Cumartesi

Bizim Büyük Karanlığımız

Yine bir çocuk öldü. Karanlık, daha çocuğu arama sürecinde ortalığa çöktü. "Gezicilerin ayaklanma komplosu" dendi, "aile Aleviymiş" dendi, "aile zenginmiş" dendi.
...
Tıpkı daha önce "boşver, Kürtmüş" dendiği gibi. Tıpkı daha önce "yahu Ermeniymiş" dendiği gibi.
Bugün, karanlığın şeffaflaşmasıyla, devletin gizli öznelerinin açığa çıkmasıyla başlayan bir sanal sivil savaştayız, kültür savaşında değil. Devlet ideolojisinin ürettiği bir savaş bu. Ötekinin varlığını daha başından beri askıya alarak kendini kuran bir devletin yarattığı bir iç savaş. Türk-İslam kimliğini, Ermenileri bu topraklardan sürerek, Hrıstiyan nüfusunu yüzde 20'den 1'e düşürerek, yani önce kendine bir öteki kimliği yaratıp sonra onun sesini tamamen susturarak kuran, daha sonra da Kürtlere aynı şeyleri yaparak ideolojisini perçinleyen, kendi var oluşunu, ötekinin yok oluşu üzerine kuran bir devletin savaşı bu.
Bugünkü fark, bu savaşın gizli özneleri olan yurttaşların zihnini internetten okuyabilmemiz. Örneğin "aile Aleviymiş" diyen devletin gizli öznesini kıyasıya eleştiren bir başka gizli öznenin, başka bir ortamda "Kürtler neden çirkin?" diye bir başlık açtığını görebiliriz. Birinin Sözcü, öbürünün Yeni Akit; birinin Emin Çölaşan ya da Yılmaz Özdil, öbürünün Abdurrahman Dilipak hayranı olduğu bu iki yurttaşın gelecek sene nasıl aynı dili konuştuğuna tanık olacağız: Ermeni soykırımının 100. yılı olan 2015'te, şu anda birbirleriyle kapışan bu iki yurttaşın nasıl bir araya geleceğini göreceğiz hep beraber. Çünkü ikisi de aynı devletin gizli özneleri. Bu nedenle, bugünlerde eğitimliler ve eğitimsizler arasındaymış gibi gözüken bir kültür savaşı olduğu düşüncesi, yalnızca asıl karanlığı azıcık örten bir yanılsama. Karanlığı dev bir projektörle bile yok etmeye kalksan, ancak projektörü tuttuğun sürece karanlık kaybolur. Eninde sonunda yine her taraftan her tarafa sızacaktır, devletin kendini kurarken bu toprakların öznelerini yok ederken yarattığı karanlık.


Ancak devletin kör gemisi buzula çarpmak üzere. Çünkü artık herkes herkesi görüyor. Devletin gizli özneleri, internette kendi cemaatlerini kuruyor. Devletin gizli örgütleri, derin devleti yerine, bu sanal cemaatler yapıyor kendi toplu infazlarını. Kendi toplu yaslarını tutuyor, ortaklaşa kinler biriktiriliyor. Kontrol, devletin ve derin devletin elinden çıkıyor. Başbakan bunu anladığı için "millet"e oynuyor. Karanlık artık "millet"in kendisi oluyor. Devlet, "millet"ini arkasına alarak, bütün kurumlarıyla toplumun diğer yarısını ötekileştirerek kendisine düşman edebiliyor. çünkü ta başından beri devletin mayasında bu beceri var. Gülen cemaatinin gizli kadrolaşmayla, ekonomik ve ideolojik ağıyla, en son ses kayıtları hamlesiyle devam ettirmeye çalıştığı derin devlet oyunu, bu son seçim sonuçlarıyla karanlığın şeffaflığına yenildi. Devletin ideolojisi sivilleşmeye başladığından, kötü niyet ve ikiyüzlülüğün karşısına, yine kötü niyet ve ikiyüzlülük bir güç olarak çıkıyor artık.
Bu devlet ya kendi narsist aynasını parçalayacak ve ötekileştirerek yok ettiği, zulmettiği, sesini kıstığı halklardan ve insanlardan özür dileyecek ya da ekonomisini, ahlakını, kültürünü bu halkların ortaklaşa oluşturacağı yeni bir devlet kurulacak. Yoksa bu kör gemi karanlıkta sürüklenip parçalanmaya mahkum.

Pazartesi

Seçim ve Ötesi


John Carpenter’ın “They Live” (Yaşıyorlar) filminde ünlü bir sahne vardır. Filmin kahramanı, arkadaşına elindeki gözlüğü takmasını ister, çünkü gözlük, aslında nasıl bir dünyada yaşadığımızı, yani gerçekleri göstermektedir (filmi izlemeyenler için daha fazlasını anlatmayacağım). Ancak arkadaşı, onun aklını kaçırdığını düşünür, gözlüğü takmak istemez. Bunun üzerine, o ünlü 5 dakikalık dövüş sahnesi başlar. Kahramanımız dayak yer, dayak atar, her ikisi de dakikalarca yerlerde sürünür, havada uçar, kemikleri kırılır. Sonunda gözlük zorla takılır ve arkadaşı uyanır.


Gerçeği görmek de, göstermek de zordur. Ta 2500 yıl öne Platon, mağara alegorisinde bunun zorluklarını anlatır. Gerçeğe yolculuk acı verici bir süreçtir, o zaman kadarki alışkanlıklardan, konfordan ayrılmak gerekir. Gerçeklerin ışığı gözleri acıtır (Platon birkaç kere vurgular bunu). İnsan, her şeyi bildiğini düşündüğü o eski durumuna sönmek ister, orada iyi kötü bir düzen vardır çünkü. Ama bir kere gerçeğin peşine düştü mü ve gerçeğin parlak ışığına alıştı mı, daha önceki haline acır. Artık görevi, hala duvardaki gölgeleri gerçek sanan arkadaşlarına yardım etmektir. Platon bunun da zor bir görev olduğunu vurgular. Arkadaşları onunla alay edecektir, ona deli diyecektir, hatta düzeni tehdit ettiğini söyleyip onu öldürmeye bile kalkışabileceklerdir. Ama bütün bunlar cesaretle göğüslenmelidir Platon’a göre. Sonuçta cesaret, gerçeğe giden yoldaki en önemli erdemlerden biridir.
Günümüzde mağaranın duvarındaki gölgeler medya aracılığıyla oynatılır. Medya en büyük sihirbazdır. Medyanın, iktidarın en büyük gücü olduğunu burada tekrarlamaya bile gerek yok. Bugün seçimlerde AKP’nin bunca yolsuzluğa, hırsızlığa, yalana rağmen bunca oy almasının en büyük nedenidir medya, insanların aptallığı ya da cahilliği değil. Biraz empati yapabilmek için kendi çocukluğumdan bir örnek vermek isterim. Çocukluğumun yemek masalarına hep televizyondaki haberler eşlik ederdi. Bu haberlerdeki şu tarz ifadeleri hala çok net hatırlıyorum: “25 terörist ölü ele geçirildi, 1 askerimiz şehit oldu.” Çocuk aklımla tek anladığım, ülkeme nedensiz yere bazı örgütlerin saldırdığı ve askerlerin bizi rahat rahat akşam yemeği yiyebilmemiz için savunduğu idi. Hatta “ölü ele geçirilen” ya da “etkisiz hale getirilen” insanlara sevinirdim için için. Bu insanların neden böyle bir kalkışmaya giriştiği, PKK’nın ortaya çıkış süreci, Kürtlerin bu ülkede uğradığı zulüm ve işkence, yıllar sonra kavramaya çalıştığım bir şey oldu. Yemek masasında duyduğum o hisler de yıllar içinde dinmeyen bir vicdan azabına dönüştü içimde. Medyanın gücüne basit bir örnek bu. Size gösterilen gölge oyununun ardındakini görmek kolay değil. Bugün de AKP yürütüyor bu gölge oyununu. Evet, belki artık internet var, yalnızca ana akım medyaya bağlı değil her şey. Ama burada unutulan bir nokta var. Sosyal ağlar o kadar da açık ve kamusal alanlar değil. Facebook’ta, Ekşi Sözlük’te, şurada burada özel alanlar oluşturuyoruz, aslında birbirimizle konuşuyoruz çoğu zaman. Çoğu ailenin evinde, akşam yemeği yerken hala televizyondaki haberler açık, tıpkı bizim ailede 25 yıl önce olduğu gibi.
Elbette tek sorun medya değil. Ancak bugün AKP’ye oy verenlerin cahil olarak nitelenmesinin bir şey getirmeyeceğini anlamak gerekiyor. Tersine, AKP’ye oy verenlerin belirli bir rasyonel iradeyle oy verdiğini düşünüyorum. Her şeyden önce, elindekini kaybetme korkusundan kaynaklanan bir irade. Bu eldeki şey, ekonomik olabilir, muhafazakâr kimlik olabilir ya da Erdoğan’ın çok başarılı bir şekilde uyguladığı “biz ve onlar” taktiği olabilir. Gezi’yle başlayan kültürel kalkışmanın bir yansıması olan “orantısız zekâ” ya da “hüloğ” söyleminin, bir şekilde kendi karşıtını yarattığı da bir gerçek.
Şurası da bir gerçek ki, bizim toplumda akıl ve ahlak birbirinden ayrı şeyler olarak inşa edilmiş. Ahlak ya bir dine, ya belirli bir seçkin kesime ya da törelere ait. Akıl, ahlaktan ayrılırsa araçsallaşır, yalnızca hesap ve kitaba, gerektiği zaman ahlaksızlıkları görmezden gelmeye, karşısındakini bir şekilde ekarte etmeye dayanabilen araçsal ahlaka dönüşür. Sokakta birbirimizi ve turistleri 20 lira için kazıklamamızın yalnızca ekonomik bir nedeni yok.
Akıl ve ahlak birbirinden ayrılırsa, hep belirli bir kesimin başka bir kesime karşı kullandığı araçlar haline gelir. Bu, benim çocukluğumda da böyleydi, bugün de böyle. AKP seçmeni bu bakımdan cahil filan değil, araçsal aklın kendini çoktan kabul ettirdiği bir toplumun üyeleri yalnızca. Erdoğan nasıl onları “milli irade” söylemiyle araçsallaştırıyorsa, onlar da Erdoğan’ı liderleri atfederek araçsallaştırıyor. Görmemiz gereken, bunun yeni bir şey olmadığı. AKP’den önce de iktidarlar için halk yalnızca bir oy deposuydu, iktidarlara oy veren halkın da kendi yağında kavrulmaktan başka bir amacı yoktu. Bu nedenle şoka girmeye gerek yok. Umutsuzluğa kapılmaya ise hiç gerek yok.
Çünkü bazı şeyler değişiyor. İnsanlar, yaşamlarını, yaşam alanlarını, politik olanı sahiplenmeye başladı, sahiplendikçe de onu değiştirebileceğini gördü. Oy çuvallarını sahtekarlara kaptırmamak için 24 saat uyumayan, örgütlenen insanlar var artık. Politik olan ve politik alan, yani yurttaş olmanın koşulları ve durumu, artık bizzat bu toplumun sivil bileşenlerini ilgilendirmeye başladı; yalnızca teorik bir ilgi de değil bu, kendiliğinden ya da kurumsal örgütlenmeyle pratiğe de dönüşmeye başlayan bir ilgi. Bu yeni bir süreç, hatta politik olanı sivilleştirme sürecinde akılla ahlakı uzlaştırabilirsek, Türkiye tarihinde ilk defa gerçek bir sosyalist devleti kurabilecek bir süreç. Gerçeğin gözlüğünü hem kendimize hem başkasına takabilmek için, acı çeksek de mücadeleye devam.

Çarşamba

Antroposene Hoşgeldiniz!





"Hava bugün çok güzel!" diyen bizler kurduğumuz cümlenin vehametinin farkında mıyız acaba? Şubat ayında 20 santigrat derece, güneşli havayı göksel bir tatlı dokunuşmuşcasına neşeyle karşılamamızın acı sonuçlarını susuz yazlar yaşarken pişmanlıkla hatırlarız umarım.

Ama son pişmanlık neye yarar?

Artık dönüşü olmayan karanlık yollara girmiş bulunuyoruz gezegen ahalisi olarak. Hepimizin bu çorbada tuzu var. Endüstrileşmenin başlattığı bir kötüye gidiş değil bu. O kadar basit değil yani. Küresel ısınma, veya aslında anormal iklim olayları, endüstrileşmenin kendisinin bir sonuç olduğu, insan merkezli, bencil, sömürgeci, tüketimci, rekabetçi, neo-liberal ve savaş ekonomilerine dayalı toplumsal düzenimizin en dişe dokunur ve üzerinde kafa patlatmamız gereken sonucu.

Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın (mı?) Bir çok insan iklim değişikliğini kabul etse de , bunun doğrudan kendisini etkileyeceğine inanmıyor.


Bilim insanları artık Holosen dönemin bittiğini, gezegen ikliminin insanın yapıp etmeleriyle değişikliğe uğradışı ANTROPOSEN dönemin başladığı konusunda az çok hemfikir. Tartışmalar, antroposenin tam olarak ne zaman başladığına dair dönüyor. Kimileri İngiltere'deki Endüstri Devrimi'nin, ve mesela buharlı iş makinelerinin, başlangıç olarak alınması gerektiğini savunurken, diğerleri, mesela bazı arkeologlar, insanın doğal çevreyi ve iklimi kendi işine geldiği şekilde "yontmasının" tarihinin ta Neolitik Dönem'de başladığını söylüyorlar.

İnsanın ilk aleti ürettiği tarihten itibaren, insanın, doğal ve sosyal çevresini hayatta kalma mücadelesi, hırsı, bencilliği ve güç-prestij elde etmek için "kötüye" kullandığına dair arkeolojik yüzlerce kanıt bulabilirsiniz. Buzul Çağı sonunda bazı hayvanların soyunun pat diye tükenmesinin arkasında, sadece değişen iklim koşulları değil, insanların aşırı avlanmasının olduğu doğrudur. Düşünün ki, toprakları binlerce, belki yüzbinlerce ceylan barındıran Suriye, bir kaç binyıl içinde (işte mesela bugün), ceylanın zorlukla bulunduğu bir coğrafya haline geliyor. Urfa'nın dağlarında gezen ceylanlar kaldı mı? Bugün soyu tükenen hayvanlardan biri ceylanlar. Nereden nereye? Ha, adalarda, devleşme veya cüceleşme gösteren, endemik hayvanların MÖ 10,000'lerde aşırı avlanmayla tükenmesinden hiç bahsetmeyeyim bile.

Newcomen'ın inşa ettiği ilk buharlı makina. Küresel ısınmanın suçlusu mu acaba?


Hatta ve hatta, hayvanların evcilleştirilmesi denen sürecin gezegenin doğal tarih akışını nasıl kökünden değiştirdiğine bile girmeyelim.

Ama şundan bahsedebiliriz, ormansızlaşma ne zaman başladı? Modernite sonrası ve kapitalizmin doğuşu ile ilgili bir sorun mudur ormansızlaşma? Tabii ki, kapitalist kentli toplumu beslemek veya bazı cash cropları üretmek için pervasızca yok edilen orman arazilerinin boyutu oldukça büyük. Yollar, hava limanları, çılgın projeler üretmek için de..Ama bu insan merkezli ve insan öncelikli düşüncenin MS 1850'de İngiltere'de ortaya çıktığını söylemek biraz abartılı. Neredeyse haksızlık! Muhtemelen bazıları, suçu yine Aydınlanma Düşüncesi'ne atacaktır. İşte aklın egemenliği, pozitif bilimlerin gelişmesi, doğadan kopuş, özne felsefesinin doğuşu ve sonrasında ortaya çıkan tarih bilinci ve insanın kendi kapasitelerinin farkına varması etc. Tabii ki, kentsoylu orta sınıfın güçlenmesine örülü bu düşünme biçimlerinin doğanın yok edilmesine etkisini yadsıyamayız. Ama yine, insanı, büyük harflerle, İNSANI, tarihsel koşullarının yanında etkileyen, biyolojik ve psikolojik, belki de EVRENSEL denebilecek, koşullanmalarını da göz ardı etmemek gerek. Salt Batı'nın canavarlaştırıldığı veya günah keçisine çevrildiği bir çerçevenin İNSANI anlamaya doğru bir yaklaşma olamayacağını söylemeye çalışıyorum.

Ormansızlaşma örneğine geri dönelim. İnsanın yerleşik olduğu, tapınaklar, sur duvarları, gemiler inşa ettiği, hayvan otlattığı, keçi beslediği her yerde tarihin diplerinden beri görülen bir şeydir ormansızlaşma. Eski insanların, doğayla uyum içinde yaşadıkları, doğaya saygı duydukları, kendilerini doğadan ayrı bir varlık olarak görmedikleri, "soylu yerli" (noble savage) imgesi yaratılarak, iddia edilir. Böylece, uzak geçmişe romantik bir özlemle gıpta edilerek bakılır. Evet, belki animistik bir kozmolojiye sahip küçük avcı-toplayıcı toplumları, nüfus artışını çeşitli yollarla (mesela cannibalism gibi) kontrol altında tuttukları için "doğayla barışık" yaşamış olabilirler. Hikaye şöyle devam eder: Nüfus ne zaman toplumun devamı için baskıcı bir unsur olmaktan çıkar, işte mesela Holosen başlarında Suriye diyelim, "soylu" avcı-toplayıcılar, doğal çevrenin nimetlerini bir anda gözle görülür bir biçimde sömürmeye başlarlar. Ne var ki, böyle bir söylemde gözden kaçan bir şey var. Holosen başında nüfus ne kadar artarsa artsın, tüm doğal kaynakların kısa sürede tükenmesi veya tehdit altına girmesi gibi bir şey mümkün olamazdı. Nüfus artışının getirdiği, başka sosyal meseleler olmalı işin içinde. Hemen söyleyelim: Sosyal eşitsizlik ve özel mülkiyet. Yani, uzun lafın kısası, bazı Homolar her zaman Homo merkezliydi, ama toplumda eşitsizliğin kurumsallaşmasını önleyen mekanizmalar vardı. Mesela dalga geçmek, tiye almak, toplumdan dışlanmak, eş bulamamak gibi. Böyle basit ama etkili mekanizmalar bir çok avcı-toplayıcı toplumda nesilden nesile aktarılan eşitsizliklerin ve mal-mülk biriktirilmesinin önünü kesmiştir.

Nüfusun artışı (=ucuz işçi), yerleşik yaşam, depolanan tahıllar, evrene dair algının dönüşümü bu mekanizmaların işleyişini aksattı. Birileri buradaki ışığı gördü. Daha önce uyanık oldukları için dışlanan ve dalga geçilen faydacılar, bu yeni yaşam şekli içinde ilerleyebileceklerini keşfettiler. Salt olarak bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi değil, ZAMANIN insanlaştırılması, bir yerde, zamanın ehlileştirilmesi, üretimin bu uyanıklar tarafından kontrol altına alınmaya başlanması, işte Roussaeu'nın dediği gibi, birinin çiti dikmesi ve bir salağın da buna inanması, yani toprağın insanlaştırılması, ve bu uyanıklara diğer insanların bazı temel korkularından dolayı DUR! diyememesi. Bu temel korku, tabii ki, ölüm korkusudur. Hegel bunu bal gibi görmüştür: Köle-efendi diyalektiğinin ortaya çıkış hikayesini hatırlayın. Kölenin tarihinde, efendinin tanınma ihtiyacı ve uzun lafın kısası, ANTROPOSEN dönemin başlangıcı...Ha, şunu da ekleyelim, bu yeni sisteme uyarlanmak istemeyenlerin, dışlanması, küçümsenmesi, toprağından edilmesi, yok edilmesi, göçe zorlanması...


Biricik dünyamız. Evrendeki tek evimiz.


Şimdi bazı tarihçiler, mesela savaşları, nüfus kontrolünün bir parçası olarak görürler. İğrenç bir şey. Bazıları artan hastalıkların (AIDS gibi) veya şeker/kalp krizi vb., modern yaşamın hastalıkları, yine dünya nüfusunun gizli bir el tarafından kontrol altında tutulması olarak okuyorlar. Birileri çıkıp da, cannibalism canlandırılmalıdır dese kimse şaşırmayacak. Ama işte, bazen görünen köy de kılavuz istiyor.

Sorun nüfus artışı falan değil. Sorun, İNSAN olmanın farklı olasılıklarını keşfetme sorunu. Sorun, insanın yüce ve kudretli kapasitelerinin olmadığına inandırılma sorunu. Sorun, rekabetin ve açgözlülüğün insan doğasının temel ve değiştirilemez yapıtaşları olduğunu peşinen kabullenme sorunu. Sorun, insan doğasının tarihsizleştirilmesi. Bencilliğe ve kıskançlığa yol açan biyolojik ve psikolojik evrenselliklerin baş edilemez olduğunun bize kabul ettirilmesi sorunu. Dünyada herkese yetecek kadar yiyecek, su, ağaç, oksijen, iş, barınma, okul, hastane olabilir. Sorun, tam da nüfus arttı, bir dolu çocuk doğuruyorlar, sokağa atıyorlar, onların elektrik faturasını biz ödüyoruz, Afrikalılar geri kalmış zaten, ölsünler, savaşların iyi yanı da var! diyen mankafalıları ikna sorunu.

Gezegenin kaynaklarının; bir kaç şirkete, bir emperyalist ülkeye, bir kaç çifte standartlı uluslararası konseye, bir sürü kokuşmuş sözde siyasetçiye ve onların kısa vadeli kar amaçlı "projelerini" ağzından salyalar akarak bekleyen açgözlü, bencil iş yüklenicilere terk edilmiş olduğunu görmek için Nobel ödülüne gerek yok.

Sorun, tüm ütopyacıların ve dystopyacıların hangi çağda yaşamış olurlarsa olsun hiç şaşmadan tespit ettiği gibi, eşit-siz-lik ve özel mülkiyet sorunu. Avcı-toplayıcı toplumlarda işleyen ve başarılı olan basit mekanizmaları 10 milyonluk bir kentte uygulayamazsınız, kabul. Ama yeni bir doğa bilinciyle, merkezine insanı almayan bir anlama ve eyleme biçimiyle, yepyeni sosyal mekanizmalar keşfedebiliriz. Daha doğrusu, keşfetmeliyiz. Yoksa, biz de yakın zamanda yokuz. Bu da işte rasyonel bir sonuçtur.

Perşembe

Delirme Hakkı




İnsan bir tür illüzyonda yaşadığını her zaman alttan alta bilir. Benlik dediğimiz şey, doğum ve ölüm arasındaki süreçte, kişisel ve toplumsal deneyimlerle, örneğin Mehmet ya da Fatma olarak şekillenir; anılarla, bellekle ve bilinçle ayakta tutulur ve sonra benlikle birlikte Mehmet ya da Fatma ölür. Benliğin her iki ucunda da sonsuz bir boşluk vardır; ne doğumdan önce ne de ölümden sonra benlik vardır. Bu nedenle insan sürekli arar, bu sonsuz boşluğu sonsuz bir arayışla doldurmak ister.
Mehmet ya da Fatma, benliğini oluşturan bütün o anıların, duyguların, fikirlerin yok olacağını alttan alta hep bilir ama günlük yaşamında bunu yadsır. Doğmak ve var olmak ne kadar coşkulu ve mucizeviyse, ölmek ve yok olmak da o kadar kederlidir. Yaşamın yazgısı olan o büyük eksikliği, ölüm denen zorunlu kesintiyi hep hisseder. Bu nedenle benliğine sıkı sıkı sarılır insan, başka benliklerle, başka dünyalarla, doğumdan önce ve ölümden sonrayla bir bağ kurmak, sonsuzluğun bir parçası olmak ister. Bu kederli arayışında insan, dünyada ya da öte dünyada kendisine hayali cemaatler yaratır. Elinde güç bulunduran bazı insanlar da başka insanlara bu hayali cemaatleri vaat eder.
Vaat hiçbir zaman gerçek olmayacağı için, elindeki gücü kaybetmek istemeyen muktedir yeni illüzyonlar yaratır. Eski tapınaklardaki epifani (tanrıların insana görünmesi) pencereleri buna bir örnektir. Tapınaklarda düzenlenen ayin ve törenlerde, tanrılar epifani pencerelerinde anlık olarak temsil edilir. Bu ayinler dışında pencereler, tanrıların insanları gözetlediği yer olarak işlevini sürdürür. Bütün mahkûmların tek bir kuleden gözetlenebildiği ve kulede gözetleyen olmasa bile mahkûmların gözetlendiklerini sandıkları, Bentham’ın panoptikon hapishane modeli de başka bir örnektir. Mimari yapılar, uydurma kavramlar ve ihtişamlı vaazlarla tarih boyunca süren muktedirin illüzyon oyunları, hayali cemaatler ülkesi Türkiye’de de son derece başarılı bir şekilde temsil edilir. Örneğin, Erdoğan’ın son holografik konuşması, modern bir epifani gösterisidir. Burada illüzyon esas olarak görüntüyle sağlanmaz. Hipnozcuların sırrı ses tonu ve el hareketlerindedir. Bir anda hiddetlenip yükselen ve birdenbire yumuşayıp alçalan ses tonu ile onu tamamlayan el hareketleri, izleyiciyi söylenen şeyden çok daha etkili bir biçimde büyüler. Fethullah Gülen, ünlü “beddua konuşması” ile doruğa çıkardığı bu tekniği, tıpkı Erdoğan gibi bütün vaazlarında uygular. Sonuçta ikisi de, “hatip okulunu” başarıyla bitirmiş usta hatiplerdir.
Elbette muktedirin illüzyonu bugünkü iktidarla başlamış bir şey değil bu topraklarda. Dinsel cemaat illüzyonundan önce, ulusal cemaat illüzyonu da, son derece ihtişamlı gösteriler sunmayı başarmıştı. En azından benim çocukluğum ve gençliğim, bitmek bilmeyen milli törenlerin, anmaların ve ulusal yasların, kimi zaman oyuncusu kimi zaman izleyicisi olduğum sahne gösterileriyle geçti. Gerçi o zamanlar oyun olarak görebiliyordum bazı şeyleri. Gelip geçici sanıyordum bütün bunları, büyüyünce katılmak zorunda kalmayacağım şeylerdi. Ama öyle olmadı ve artık kaçacak yer de yok, başbakan, odamda her an hologram olarak beliriverebilir. Biraz rahatlamak için televizyonu açayım desem, orada da ya Acun’un ıssız adasına düşeceğim ya da Client Eastwood’un ağzında meşhur purosu yerine papatya görüp delireceğim. Sanki bitmeyen bir gazete hışırtısı gibi insanı delirten bir ülke Türkiye. Bu kötü bir deliliktir ama. Şok haberler ve flaş gelişmelerle hipnotize olmak istemiyorsan, insanı paralize eden, içine kapatan, hayata küstüren bir deliliktir bu. Ekşi Sözlük’ün en popüler başlıklarından birisinin “Türkiye’den siktir olup gitmek” olması boşuna değil. Ama deliliğin tek tanımı da bu değil.
Okuduğum en güzel metinlerden biri olan Platon’un Phaidros’nda Sokrates, rasyonel bir ilişkiyi öven, yakışıklı genç Phaedrus’u azarlar. Karşılıklı çıkara dayanan bir birliktelik değil, aşktır övülesi olan. Çünkü karşılıksız da olsa aşk delilik demektir. Sokrates’e göre hakikatin ışığı ancak delirdiğinde, aşktan sarhoş olup kendinden geçtiğinde parlar. Keşke rasyonel bir ilişki içinde hakikatlere erişebilsek bu ülkede. Ama bir türlü olmuyorsa, bunun yerine delirmek, zıvanadan çıkmak, balataları sıyırmak, neye ya da kime aşık olmak istiyorsak ona aşık olmak bizim hakkımız.
Evet, bizzat benliğin kendisi bir illüzyon olabilir ve insanın, ölümlülük bilincini aşması için bir bağa ihtiyacı var. Ama bu bağı, iktidarların bize sunduğu göz bağını takarak değil de, bir kere de kendi deliliğimizden kendi illüzyonumuzu yaratarak kurma, dayatılan normalin döngüsünü kırma hakkımız da var. Böylece hakikatlere de özgürlüğe de daha yakın olma şansını bulabiliriz belki. Türkçede delirmenin bu kadar eş anlamı olması tesadüfi olmamalı.

Salı

Türkiye Keşke İran Olsa!

İran, bu ülkede en çok korkulan kelimelerden biridir. Sanki "öcü!" demek gibi bir şeydir İran demek. Kemalistler "Türkiye İran olmayacak!" sloganını diline dolamıştır. İslamcılar, Şii olan bu ülkeye fazla temkinli, yer yer düşmanca yaklaşırlar. Dünya konjenktörü malum: İran; Kuzey Kore gibi totaliter, baskıcı rejimlerle aynı kefede değerlendirilir. Bir entellektüel Amerikalı tanıdığımın "Benim İranlı arkadaşlarım var!" cümlesinde tezahür ettiği gibi; bir İranlı ile tanışık olmak radikal bir durum olarak, sadece entellektüel ortamlarda hava atılacak bir hoşgörü ve kozmopolitlik göstergesi olabilir ancak.



Cihanın yarısı İsfahan


Peki İran nedir? İran'dan korkalım mı? İran gibi olmaktan daha kötü bir kabus yok mudur gerçekten? Neden Türkiye İran olmayacak! diyoruz da, Türkiye Kuzey Kore olmayacak! demiyoruz?

Bana sorarsanız, İran olmaktan daha kötüsü Türkiye olmaktır, Mısır olmaktır, Afganistan olmaktır, Hindistan olmaktır, Özbekistan olmaktır, Brezilya olmaktır, Arjantin olmaktır, Meksika olmaktır. İran olmaktan daha kötüsü 3. dünyanın emperyalist ağlarında, totaliter demokrasilerinde yaşamak zorunda olmaktır. Böylesi mekanlarda öteki olarak soluyacak hava bulamamak, kimliğin ve emeğin aşağılanmasına, kadının nesneleştirilmesine, ücretli köleliğin sürdürülmesine boyun eğmek zorunda olmaktır. Boynuna kadar banka kredisi ve kredi kartı borçlarına batmış olmak demektir. Kötü hastanelerde ve okullarda sürünmek veya özel hastane ve okullarda soyulup soğana çevrilmektir. Rekabetçi vahşi kapitalizmin ekonomik, siyasi, askeri, kültürel boyunduruğu altında, AVM'lere, cips-kolaya ve televizyon dizilerine "gönüllü" adanan lümpen yaşamlar demektir. Sizin olmayan bir savaşta ölmek ve sakat kalmak demektir. Ne tarihten, ne müzikten, ne sanattan, ne şiirden ne de doğadan haz alamamak demektir. Evet, o yüzden bu kışkırtıcı başlık: Türkiye keşke İran olsa!

Peki tüm önyargılarımızın ötesinde İran nedir?

 İran kendi başına bir gezegen. Onu anlamak için tarihte çok çok geriye gitmek gerek. Daha ortada ne Büyük İskender ne Roma ne Bizans ne Osmanlı varken burada bir dünya imparatorluğu vardı. Daha Batı, Doğu’yu keşfetmemiş ve sömürmeye başlamamışken, Daryus İran’ın bağrından çıkıp ta Anadolu’ya, Kserkes ta Yunanistan’ın içlerine seferler düzenliyordu.

Hindistan’dan Ege’ye ve Mısır’a kadar bir dünya imparatorluğu ilk defa İran’da ortaya çıktı. Sanatı, mimarisi, etik anlayışı, duruşu, adaletli tavrıyla Pers İmparatorluğu İran’da kendisinden sonra gelen tüm devletlerin örnek aldığı bir imparatorluk oldu. İran’ın eski dini, ateşe tapanlar ve onların kitabı Avesta, İslam sonrasında bile hiçbir zaman tam olarak yok olmadı. İslamı kabul ettikten sonra, Araplar’ın kibirli ve hükmeden tavrına karşı İranlılar Şii oldular. Arap dünyası ile fiziksel olarak yakın olsalar da düşünsel olarak uzak kalmaya devam ettiler.

İran, Afganistan ve Hindistan üzerinden gelen felsefi, düşünsel akımları kendi dünya görüşüyle yoğurup ortaya dünya literatürünün en güzel örneklerini çıkardı. İbn-i Sina, Firdevs, Sa’adi, Hafiz, Şems-i Tebrizi, Ömer Hayyam, Hasan Sabbah, Nizam-ül Mülk ve nice düşünür, bilim adamı, siyasetçi, astronom ve matematikçi İran’da yetişti. Özellikle Abbasi ve Selçuklu Dönemi’nde İran kültürü, edebiyatı, bilimi çok ilerledi. Antik Yunan felsefesi eserleri buralarda Doğu dillerine çevrildi, Hasan Sabbah’ın tarikatı bu sayede ortaya çıktı.

Şairlerin ve şiirin ülkesi İran. Gül ile Bülbül’ün, Kerem ile Şirin’in, en büyük destanlardan Şehname’nin, şarabın, sorgulamanın ve tevekkülün ülkesi İran. Şiiri romanın karşısına koyup hangisi gelişkin zihinlerin ürünü acaba diye soran kıtakıllılara verilen en güzel yanıt İran Edebiyatı. Goethe’nin bile dönüp dönüp okuduğu şair Hafız’ın ülkesi İran.

İran, bu onursuz ve acımasız dünyanın yarattığı ateşten çemberin -nispeten- dışında, kendi yağında kavrulmaya çalışan bir nevi Küba'dır. Kredi kartlarının geçmediği bir ülkedir İran. Acımasız ve ahlaksız küresel ekonomik yaptırımlara direnmektir İran. Yanlış anlaşılmasın. İran daha az masum, daha az suçlu değildir. Yoksulluk ve yolsuzluk İran'da da vardır. Ama İranlı bürokratları Rusya'ya karşı propoganda faaliyetlerinde rüşvete alıştıran İngiliz ajanları değil midir? Şimdi kendinin ak kaşık olduğunu iddia eden tüm Avrupalı devletler, İran'daki petrol ve doğalgaz kaynaklarını kontrol etmek için ne akılalmaz dolaplar çevridiklerini anlatırlar mı bize? Çifte standartlardan en muzdarip ülkelerdendir İran. Bu yüzden haksızlıktır İran'a duyulan nefret, tiksinme, aşağılama...

İran'da kadınlar? Tüm dünya kadınları gibi, İran'da da kadınlar ezilir. Kemalistlerin "Türkiye İran Olmasın" vurgusunun en önemli referansı başörtüsü mevzudur. İran'da kadınlar, başlarını ve boyunlarını kapatan bir örtüyle gezmek zorundadırlar. Ama hadi eğri oturup doğru konuşalım! Türkiye'deki kadınların durumunun "öcü İran'dan" çok daha iyi olduğuna inanacak mıyız şimdi? Oklavayla dövülerek öldürülen, sokak ortasında bıçaklanan, kocasından mütemadiyen şiddet gören kadınlar her yerde. Sürekli tehdit ve korku altında yaşamakta olan kadınların sayısını kimse bilmiyor bile. İş hayatında, evde, okulda, hastanede, trafikte, her yerde bıyık altından aşağılanmamış, küçük görülüp sözlü veya fiziki tacize uğramamış tek bir kadın bulamazsınız bu ülkede. Kendi özgürlük algısını salt olarak başörtüsünün varlığı/yokluğuna bağlayan Kemalist hanımlar nedense esas dişe dokunan kadınlık meseleleri hakkında pek konuşmazlar. Neden mi? Yeterince dürüst olamazlar. Kendilerinin de orada burada aşağılanıp hor görüldüğünü kabul edemeyecek kadar çarpık bir gururları ve körü körüne bağlı oldukları ve asla sorgulamadıkları bir ideolojileri vardır. Halbuki, İran kadını, Türkiye'dekinin aynadaki yansımasından başka nedir ki? Ortada bir mücadele varsa, bu ortak bir kavgadır. Kimsenin kimseye yukarıdan bakacak ve dersler verecek durumu yoktur.


Gülü seven bülbüle kulak versek..


Sadet...

Bazen kendimize bir düşman yaratırız, kendimizde görmekten korktuğumuz şeyleri o düşmana yansıtır ve ondan nefret ederiz. Bu nefretle beslenir, kendimizi daha üstün ve ahlaklı sayarız. Nefret bize tutunacak bir dal olur. Bomboş zihnimizden ortaya saçılan sabun köpükleri olur. Günün sonunda, bakarız ki, nefret ettiğimiz şey nefret ettiğimizi sandığımız şey değildir. O başka bir şeydir. O başka şeyi tanımak için önce insanın kendine dönmesi gerekir, kendine dönmek de her baba yiğidin harcı değildir. Bazen dünyanın tüm pisliği içimize çökmüştür de haberimiz yoktur. Şems-i Tebrizi'nin dediği gibi: Bil ki güneşe bakmaya cesareti olmayan gölgede kalmaya, gölgeyi ışık sanmaya mahkumdur. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

*Yazının bir bölümü bu yazarın şu yazısından alınmıştır: http://ikicihanaresinde.blogspot.com/2011/06/erik-zaman-iran.html