşa sordum geçenlerde: "Abi anlamıyorum, insan nasıl taşır böyle bir şeyi kolunda?" Bilge bir arkadaştır. Dedi ki: "Bak popicik, zaman dışında, bir de para görecelidir. Para dipsiz bir kuyudur ya da onu eline alan için sonsuz bir kaynaktır. Paraya sahip oldukça, elindeki sana az gelir. O seni hep kendi sonsuz limitine çeker; bir kara delik gibidir ve kaçamazsın ondan." 
"Ama," dedim, "ya etik, ahlak şu bu? Biz öyle yapmayız değil mi, öyle insanlar değiliz değil mi?"
"Öyle mi sanıyorsun popicik? Şimdi şu elindeki çay kaşığını bükmeyi bırak ve çocukluğuna git. O zamanlar, şimdiki 1-2 Lira ne kadar değerliydi değil mi senin için? Yere düşse dakikalarca arardın onu. Amcandan, halandan 1 Lira koparmak için başının etini yerdin, lastik top alacağım diye. Şimdi 1 Lira nedir senin için? Hiçbir şey."
"Ama," dedim, "artık büyüdük, standartlarımız arttı, ihtiyaçlarımız zenginleşti, çoğaldı. 1 Lira'nın çocukken ve şimdi aynı değerde olmaması normal değil mi?"
"Ah şu meşhur yaşam standartları yok mu! Şu an karnını doyurmak için 1 Lira'ya ihtiyacı olan kaç insan var biliyor musun sen? Ya şu küçümsediğin 1 Lira için en az yarım gün çalışması gerekenler? Para görecelidir derken sadece çok zenginlerden bahsetmemiştim!"
Birden sinirlenmişti. Neyse ki çabucak yumuşadı. Böyle çabuk parlayıp sönen biri olmuştu hep. Bir de istatistiklerle konuşmayı severdi: "Sorun seninle benimle ilgili değil tabii. Standartlardan söz etmiştin ya. Bak eşimin geçen gün bana okuduğu bir makale var. Bu dünyadaki 85 zenginin serveti, 3.5 milyar insanınkine eşit. Anlıyor musun? İşte sorun burada." 
2010'da zengin sayısı 388'miş, yani git gide daralıyormuş boğaz. 2016'da, en zengin %1, geri kalan tüm dünyadan fazla servete sahip olacakmış. Dünya nüfusunun 9'da 1'i günde 1, 25 Dolar ile yaşamak zorundaymış vs. vs. Arkadaşımın dediğine göre, üzerinde düşünmemiz gereken tek şey, hadi milyarlarca demeyelim de, milyonlarca insanın neden isyan etmediğiymiş. Böyle bir global ayaklanmaya hiçbir adaletsiz sistem karşı koyamazmış.
"Ama," dedi konuşmasını bitirirken, "ordunun, medyanın, şunun bunun zenginlerin elinde olması bir yana, yüzleşmek de lazım, paranın kör edici göreceliliğiyle; fırsatını bulsak, Çağlayan'ın saatini takabileceğimiz gerçeğiyle; dünyanın %9'u için küçük Çağlayan'lar olduğumuzla. Ne de olsa 1 Lira'ya bakmamanın nedeni artık çocuk olmaman değil popicik!"
Ben düşünceli düşünceli kaşıkla oynarken hesabı ödedi, ne de olsa benden daha zengindi. Sokağın köşesinde vedalaşıp ayrıldık. Balık pazarının üzerindeki saat tezgahlarının yanından geçerken aklıma geldi. Çağlayan'ın kolundakiyle buradakiler bir dakika ileri ya da geri aynı saati gösteriyordu. Göreceli olmayan bir şeyler olmalıydı. Evet, zaman göreceliydi ama ya tarih? Kendimle yüzleşemeyecek kadar yorgun hissediyordum o öğlen ve tarih yine kurtarıcım olarak kucaklamıştı beni.

Perşembe

Tuhaf Komşu Çocukları



İleri gelen ailelerden bir kız, bir oğlan, iki komşu çocuğunun yaşları, ileride evlenmelerine müsaade edecek kadar birbirlerine yakındı; aileleri de bu niyetle her ikisini beraberce yetiştiriyordu. Ama kısa sürede fark edildi ki, bu evlendirme niyeti gerçekleşmeyecekti, çünkü bu ikisinin huyları ne kadar mükemmel olursa olsun, çocuklar birbirlerine karşı bir isteksizlik duyuyorlardı.

Belki de bu ikisi birbirine fazla benziyordu. İkisi de içlerine dönük, isteklerinde kararlı, ilkelerinde sağlamdı. Her biri oyun arkadaşlarınca sevilip sayılıyordu; bir arada oldukları zamansa birbirlerine karşılardı, yalnızken yapıcı, ama karşı karşıya geldiklerinde yıkıcılardı. Farklı planları olsa da, karşılaştıkları yerde sanki aynı amaç uğruna rekabete giriyor gibiydiler; başka her yerde son derece terbiyeli ve sevimlilerdi, ama birbirlerine karşı kötü hatta acımasız düşünceler içindeydiler. Bu tuhaf ilişki daha çocuk oyunlarında bile ortaya çıkıyordu ve yıllar geçtikçe devam etti.

Erkek çocuklar savaş oyunlarında ikiye bölünüp birbirlerine saldırırlardı. Bu inatçı cesur kız, bir keresinde bir ordunun başına geçip karşı tarafa karşı öyle güçlü, öyle acımasızca savaştı ki, asıl rakibi olan komutanı dışında ordudaki herkes kaçmak zorunda kaldı, ancak sonunda rakip ordunun cesur komutanı kızı esir almayı başardı. Ama o zaman da o kız kendini öylesine kahramanca savundu ki erkek, gözlerini korumak ve kız arkadaşa zarar vermemek için ipek boyun bağını yırtıp onun ellerini bununla sırtında bağlamak zorunda kaldı. Kız, bunu hiç affetmedi, hatta ona zarar vermek için gizli işler ve denemeler yaptı; öyle ki bu acayip tutkulara çoktan beri dikkat etmiş olan anne babalar birbiriyle anlaşıp bu iki düşman yaratığı ayırmaya ve o sevgili ümitlerinden vazgeçmeye karar verdiler.

Oğlan çocuk, yeni ortamında hemen kendini gösterdi. Her derste başarılıydı. Destekleyenler ve kendi eğilimi onu asker sınıfına yönlendirdi. Bulunduğu her yerde sevilip sayılıyordu. Çalışkan tabiatı sanki yalnızca başkalarının iyiliğine, rahatlığına yarıyordu ve o, tam bilincinde olmasa da, doğanın ona sunduğu tek rakibi ortadan kalktığı için mutluydu. 

Buna karşılık kız, birden bire değişmiş bir durumda ortaya çıktı. Yıllar, artan bir eğitim ve daha çok belli bir iç duygu, onu şimdiye kadar erkek çocuklarla oynadığı o şiddetli oyunlardan uzaklaştırdı. Yine de genel olarak sanki bir şeyi eksikti: Etrafında, öfkesini patlatmaya değer hiçbir şey yoktu.

Onun bir zamanlar komşusu olan rakibinden daha yaşlı, mevki sahibi, varlıklı ve önemli, toplumda sevilen ve kadınlarca aranan genç bir adam bütün ilgisini kıza yöneltti. Bir dostun, bir sevgilinin, bir hizmet edenin ona talip olması ilkti. Ondan daha yaşlı, daha kültürlü, daha parlak ve daha iddialı kızlar arasında ona öncelik vermesi çok hoşuna gidiyordu. Taciz etmeksizin devam ettirdiği ilgisi, hoş olmayan çeşitli tesadüflerdeki desteği, ailesine karşı gerçi telaffuz etmediği, ama henüz çok genç olduğu için o sakin ve yalnızca umut dolu isteği: Bütün bunlar kızı ona çekiyordu ve geleneğe bağlı çevrenin sanki her şeyi artık olmuş bitmiş olarak kabul edişi de onu adama doğru sürüklüyordu. Kız sık sık gelin olarak çağrılıyordu ve kendisi de buna alışmıştı; artık her ikisinin de yüzük takması için bir engel kalmamış gibi gözüküyordu. 

Bu huzurlu gidişat, nişan töreniyle de bozulmadı. Her iki taraf da tadını çıkarıyor gibiydi; bir arada yaşamaktan hoşlanıyorlar, bu güzel mevsimin müstakbel birlikteliklerinin ilkbaharı olarak tadına varmak istiyorlardı. 

Bu sırada o uzaktaki erkek rakibi çok güzel yetişmiş, hayatının hak edilmiş bir basamağına ulaşmıştı ve izinli olarak ailesini ziyarete geldi. Doğal olarak ama yine de tuhaf bir şekilde güzel komşusuyla karşılaştı. Kız, son zamanlarda içinde yalnızca hoş nişanlılık duyguları beslemişti, çevresindeki her şeyle uyum içindeydi, mutlu olduğunu sanıyordu ve bir bakımdan öyleydi de. Ama şimdi, uzun zamandan beri ilk olarak bir şey yine ona karşı duruyordu. Nefret etmeye değmezdi, kız nefret etme gücünü kaybetmişti; hatta aslında içsel değerin yalnızca üstü örtülü bir kabulü olan o çocuksu nefret, şimdi mutlu bir şaşkınlığa, yeniden buluşmanın keyfine, karşısındakini takdire, yarı istekli yarı isteksiz ama yine de karşı konulamaz bir çekime dönüşmüştü ve bunların hepsi de karşılıklıydı. Uzun bir uzaklaşma, oldukça uzun sohbetlere vesile oldu. O çocuksu akılsızlıklar bile artık bilinçlenmiş kişilerin şakalı hatırlamasına yaradı ve sanki o tuhaf nefreti en azından dostça, dikkatli bir davranışla düzeltmek gerekiyordu, sanki o şiddetli yanlış tanıma, artık telaffuz edilmemiş bir kabul etme olarak kalabilecek gibiydi.
Erkeğin açısından her şey, anlayışlı, arzu edilen bir ölçüde kaldı. Konumu, şartları, çabası, hırsı onu yeterince uğraştırıyordu ki o güzel nişanlı kızın dostluğunu teşekküre değer bir armağan olarak gönül rahatlığıyla karşıladı; bu yüzden de bu dostluğu kendiyle ilişkilendirmedi ya da onu üstelik kendisinin de iyi bir ilişki içinde olduğu damada çok görmedi. Oysa kızda durum bambaşka görünüyordu. O, kendini sanki bir rüyadan uyanmış gibi görüyordu. O genç komşusuna karşı şiddetli mücadelesi, aslında içinde ortaya çıkan şiddetli bir tutkuydu. Hafızasında onu her zaman sevdiği gerçeğinden başka bir şey yoktu. Elde silahlarla o düşmanca arayışı hatırlayıp gülümsedi; erkek onun silahını aldığı zaman hissettiği tatlı duyguyu hatırladı; onu bağladığı zaman en büyük mutluluğu hissettiğini hayal etti ve onun zararı ve üzülmesi için giriştiği her şey, kendisine yalnızca onun dikkatini çekmek amaçlı masumane araçlar gibi geldi. O ayrılığa lanet okudu, içinde bulunduğu uykuya acıdı, o süreduran, rüya gören alışkanlığa yuh dedi, çünkü bunun yüzünden böylesine önemsiz bir nişanlısı olmuştu; kız değişmişti, iki yönlü değişmişti, ileriye ve geriye doğru, nasıl alırsanız öyle.

Duygularını tamamen kendisine sakladı ama herhangi birisi onun çok gizli tuttuğu duygularını geliştirip onunla paylaşabilseydi ona kızmazdı. Damat onları yan yana gördüğünde komşuyla karşılaştırılmayı kaldıramazdı. Biri belli bir güven yaratıyorsa, öbürü tam güven uyandırıyordu; biri yanında gezdiriliyorsa, öteki tam anlamıyla bir yol arkadaşı olarak arzu ediliyordu; hele daha yüksek vaatler, sıra dışı durumlar düşünülüyorsa, damat şüphe uyandırırken, öteki tam bir emniyet sağlardı. Kadınlarda bu tür farklılıkları sezme yeteneği vardır ve onlar bu yeteneği geliştirmek için sebep ve fırsat sahibidirler. Güzel nişanlı kız bu tür düşünceleri kendi kendine gizlice besledikçe, etrafında nişanlı olduğu adamın lehine konuşacak, kıza görevini hatırlatacak birisi ihtimali azalıyordu; değiştiremeyeceği zorunlu gelecek  onu ne kadar sıkıştırıyorsa, tutkusuna o kadar kaptırıyordu kendisini.

Şimdi genç adamın hemen yola çıkması söz konusuyken, öyle görünüyordu ki sanki kızın o eski çocuksu ruhu bütün hileleri ve şiddetleriyle yeniden uyanmıştı ve hayatın daha yüksek bir basamağında, daha güçlü ve daha yıkıcı kötü niyetlerle donanmış gibiydi. Kız, ölmeye karar verdi; amacı, vaktiyle nefret ettiği, şimdi ise çok sevdiği erkeği kayıtsızlığı yüzünden cezalandırmak ve o kendisine sahip olmak istemezken, hiç olmazsa hayal gücüyle, pişmanlığıyla ebediyen kendine bağlamaktı. Kızın ölü imgesi ona yapışacak ve bundan kurtulamayacaktı. Kızın kendisine karşı duygularını incelemeye ve anlamaya çalışmadığı için hayatı boyuna kendini suçlayacaktı. Bu tuhaf çılgınlık kızın peşini bırakmadı. Kız bunu çeşitli biçimlerde sakladı. Ve kız her ne kadar insanlara acayip gelmeye başlasa da hiç kimse bunun hakiki sebebini keşfedecek kadar dikkatli ya da akıllı değildi. Bu arada dostlar, akrabalar, tanıdıklar çeşitli eğlenceler düzenlemekten yorulmuşlardı. Hiçbir gün geçmiyordu ki yeni ve beklenmedik bir şey yapılmamış olsun. Etrafta neşeli partiler için süslenmemiş yer kalmamış gibiydi. Bizim komşu gencimiz de ayrılmadan önce kendi davetini düzenlemek istedi ve genç çifti küçük bir aile grubuyla birlikte bir yat sefasına davet etti. Büyük, güzel, hoş süslenmiş bir yata binildi. Bu, küçük bir salonu ve birkaç odası olan ve suda da karadaki rahatlığı sağlamaya çalışan yatlardan biriydi.

Büyük nehrin üzerinde müzik eşliğinde yol alıyorlardı. Topluluk, günün çok sıcak zamanında düşünce ve şans oyunlarıyla eğlenmek için aşağıdaki mekânlarda toplanmıştı. Hiç boş oturmayan genç gemici, dümenin başına geçip yerinde uykuya dalan yaşlı gemi ustasını azat etti. Az önce, iki adanın, nehir yatağını daralttığı ve düz çakıl kıyılarını her iki yanda içeriye doğru uzatarak tehlikeli bir su yolu oluşturduğu yere yaklaştığı için çok dikkatli olması gerekiyordu. Dikkatli ve keskin gözlü dümenci, ustayı uyandırmayı neredeyse deneyecekti ki kendine güven duydu ve boğaza doğru sürdü. O anda başında çiçekten tacıyla güzel bir kadın üst güvertede göründü. Başındaki tacı çıkarıp dümenciye fırlattı. “Bunu hatıra olarak al,” diye bağırdı. Erkek, “beni rahatsız etme!” diye haykırdı tacı yakalarken onun yüzüne: “Bütün gücümü ve dikkatimi toplamam gerekiyor.” “Seni bir daha rahatsız etmem,” diye bağırdı öteki. “Beni bir daha görmeyeceksin!” Bunu söyleyip yatın ön tarafına koştu ve oradan suya atladı. Bir iki bağırış duyuldu: “Kurtarın! Kurtarın! Boğuluyor!” Dümenin başındaki, korkunç bir çaresizlik içindeydi. Gürültüden, yaşlı gemici uyandı, gencin ona uzattığı küreği yakalamak istedi; ama mürettebatı değiştirme zamanı değildi: Yat kıyıya yanaştı ve tam o anda üstündekileri fırlatarak suya atladı ve o güzel kızın peşinden yüzdü.

Su, onu tanıyan ve onunla nasıl ilişki kuracağını bilen kimse için dost bir elementtir. Su, o an içinde yüzen adamın ustalığını kabul etmiş ve ona boyun eğmişti. Önünde sürüklenen güzele ulaşır ulaşmaz onu yakaladı ve suyun üstüne çıkarmayı başardı; her ikisi birden akıntıyla hızla sürüklendiler, dar boğazı ve adacıkları arkalarında bırakıncaya kadar ve nehir tekrar geniş ve rahat akmaya başlayana kadar. Genç adam kendine geliyordu, şuursuzca hareket ederek kurtulmaya çalıştığı o ilk tehlikeyi atlatmışlardı; yukarıya kaldırdığı başıyla etrafına bakındı ve gücü yettiğince nehre uygun bir şekilde açılan düz, çalılık bir yere doğru kulaç attı. Orada güzel yükünü karaya çıkardı; ama onda hiçbir hayat belirtisi yoktu. Çaresiz hissediyordu; sonra çalılıkta üstünde daha önce yürünmüş bir patika gördü. Kıymetli yükünü tekrar sırtladı, az sonra bir ev görerek oraya ulaştı. Orada iyi insanlar, genç bir evli çift buldu. Kazayı, kötü olayı hızla anlattı. İstediği bütün ilaçlar bulundu. Parlak bir ateş yanıyordu; bir sedire yün örtüler yayıldı; kürkler, deriler, ısıtan ne varsa çabucak getirildi. Burada kurtarma merakı başka her şeyi aşıyordu. Yarı katılaşmış bu güzel çıplak bedeni tekrar hayata kavuşturmak için hiçbir şeyden kaçınılamazdı. Başarıldı. Kız, gözlerini açtı, o eski dostunu gördü, boynuna o güzel kollarını doladı. Uzun süre böyle kaldı; bir yaş seli geldi gözlerinden ve bu, onu tamamen kendine getirdi. “Beni terk etmek mi istiyorsun,” diye bağırdı, “seni böyle tekrar bulmuşken?” “Asla!” dedi erkek, “asla!” ve bilmedi ne söylediğini, ne yaptığını. “Şimdi sadece kendini düşün,” diye ekledi adam, “kendini! Kendin için ve benim için kendini düşün!” Kız şimdi kendine geliyordu ve ancak şimdi içinde bulunduğu durumun farkına vardı. Sevgilisinin, kurtarıcısının önünde utanamazdı; ama kendine bakması için onu rahatça bıraktı, çünkü erkeğin üstündeki her şey sırılsıklamdı.

Kendilerini eve alan genç çift aralarında konuştu: Erkek bu gence, kadın da bu güzel kıza, bir çifti baştan aşağıya giydirmek için hala asılı duran düğün kıyafetlerini verdiler. Kısa sürede bu iki maceracı, yalnızca giyinmiş değil, süslenmişlerdi. Şahane görünüyorlardı, birbirlerine hayretle baktılar, yaklaştıklarında sınırsız bir tutkuyla ve yine de kıyafetlerine yarı gülümseyerek birbirlerini sımsıkı kucakladılar. Gençliğin gücü ve aşkın ateşi onları birkaç saniye içinde tamamıyla kendine getirdi ve dansa davet için yalnızca müzik eksikti.

Kendilerini sudan karaya, ölümden hayata, aile çevresinden yabana, çaresizlikten hayranlığa, ilgisizlikten sevgiye, tutkuya gelmiş bulmak, hepsi bir anda olmuştu; insanın bunu kafası almıyordu, sanki çatlayacak ya da altüst olacak gibiydi. Eğer böylesi bir şaşkınlığa katlanılacaksa o zaman kalp en iyisini yapacaktı.

Birbirlerinin içine iyice gömülmüşken ancak bir süre sonra geride bıraktıkları insanların korkusunu, sıkıntısını düşünebildiler. Ve onlarla tekrar nasıl karşı karşıya geleceklerini korkmadan, sıkılmadan düşünemediler. “Kaçalım mı? Saklanalım mı?” dedi genç. Onun boynuna sarılmışken “Birlikte duralım,” dedi kız.

Yatın karaya vurduğunu öğrenen bir köylü, daha soru sormadan sahile koştu.

Yat nehirde yavaşça geliyordu, daha öncesinde büyük zahmetlerle karadan kurtarılmıştı.

Şimdi meçhule doğru gidiliyordu kaybolanları bulmak umuduyla. Kıyıdaki köylü bağrışlarla, işaretlerle gelenlerin dikkatini çekip uygun bir yanaşma yerinin bulunduğu bir yere koşup bağırmaya, işaret etmeye devam edince yat kıyıya döndü. Karaya çıkışları ne manzaraydı! Önce her iki nişanlının anne babaları kıyıya koştu; aşık damadın neredeyse aklı başından gitmişti. Sevgili çocukların kurtarılmış olduklarını yeni öğrenmişken onlar o tuhaf kıyafetleriyle çalıların içinden çıktılar. Çok yakına gelmeden onları tanıyamadılar. “Kimi görüyorum?” diye bağırdı anneler. “Ne görüyorum?” diye bağırdı babalar. Kurtarılmış olanlar onların önüne attılar kendilerini. “Çocuklarınızı!” diye haykırdılar, “Bir çifti!” “Bağışlayın bizi!” dedi kız. “Bize hayır duanızı bağışlayın!” dedi genç adam. Herkes şaşkınlık içinde dona kalmışken. “Hayır duanızı!” bağırışı duyuldu üçüncü kez ve bunu kim esirgeyebilirdi ki onlardan?


Goethe-Seçici Yakınlıklar, Çeviren: Gürsel Aytaç