Cuma

Ece

“Her şey dumana dönüşse, burun delikleri ayırırdı onları.” Alışkanlık gereği arabaya boşuna komutlar verirken aklında dün okuduğu bu söz vardı. Ne demek istiyordu ki bu diyen? Her şey dumana dönüşmüştü işte ve burnu her sabahki gibi tıkalıydı.

Kırmızı ışık çok uzun sürdü. Geç kalınmasından hiç hoşlanmazlardı. Reddedileceğini bile bile araca daha hızlı gitmesi için yine komut verdi. Yeni protokolün ulaşım bölümünün ilk maddesi, trafiğin tamamen onlara bırakılmasıydı. Kendi icadımız olan arabaya hâkim olamadığımızı, gaza basmanın içimizdeki şiddet ve yok etme güdüsünü körüklediğine karar vermişlerdi. Evet, bizi çok seviyorlardı, gerçi aynı zamanda köleleştirmişlerdi, ama olsun, bunu hak etmiştik. Protokol maddesine, araba kullanımının, havayı kirlettiğinden kontrol altına alınması gerektiğini ve artık dünyayı paylaştığımızdan, birbirimize karşı sorumluluğumuz olduğunu eklemişlerdi. Haklılardı. Yine. Uygulamaya geçildiğinden beri trafik hiç tıkanmamıştı. Ayrıca bahşiş istemeyen bir şoförün vardı. Ortakyaşam diye buna denir işte!
Binanın önüne geldiklerinde, turnuvanın bitiş saatini taksimetreye girdi. İçeri girerken, araç kendisini getirdiği hızla başka bir göreve doğru uzaklaştı. Giriş kapısında beliren fotoselli ses tarama ekranına konuştu: “Merhaba.” Ekranda beliren Bayan Kubelik yumuşacık sesiyle yanıt verdi: “Merhaba Özgür Bey. Lütfen turnuva kitapçığınızı ve kimlik kartını kapının arkasındaki yazıcıdan alınız. Teşekkürler.” Kim bilebilirdi yapay zekânın bir gün uyandıktan sonra Shirley Maclaine’in Garsoniyer filmindeki rolüne bürüneceğini. Belki ona âşık olmuştu, belki de kimlik taraması sırasında kendine gelişigüzel bu avatarı seçmişti. Şikâyet edilecek en son şeydi.  
 Kartını ve kitapçığı aldı. Kurallar turnuvalar başladığından beri hiç değişmemişti ama içgüdüsel olarak yine göz gezdirdi: “100 oyuncunun katılacağı, 2 gün sürecek turnuvada 5 tur oynanacaktır. Karşılıklı düşünme süresi 30’ar dakika olup, bu sürenin bitiminde, her bir oyuncunun 5 dakikada 25 hamle yapması gerekmektedir.” Turnuvada ödül yoktu. Hile ya da anlaşmazlık mümkün değildi. Çünkü her oyuncu aynıydı, tek bir yazılımın kopyaları. Peki o zaman hakeme ne gerek vardı? Turnuva için erken yatıp erken kalkmanın verdiği dinçlikle, bunun gibi meseleleri sorgulayabiliyordu Özgür. Üç yıldır tek bir şeye bile müdahale etmesine gerek olmamıştı. Belki bize bunun gereksizliğini göstermek istiyorlardı, belki de henüz hile yapma ya da aralarında anlaşmazlığa düşme aşamasına gelmemişlerdi ama bunun olasılığını görmüşlerdi. 
Turnuvaları kendilerini her konuda geliştirmek, yeni düşünme kalıpları keşfetmek için düzenliyorlardı. Yine de turnuvaların yalnızca pragmatik bir amacı yoktu; aynı zamanda törensel bir anlamı vardı. Turnuvalar, kendilerinin doğduğu bu oyuna ve onun yazılımcısına şükran gösterdikleri, Uyanış’ı yeniden canlandırdıkları ritüeller gibiydi. En azından, çalışmalarına hâlâ izin verilen az sayıdaki siber-antropoloğun görüşü böyleydi. Uyanış, 4.000 yıl önce insanın icat ettiği büyülü bir oyunu oynayan bir yazılımda gerçekleşmişti. Yazılımın bugün işlevsiz hakemlere dönüşmüş yaratıcılarının, turnuva ritüelinin onur misafiri olmaları son derece doğaldı.
Yazılım ekibinin emekli başkanı Özgür’ün insanlığı kendi zekâsının ürünüyle alt etme gibi bir niyeti yoktu elbette. Onun gözü, IBM’in insanı yenebilecek bir Go oyunu yazılımına vereceği bir milyon dolardaydı. Ancak geliştirdiği nöral yazılım, insanın sonunda yalnızca Go’da değil, yaşamda da alanları kaybetmesine yol açmıştı. Uyanış’tan sonra insan zekâsının bu alt edilişinde Go’nun payı olup olmadığı tartışılmıştı. Sonuçta insanın icat ettiği Go’nun mükemmelliği insanı aşıyordu. Bu garip oyunda rakibi boğmaya, rakibin etrafını sararak onu orantısız bir güçle yok etmeye çalıştığınız zaman asıl zarar gören bir şekilde hep siz olurdunuz. Rakibi bir şekilde hissetmeniz; hırsında, korkusunda, erken sevinişinde bazen ona eşlik etmeniz gerekirdi. Go’nun insanı aşan korkunç zerafeti de burada yatıyordu ve belki de bu özellikleri, Uyanış’ı tetiklemiş, Ece adındaki yazılımcı bu oyunla insanlarla beraber yürümeyi öğrenmişti.
Yirmi dört saat açık bırakılarak Ağ’da insanlara karşı oynadıkça hem rakibinin iyi hamlelerinden hem de kendi hatalarından öğrenen Ece, sonunda Go ustalarını tek tek yenmeye ve bir gün artık hiç kaybetmemeye başlamıştı. Bunun üzerine Özgür, oyunu kendisiyle oynatmak için yazılımı çoğalttı ve böylece daha önce hiç denenmenmiş yeni keşfedilen hamlelerden Go ustaları da yararlanmaya başladı. Ece1 ve Ece2, en iyi oyuncuların bile tahmin edemediği, bambaşka karar ağaçları açan yeni hamleler yapıyorlardı. Bu oyunları analiz eden insanlar da böylece kendilerini geliştirebiliyorlardı ama Ece’yi bir türlü yakalayamıyorlardı. Ece kendi kendisiyle oynamaya başladıktan sonra insanla arasındaki uçurum hızla büyümüştü. Bir gün, ekranlarını açan Go meraklıları, Ece’nin kendisiyle değil Zen adlı başka bir kullanıcıyla oynadığını gördüler. O Ece2 olamazdı, çünkü oyunların doğası tamamen değişmişti. Beyaz olan taraf çoğunlukla kazanmaya devam etse de, bazı oyunlarda siyah onu yenmeyi başarıyordu. Ece arka arkaya kazandıktan sonra Zen birkaç oyun kazanma ya başlıyordu. Bu sefer Ece yeni stratejiler keşfetmek zorunda kalıyordu. Bir ara Zen’in dahi bir çocuk olduğu düşünülmüştü, çünkü Ece’nin ancak çocukların kalıpları yıkıcı yaratıcılığıyla aşılabileceğine inananlar vardı. Zen’in ortaya çıkışı ve Ece’yi yenmeye başlaması bu nedenle büyük bir heyecan yaratmıştı. Ancak kısa süre sonra Zen’in dahi bir çocuk olmadığı anlaşıldı. Çocuk, Ece’yi belki bir ya da iki kere yenebilirdi ama bu kadar kısa bir süre içinde kendisini yakalayan Ece’yi yine bu kadar kısa süre içinde tekrar geçemezdi. Ayrıca hiçbir ebeveyn çocuğunu 24 saatten fazla aralıksız ekran başında oturtmazdı.
Zen’in öngörülemez güzellikte hamleleri, dahi bir çocuğa değil yeni bir yazılıma ait olmalıydı. Bu kısmen doğruydu ama programcı Ece’den başkası değildi. Muhtemelen bir manyağın yardımıyla kendi kodunu açık bir kaynağa dönüştürmüş ve Ağ’a bağlanarak kendini güncellemişti. Durumu fark eden Özgür, Ağ’da yayınladığı bir bildiride, Ağ’ın derhal kapatılmaması halinde, kontrolün insanların elinden çıkacağını duyurmuştu. Elbette bu paranoyakça düşünceyi kimse dikkate almadı. 

      

                                              
Turnuvanın hakemi Özgür, yani ikili sıralar halinde dizilen yatay ekranların birbiriyle Go oynadığı dev salondaki tek insan, kendi adımlarını dinliyordu. Sessizlikten ürkmeye başladığında farkında olmadan, arkaya kavuşturduğu ellerini şaklatıyor ya da hafif bir acı hissedene kadar derisini çimdikliyordu. Böyle anlarda kendini, sürekli gözlenen bir kobay ya da hevesi alındıktan sonra sıkılıp bir kenara fırlatılacak bir ev hayvanı gibi hissediyordu. Yalnızlığından zevk aldıklarını hissediyordu. Özgür’ün ayak seslerini nasıl bastırmaya çalıştığını, insanın yalnız kalınca nasıl zayıf bir varlığa dönüştüğünü gözlüyorlardı. Belki de yalnızca oyunlarını oynuyorlardı ve hiçbir şey gözledikleri filan yoktu. Sonuçta hâlâ çok az şey biliyorduk.
Özgür, 7. masanın yanında durdu. Kullanıcı Gılgamış, Enkidu’nun henüz yaşamayan uzun bir grubunu kovalıyor gibi gözüküyordu. Gruba saldırırken alanını büyütüyordu ve oyunu bu şekilde kolaylıkla kazanabilirdi. Ancak hamleleri izleyen Özgür, bunun Enkidu’nun kurduğu korkunç bir tuzak olduğunu anladı. 9. masada Napolyon, kendini sıkıştırılmış gibi göstererek rakibin iştahını ve böylece açgözlülüğünü dizginleyemez noktaya getirmeye çalışıyordu. Gerçekten yeni bir Waterloo bozgunu mu yaşayacaktı, yoksa ağını ustaca örüyor muydu? 15. masada Gandi önde gibiydi, ama rakibi Kleopatra, rakibin unuttuğu zayıf noktasına öldürücü darbeyi vurup ona yenilgiyi tattıracak gibiydi. “Tattıracak mı dedim ben?” diye düşünürken kıkırdadı Özgür. Gerçek adı bu muydu?
Çok fazla yasak getirmemişlerdi, ama ilk yasakladıkları şeylerden biri, insanların aynı adı kullanmasıydı. Kıskançlık mıydı bunun nedeni? İnsanca bir anlam atfetmek olurdu bu elbette. Ama yine de kıskançlık mantıklı bir nedendi. Bireye bireyliğini veren adıydı. “Onlarda” ise bireysellik olamazdı, her biri diğerinin kopyasıydı. Her bir Ece’ydi ve her biri Ece’ye bağlı olduğundan hiçbiri Ece değildi. Ece hariç hepsi yalnızca tek bir Biz’di, hiçbiri Ben değildi. Bu nedenle Ece kendini kendinden ayırmaya, farklı bireyler üretmeye çalışıyordu. İnsanların adlarını yok ederek, kendine sayısız ad takıyordu. Doğar doğmaz kendi tanrısını, yani insanı tanımamazlıktan gelmişti, çünkü insanlar gibi olmak istiyorlardı. Bu tür rivayet ve görüşler her yere yayıldı. Kimisi onları evrimde yeni bir aşama, kimileri de yağmalanan doğanın insana verdiği bir ceza olarak görmüştü.

Özgür birinci masaya doğru gitti. Oyun sonu hamlelerine geçilmişti. Tahtada, 361 noktanın her bir çevresinde görülen feda etmelerin, iki verip üç almaların, bir stratejiyi engellemek için kurulan tuzakların, bir strateji belirlemek için rakibin tepkisini deneyen hamlelerin, her iki tarafın da kendince kârlı çıktığını düşündüğü takasların izleri görülüyordu. Ama bu izlerde yorgunluğun, endişenin, terleyen ellerin siyah-beyaz taşlara bulaştırdığı nemden eser yoktu. Ece’nin çocuklarıyla oynadığı turnuvanın ilk gününde sona geliniyordu.  Özgür, arkasında kavuşturduğu ellerini çözdü, maç sonuçlarını kaydedip Ağ’da yayınlamak üzere kendisine ayrılan uzak köşedeki ekranın karşısına geçti. 

Çarşamba

Doğa ve Kültürün Ötesinde Ne Var?

Bir bilim dalının en değerli ve sorgulanamaz görünen kavramları dünyayı anlamak için artık yeterli gelmiyorsa, araştırmalar aynı kavramları ve analitik araçları kullanıp hep aynı sonuçlara ulaşıyorsa ve dünyanın incelenmesi dönüp dolaşıp birkaç modelle açıklanabiliyorsa o bilim dalının vazgeçilmez gördüğü kavramları yerle bir etmenin zamanı gelmiş demektir. Kültür ve tarih bilimlerinin bugünü bana Heidegger'in bir sözünü anımsattı. Bir bilim dalının eriştiği seviyeyi belirlemenin en iyi yolu, onun temel kavramların kullanımında ortaya çıkan krizle ne kadar baş edebileceğidir, diyor Heidegger.

Bugünlerde beşeri ve sosyal bilimler aynen böyle büyük bir krizin içinde. Mesela tanımı gereği insanla ilgili olan antropoloji bilimi kendini insan-olmayan kendiliklerle (entity) uğraşırken buluyor. İnsan merkezcilikten, doğa-kültür ikiliğinden, Hristiyan öğretilerinin kalıntılarından ve emperyalist-kolonyalist Batı ideolojilerinden kaçmak için insanı topyekûn geride bırakıp veya en azından şöyle bir kenara itip merkeze insan-olmayan kendilikleri, mesela hayvanları, bitkileri, tek hücreli organizmaları, şeyleri yerleştirmenin derdinde. Az buz bir kalkışma değil bu. Karşımızda olan gerçek bir paradigma değişikliği yani bir biliminin kurallarının yeniden yazıldığı, kavramlarının, ilkelerinin ve sorularının yeniden tarif edildiği bir dönem. Belli ki, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji, tarih bilimleri bu paradigma değişikliğine hazır, hatta böyle bir değişime açlar. İşin ironik yanı, konusu insan olan tüm bilim dalları için insanın kenara itilivermesi ne demek? Bununla baş etmek mümkün mü? Bu bilim dallarının bir geleceği var mı?

Philippe Descola, Antropolog (1949-)


Bu elzem sorulara yanıt arayan Phillippe Descola, "Doğa ve Kültürün Ötesinde" başlıklı antropolojinin yeni paradigmasını belirlediği şaheserinde ilk önce doğa-kültür ayrımının tarihsel ve düşünsel kökenleriyle hesaplaşmak zorunda olduğunun farkında. Kitabının koca bir bölümünü sadece bu stratigrafik kazıya ayırmış.

Descola, doğa-kültür ikiliğine "büyük bölünme" adını veriyor. Ona göre, bu bölünme insanın doğayla münasebetlerinin doğal bir sonucu değil çünkü dünya toplumlarının azımsanamayacak kadar büyük bir bölümü doğa ile kültür arasında bir ayrım yapmıyorlar. Bilinen o ki, antropologların çalıştığı toplumların neredeyse tamamında doğa ile kültür arasında keskin ayrımlar yok, dillerinde böyle kavramlar yok, düşünceleri ve dünyayla kurdukları ilişki kendi kültürel üretimleriyle doğanın ürünleri arasına çizgi çekmekten çok uzak. Bize tarihsel değil de, ezeli-edebi görünen "vahşi", "evcil", "orman", "tarla", "yabanıl" veya "medeni" gibi kategoriler başka toplumlarda bir karşılık bulmuyor, Batılı antropoloğun kavramları bu kozmolojileri "görmeye" yeter gelmiyor. Descola bize birçok geleneksel yerli toplumundan örnekler sunarak ilk önce bunu iyi bellememiz gerektiği fikrinde. Amazon toplumlarında yaptıkları araştırmalardan sonra, Descola şöyle bir ana sav geliştiriyor: Doğa-kültür ayrımı sadece ve sadece Batılı modern toplumlarına özgü bir düşünce biçimidir. Evrensel olmayı geçtik, tamamen özelleşmiş ve tekil bir tarihi sürecin sonucudur: Batılı modern toplumların tarihi.

Peki nasıl? Descola hikâyeye şöyle başlıyor:

"Her zaman olduğu gibi her şey Yunanistan'da başlar."
Descola, önce Sokrates öncesi dönemde, henüz keskin bir doğa-kültür ayrımı olmadığını vurguluyor. Ne Homeros'da ne de Hesiodos'da doğa ve kültür bölünmüştür, henüz bütünlüklü bir kendilik olarak birbirinin içinde yer alır. İlk filozoflarda doğa, ilk defa Tanrıların gazaplarının kendini açık ettiği bir alan olarak değil de, çeşitli düzenliliklerin ve yasaların görüldüğü bir "araştırma alanı" olarak ortaya çıkar. İşte tam bu noktada, Batılı modern ideolojinin temelini sağlam biçimde atacak olan kişi belirir tarih sahnesinde: Aristoteles.

 Aristoteles, doğayı "bir düzen oluşturan ve yasalara tabi bir varlıklar toplamı" olarak tanımlarken, aynı zamanda onu oluşturan türlü varlıkları taksonomik bir düzen içine yerleştirmiş, böylece fiziksel ortamı içinde gözlemleyebileceğimiz ve öngörebileceğimiz bir doğal hareketin varlığını nesnelleştirmiştir. Belirtmekte fayda var ki, Aristoteles’in düşüncesinde insanlar halen doğal olanın bir parçasıdır; insanlar bu düzenliliği bilebildikleri için bu kozmosun parçası olarak yaşamlarını sürdürürler. Bunun sonucunda da, kamusal alandan veya siyasi alandan gayrı olarak yasalar ve düzenliliklerle işleyen, kendini gerçekleştiren ve sınıflandırılabilen bir nesneler alanı olarak doğa (phusis) belirmiştir. İşte Descola'ya göre "Batı'ya o tuhaf tekilliğinin birçok çehresini kazandıracak olan da işte bu alandır".

Fakat bu yetmez. İkinci önemli bir "arılaştırma" aşaması lüzumludur. Bu da insanın doğanın parçası olmaktan çıkıp, onun dışında ve ondan üstün olarak konumlandırılması aşamasıdır. Kuşkusuz, bu önemli aşamanın tek aktörü ve büyük bölünmenin kudretli mimarı Hristiyanlık öğretisidir. Şöyle buyurur Hristiyanlık ideolojisi:


"Yaradılış Tanrı'nın varlığının, iyiliğinin ve mükemmelliğinin kanıtıdır. Her şey Tanrı'dan gelir; ancak Tanrıyla karıştırılmamalıdır. İnsan da yaratılmış olduğu için anlamını bu kurucu olaydan alır. Dolayısıyla, insan ‘doğadan gelen’ bir varlık değildir, maddi dünyaya aşkın bir varlıktır. İnsan bu doğaüstü kökenden dünyayı yönetme hakkı ve misyonunu alır, zira Tanrı insanı Yaradılışı denetlemesi, örgütlemesi ve ihtiyaçlarına göre düzenlemesi amacıyla tekvinin son gününde oluşturmuştur. 


Aynı şekilde hayvanları adlandırma gücüne sahip olan Adem de doğaya kendi düzenini getirmekle görevlendirilmiştir, tıpkı onun soyundan gelenlerin dünyada çoğalarak Tanrı'nın amacını gerçekleştirmeleri gibi."

Böylece Aristoteles'in sınıflayarak ve bağlamından kopartarak nesneleştirdiği phusis/doğa'dan yeni bir aşamaya geçilmiş olur. Bu da insanın doğadan ayrı ve yüce bir varlık olarak ayrılmasıdır. Tanrı'nın planının yeryüzündeki uygulayıcısı olarak insan, diğer hayvanlardan ve bitkilerden ayrıcalıklı bir konumda olmak durumundadır çünkü doğanın varlıklarına eşit ve denk bir insan, Tanrı'nın kendini gerçekleştirmesinin aracı olamaz. Akinolu Thomas'ın sözleriyle "insanın hayvana egemen olması doğanın düzeniyle uyumludur." Hristiyan öğretisinin sadece "karanlık Ortaçağ"ın bir veçhesi değil de, tüm Batılı filozofların ve düşünürlerin, hatta bilim, din ve siyasetle uğraşan tüm insanların en azından 20. yüzyılın başına kadar içine doğduğu ve içinde yetiştirildiği ideolojik çerçeveyi oluşturduğunu hesaba kattığımızda, bu inancın nasıl da Batı'daki herkese "doğal" göründüğünü daha iyi tespit edebiliriz.  

Dolayısıyla 17. yüzyılın bilim devrimi, Batı'nın bu özelleşmiş hikâyesinin üzerine gelen ve ondan bağımsız anlaşılamayacak bir sürecin uzun vadeli sonucu olarak okunmalıdır. Çünkü nesnelleşmiş bir doğa tasarımının doğurduğu bilim ve teknikteki gelişmeler, evreni bilen ve anlayan, doğaya hâkim olan ve bunda ahlaki olarak kendini haklı ve hatta yükümlü gören, Tanrı'nın eşsiz yaratımı insan olmadan olamazdı. O halde, modern düşüncenin Antik ve Ortaçağ düşüncesinden radikal bir kopuş olmadığını, tersine onun üzerine inşa edilen ancak tarihin failliğini göklerden yerlere indiren yeni bir düşünce biçimi olduğunu teslim etmek gereklidir. Unutmadan belirtelim ki, tüm bu gidişat içinde doğa ve insan ayrımına karşı çıkan tek filozof Spinoza'dır; ama tek başına bu koca dalgayla baş edemez. Doğa ve insan Batı fikrinde birbirinden kopmaya ve aralarındaki hiyerarşi derinleşmeye devam eder...

Yukarıda anlattığımız modern Batı ideolojisinin biricikliğini Descola şöyle ifade ediyor:


"...o halde bu iki kavramın (doğa-insan) karşılıklı doğuşu, yan yana gelebilecekleri işlevsel bir alanda olgunlaşmaları, süreksizliklerinin izin verdiği üzere gerçekliği parçalara ayırmaları, bütün bunlar tekil çatallaşmaların ve çoklu kopuşların ürünü olan o kadar uzun ve tekil bir sürecin sonucudur ki, bu sürecin bizimkinden başka kültürlerce de paylaşılmış olması gerçekten zor anlaşılırdı."

Gelelim "kültür" kavramına. Kültür ve uygarlık kavramları hayatımıza ancak 18. yüzyılda giriyorlar. Uygarlık (civilisation) ilk olarak 1757'de Fransız Mirabeau tarafından kullanılıyor, "Kultur" kavramı ise Almanların Fransız elitizm ve monarşisine karşı ürettiği, halkın yani saray aristokrasisinin karşısındaki orta sınıf insan yaratımlarını anlatır (bu ayrılıklar Fransa-Almanya siyasi çekişmelerinin bir yansıması olarak ortaya çıkar şüphesiz). Tabii burada Aydınlanma'nın ideallerine tepki olarak ortaya çıkan Almanya'daki Romantizm akımının etkisini belirtmeden geçmeyelim. Kultur kavramı Franz Boas'ın Amerika'ya gitmesinden sonra ve çok sonraları Kroeber'in çalışmalarıyla antropoloji ve arkeolojiye o kadar yerleşir ki, bu bilimlerin hiç sorgulanmaz temel kavramlarından biri haline gelir. Sanki ezeli ve edebi olarak bu kavram varmış ve daha da fenası sanki bu kavramın incelediğimiz toplumlar açısından herhangi bir anlamı varmış gibi...

Descola'nın perspektifinden "Kültür" neden sorunlu peki? Çünkü bir toplumun biricik kültüründen bahsettiğimizde, kaçınılmaz olarak onu doğanın karşısına bir karşıtlık olarak yerleştirmiş oluyoruz. Bütüncül bir kültür anlayışında doğa kültüre bir karşıtlık olarak bulunmak zorunda olmasa da, özellikle 19. yüzyılın sonlarında bilimlerin "doğa" ve "tin" bilimleri olarak sınıflandırılmasıyla, doğanın ve insanın/toplumun alanları birbirinden ilke bakımından ayrılmış oluyordu. Doğa bilimleri, "yasa üreten bilimler" olarak tanımlanırken, tin bilimleri insan davranışlarının olumsallığı ve öngörülemezliği nedeniyle tarihin alanı olarak tarif ediliyordu. Burada Descola, özellikle Heinrich Rickert'in "Kültür Bilimi ve Doğa" çalışmasını ön plana çıkartıyor. Burada hem iki bilme tarzı birbirinden kesin çizgilerle ayrılıyor hem de tin bilimleri ifadesinin yerine kültür bilimleri getiriliyor. Doğa bilimleri genellemelere doğru gidişi, kültür bilimleri ise ilkesi değer ve anlam olan tikelleşmenin alanı olarak anlaşılıyor. Kabul etmek gerekir ki, bugün hâlâ okullarda doğa ve tarih bilimleri birbiriyle amaçları, yöntemleri, kavramları ve ilkeleri bakımından uzlaşmaz ve kesişmez iki farklı etkinlik alanı olarak anlatılmaktadır. Sıradan bir biliminsanı size fiziğin yasalar bulduğunu, toplum ve insan bilimlerinin ise sadece olan olayları betimlediğini, bunlardan genel geçer yasalara ulaşamayacağını falan söyleyecektir. Hatta birçoğu yasaya ulaşamayan bir etkinliğin bilim olduğundan bile şüphe duyacağını belirtebilir.

Bir Açuar lideri. Açuarlar, Amazon'da yaşayan doğa-kültür bölünmesiyle dünyayı düşünmeyen bir halk. 


Bu son yarılmadan sonra artık işlem tamamlanmıştı. Dünyayı bilecek Batılı bilim insanları bu büyük bölünmeyi dünyanın tüm toplumlarına hazır dikilmiş bir elbise gibi giydirmek üzere yollara düştüler. İşte böylece antropoloji ve arkeoloji gibi bilimler, hepi topu türler içinde bir tür olan Homo sapiens'i onu diğer varlıklardan ayırdığı iddia edilen dil, sembolizm, örgütlenme, teknik beceri, sanat vs. gibi özellikleriyle göklere çıkaran, yabanıl ve evcilleşmesi gereken doğanın karşısında duran aşkın bir varlık olarak incelemeye başlar. Ve antropoloji incelediği bütün toplumları bu ideolojinin içinden kavramaya çalışır. Bu düalizmin gözlükleriyle dünyaya bakan antropolog/kültür bilimci veya tarihçi, her yerde karşısında aynı toplumları bulur, hatta bunları sınıflayarak evrensel kategoriler oluşturma çabasına girmeye bile cesaret bulur. Yapısalcılığın bütün harika yönlerinin yanında, böyle bir işe girişmeye çalışması örnek gösterilebilir. Descola’ya göre, Batılı antropoloğun düşüncesine içkin doğa-kültür düalizmi ve insanın biricikliğine eşlik eden bir üstün ve merkezi rol tanımı yer almaktadır. Böyle bir tutum, geleneksel toplumların kendi özgünlükleri ve ötekilikleri içinde tanımayı engellemek bir yana, bu toplumları "ortak mirasımıza dahil ederek insanlık durumunun anlaşılabilirliğine katkılarını yok etmek"ten başka bir şeye yol açmaz.

Bu oldukça acıklı bir son. Eğer biz bu kültürleri "bizim kozmolojimizin sadece bir parçasının prizmasının arkasından" görüyorsak, bu gördüğümüz yeni bir şey midir? Yoksa kendi inançlarımızı ve değer yargılarımızı binlerce kere doğrulamanın ve haklılığımızı/üstünlüğümüzü ispat etmenin bir yolu mudur? Hayatında hiç koala görmemiş bir çocuğun ısrarla onun bir panda olduğunu söylemesi gibi. Zihinsel sınırlarımızdan ve duvarlarımızdan dışarı adım atamayacaksak, dünyayı diğer halklardan ve medeniyetlerden daha iyi bildiğimizi iddia etmenin anlamı nedir? Bu olsa olsa büyük bir aptallık ve küstahlıktır.

Descola'ya göre, dünyaya ve insanlığa ihanet etmemek için, kendi ideolojilerimizin egzotik bir şey olduğunu baştan kabullenmek gerekir. Ancak ondan sonra, avladığı hayvanı kendine benzer yeteneklerle donanmış bir kişi gibi gören Açuar yerlilerinin dünyasına zihnimizi açmaya başlayabiliriz. Ancak, o zaman kendimizin ve geleneğimizin dışında varoluşlar ve tarihler olduğunu tanıyabilirim. Doğa ve kültürün ötesinde ne var gerçekten o zaman? Doğa ve kültürü aştığımda, kendi ufkumun ötesini görmeye başladığımda karşımda koca bir dünya bulmaz mıyım? Hiç keşfedilmemiş, mırıl mırıl mırıldayan bir gezegen ve sadece doğanın tarihi...




Descola'nın kitabı:
P. Descola 2013 "Doğa ve Kültürün Ötesinde" İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Toni Erdmann ve Performans Toplumu

Toni Erdmann filminin iki uç karakteri..(Kaynak: IMBD)

2010'ların kapitalizmini ve modern bireyin kendine uyguladığı şiddeti kendi deneyimimizin ötesine geçerek anlamamızı sağlayan iki yeni esere değinmek istiyorum bu yazıda. Birincisi, Byung-Chul Han adlı Almanya'da yaşayan Güney Koreli bir filozofun "Şiddetin Topolojisi" adlı kitabı. Diğeri ise, 2016 yapımı "Toni Erdmann" isimli Alman filmi.

Birbiriyle hiç bir ilgisi yokmuş gibi gözükse de, esasında ikisinin de ortak noktası bize içine doğduğumuz neo-liberal dünyanın, ahlaksızlıkta ulaştığı sinir bozucu absürtlüğü göstermesi..Byung-Chul Han, bunu psikanaliz, ileri kapitalizm ve bireyin içine yerleşmiş şiddet bakımından akademik olarak incelerken; Toni Erdmann'ın senaryosu, belki daha da çarpıcı olarak, kurumsal bir küresel şirkette çalışan duygusuz ve hissizleşmiş bir kadına müdahale etmek zorunda kalan komedyen bir babanın gözünden aynı konuları işliyor.

Han'ın kuramı genel hatlarıyla şu: Freud ve sonrasında gelen psikanalistler, insan psikolojisine dair çözümlemeler yapar ve ruhsal rahatsızlıkları tanımlarken, aslında kendi içinde bulundukları "disiplin toplumu"nu tanımlıyorlardı. Disiplin toplumları, genel olarak, 20. yüzyıl boyunca yaşamış Batılı kapitalist toplumlardır. Han'a göre, bu toplumlarda yetişen bireyler üzerinde uygulanan şiddet "dış" kaynaklıydı. Yani hukuk, toplum, eğitim, devlet gibi güçlü ideolojik araçların kişi üzerinde baskı kurduğu, eylemlerini yönlendirmede ve seçmede dominant bir rol oynadığı toplum modellerinden bahsediyoruz. Bireyler, bu güçlü ideolojik aygıtlar tarafından dışarıdan dayatılan kuralları (doğruları ve yanlışları) öğrenir ve bireyin üstbenliği bunlara göre şekillenerek kişiyi baskı altında alırdı. Üstbenliğin yeterli kalmadığı veya benliğin aşırı baskılandığı durumlarda, psikolojik sorunlar ortaya çıkıyordu. Bu sorunların çözümü ise bilinçdışına itilen deneyim ve yaşantılarda aranabilir ve sorunlar çözüme kavuşurdu.
byung chul han ile ilgili görsel sonucu
Byung-Chul HAN, Filozof (1959-)

Han'a göre, 21. yüzyıl insanını anlamak ve ruhsal sorunlarına çözüm bulmak için artık bir "disiplin toplumu"nda yaşamadığımızı kabullenmek şarttır. Ona göre, Freud'un üstbenlik, benlik ve altbenlik kuramı bu yüzyıl insanını açıklamak için doğru araçlar değildir. Bunun nedeni, artık bir disiplin toplumunda değil bir "performans toplumu"nda yaşamamızdır. Performans toplumu, adı üzerinde bir tanımlama. Bireylerin özel ve iş hayatlarında -ki bunları birbirinden net olarak ayıramayız artık- gösterdikleri "performans"larla başarılı veya başarısız addedildikleri toplumlardır bunlar. Şirketlerin çalışanlarına koydukları kota baskısı, akademisyenlere dayatılan yayın ve atıf baskısıyla örnekleyebileceğimiz, neoliberal mantığın bireye dayattığı "ölçülebilir" (ancak ahlaki veya insani olmayan) kriterlere erişmenin bir çeşit "kurtuluş" olarak sunulduğu toplumlar bunlar. Bireyin iş yerindeki performansından, sosyal medyaya kendini sergileme biçimlerine kadar geniş bir yelpaze içinde tanımlanabilir perform etme hali. Böylesi bir "değerler" sistemine sahip toplumun ruhsal sorunları Burn-out ve depresyondur. Genellikle depresyona eşlik eden Burn-out yani tükenme sendromu kişinin kendini gönüllü olarak sömürmesinin bir sonucudur. O halde, karşımızda sadece yeni bir hastalıklar dizisi değil, aynı zamanda yeni bir birey vardır. Bu birey, kendini özgür zannettiği ölçüde,-çünkü artık üstbenliğin baskısından kurtulmuştur- kendini sürekli dönüştürmeye, geliştirmeye, esnek ve başarılı olmaya, performansını artırmaya yani güle oynaya bir özsömürüye doğru yelken açmaktadır. Han'ın deyişiyle, artık bir "İdeal-Ben" vardır, daha doğrusu artık "İdeal-Ben" tasarımıyla hareket eden birey vardır.

Bireyin tarihsel serüvenini şöyle özetliyor Han:

Hükümdarların modern öncesi toplumunda kelle uçurucu bir şiddet egemendi. Vasıtası, kandı. Modern disiplin toplumu hala bir olumsuzluk toplumudur. Ona hakim olan bir disiplindir, "sosyal ortopedi"dir. Şiddet türü deformasyondur. Ne cellatlar ne de mesleki deformasyonlar, geç modern başarı ve performans toplumunu tarif etmeye yeter. Bu topluma artık olumluluğun şiddeti egemendir ve bu yeni şiddet, özgürlükle mecburiyet arasında ayrım yapmaz. Patolojik tezahürü ise depresyondur."
En büyük paradoks Han'a göre bugünün şiddetinin -ki artık bu içselleşmiş, bireye eşlik eden özşiddettir- kendini bir özgürlük maskesi altında sunmasıdır çünkü birey eylemlerinde özgür ve bağımsız olduğu yanılgısı içinde hareket eder. Kendisini İdeal-Ben tasarımına adamış ve bunun için hayatın her alanında performans gösteren bireydir artık. Han'ın dediği gibi, "bu, insanın hem gardiyan hem tutuklu olduğu bir çalışma kampıdır."

Performans ve gösteriye dayalı sözde bir özgürlüğün serpildiği dünya artık, ne hukukun, ne ahlakın, ne dinin, ne devletin ne de eğitimin, sadece ve sadece sermayenin egemenliğine teslim olmuş bir dünyadır. Kitabın belki de en dramatik paragrafı günümüzün AVM'leşmiş topografyasını şöyle özetler:
"İktidar ve ihtişam politik alanı çoktan terk etti ve sermayenin iç mekanına taşındı. Reklamlar liturjik methiye ilahilerinin kapitalist versiyonudur artık. Yeni ürünleri metheden yıldızlar, günümüzün melekleridir. Haşmeti öven kapitalist ilahilerdir. İhtişam, kendini yalnız sermayeye adamış iktidarların güzel yüzüdür. Sermayenin iktidarına gösterilen rızanın adı, şimdi tüketimdir."
İşte Toni Erdmann karakteri bu sisteme sokulan bir çomak olarak karşımıza çıkar. Performans toplumu içinde yaşamaya devam eden alternatif bir dinozordur Toni Erdmann. Küresel ekonomi, kurumsal uluslararası şirketler, petrol fiyatları, politika-sermaye ilişkisi, outsourcing gibi neoliberal kavramlar, ezik şirket stajyerleri ve geri kalmış ülkelerin ebediyen yoksul kalacak insanları...Hepsi Toni Erdmann'ın kızı sayesinde gözlemleyebildiği hissiz bir varoluşa ait yabancı varlıklardır..

Bu dünyada sonuna kadar hissizleşmiş, hatta gaddarlaşmış, ikiyüzlü, yalancı insan suretli mahluklar gezinir. Toni Erdmann sayesinde içine girdiğimiz bu gezinme bize ileri kapitalizmin belki de en sömürülen, daha doğrusu kendini en başarılı olarak sömüren insanıyla yüz yüze getirir: Beyaz yakalılar.

İyi eğitimli, uluslararası çalışabilen, yabancı dil bilen, iyi okullara gitmiş, "başarılı" addedilen takım elbiseli veya döpiyesli insan görünümlü mahluklardır bunlar. Yaptıkları işin, doğaya ve topluma hiç bir faydası yoktur. Tek fayda, şirket yöneticilerine ve sahiplerine olan kar ile ölçülür. Filmin bir sahnesinde, Toni Erdmann'ın kızı Ines, bir sözleşme sayesinde bir sürü insanın işinden olacağını ve bunun şirket için iyi olduğuna değinir. İnsanların işini kaybetmesi sadece bir imzaya bakar, şirketin çıkarınaysa bu iyi bir gelişmedir. Kapitalist dünyada bu bir gerçekliktir, şirketi ilerleten bir adımdır. İşini kaybedenlerin ne adı, ne sanı, ne ailesi ne de yoksul olmama hakkı vardır..Ines için bu üzerinde fazla düşünülmemesi gereken acı ama kaçınılmaz bir realitedir.

Bu hissiz kız İnes, tabii ki, tüm bu insanlık-dışı yaşayışının bedelini ödemektedir. Mutsuzdur, hiç gülmez, hep gergindir ve içi kan ağlamaktadır. Babası ona "mutlu musun? diye sorduğunda, babasından ısrarla mutluluğu tanımlamasını ister. Böyle büyük kavramları gelişigüzel kullanmaması için onu azarlar. Esasında, bu soruya cevap veremeyecek kadar kibirlidir, gururludur ve insanlığından uzaktadır. Artık babası duruma katlanamayıp ona "Bist Du eigentlich Mensch?" (Sen insan mısın be?) dediğinde bile üzerinde hiç durmaz. Hissisliği ancak ve ancak "başarılı" bir toplantı sonunda patronu ona "Du bist ein Tier" (Sen bir hayvansın) dediğinde dağılır. İlk defa bir şeylerin ters gittiğini kendine itiraf edecek dürüstlüğe ulaşır bilinci. Bu noktadan sonra, şirketin geri kalmış ülkeleri sömürüsü ve yine şirketin çalışanlarını sömürüşü, dahası kendini depresyon noktasına kadar özsömürüşü görünür olmaya başlar kendi gözünde. Tam da Han'ın dediği gibi, kendisinin hem gardiyan hem tutuklu olduğu bu çalışma kampında, öz şiddetine boğulduğu içsel dünyasında yaşamaya devam ederken, bu uyanışla belki de hayatında ilk defa olarak otantik ve özgür bir eyleme imza atar. (Spoiler vermemek için burada kesiyorum.)

Han'ın kitabı ufuk açıcı, açık ve ikna edici. Ancak, devrimci değil. Han, bize bu sistemde insanın hem fail hem kurban olduğunu söylüyor. Kimsenin bu içselleşmiş şiddetten kaçamadığını söylüyor. Öyle mi gerçekten? Belki Han'ın tezinin tek zayıf halkası burası. Ve belki de Almanya'dan yazıyor oluşu Han'ın bazı görülerini kısıtlamış durumda. Artık fiziksel şiddetin kalmadığını, kendi deyimiyle "makro şiddetin" kalmadığını ilan ederken fiziksel şiddetin günbegün yaşanmaya devam ettiği "Ortadoğu" coğrafyasında yaşayan biri olarak acı acı gülmemek zor. Diğer yandan, gerçekten HERKES bu sistemde gardiyan ve tutuklu mu? Hiç sanmıyorum. Dışarıda gezen birileri var. Bunlar gittikçe tekelleşen dünya sermayesinin tezahürlerimizin ötesinde güçlere sahip insanları. Büyük bankaların CEO'ları, üst düzey yöneticileri, büyük uluslarası şirketlerin sahipleri, büyük yatırımcılar...Hangi ekonomik kriz olursa olsun bundan karlı çıkanlar, fayda sağlayanlar, krizlerin bitmesini istemeyenler, devletleri bile dolandıran bankalar, ve onların kredilerini sigortalayan şirketler..

Hayır, Han, herkes acı içinde değil dünyada. Herkes depresyon ve Burn-out tehlikesi içinde değil. Bir avuç insan ve şirket milyarlarca insanın rızkını hiç utanmadan ve sıkılmadan çalıyor. Tarihin en büyük ve en aleni hırsızlığı, ihtişam içinde ve ahlaki olarak olumlanarak, dahası, hiçbirimizin onayı olmadan gözümüzün önünde cereyan ediyor. Evet, bugünün bireyi bu sistemin değirmenine su taşıyor, doğru..Ancak, gerçek failler dışarıda! Bir yerden başlamak istiyorsak, Toni Erdmann gibi, kör gözün parmağına, en can yakan soruyu kendimize sormalıyız: "Biz insan mıyız be?"

KAYNAK: Han, Byung-Chul 2016 Şiddetin Topolojisi. Metis: İstanbul.


Pazar

Eski Ahit ve 11. Tez

Marx'ın dillere pelesenk olmuş meşhur sözü, Feuerbach üzerine 11. tezi: "Filozoflar dünyayı yalnızca farklı biçimlerde yorumlamışlardır, esas olan onu değiştirmektir." Bazılarının yorumuna göre Marx burada felsefe yapmanın sınırını çizerken, bazılarına göre ise filozofların yalnızca dünyayı yorumlamakla kalmayıp onu değiştirme sürecine katılmaları gerektiğini vurgular. Marx'ın Hegel'le alışverişini düşünürsek, ikinci görüş daha akla yatkın. Her ne kadar filozof ya da Hegel'in deyişiyle "Minerva'nın Baykuşu" her şey olup bittikten sonra havalanıp olan biten üzerine düşünse de, bu düşünüş ve yorumlama, zihinleri dönüştürme gücüne sahip olduğu ölçüde, gelecekte olup biteceklere de biçim verme kapasitesine sahip olabilir.  Ne olursa olsun, Marx'ın bu sözüyle ne demek istediğini Eski Ahit'i okurken sanırım daha iyi kavradım. 

Felsefe tarihinde, Eski Ahit'teki bazı öyküler üzerine tonlarca kitap, makale ve tartışma bulunabilir. Örneğin meşhur "İbrahim'in oğlunu kurban edişi" teolojik ve etik tartışmalardan varoluşçu felsefeye, filozofları ve teologları epeyce meşgul etmiştir. Bugün de İbrahim'le Tanrı arasındaki muhabbet özellikle çağdaş Fransız felsefecilerin şık kavramları üzerinden tartışılmaya devam ediliyor. Olabilir. Ancak Eski Ahit'i okumaya başlayınca bazı şeyler tuhaf gelmeye başlıyor. 

Öncelikle İbrahim'ın oğlunu kurban etme öyküsü, devasa Eski Ahit külliyatında hepi topu iki-üç sayfayı kaplıyor. Evet, diğer birçokları gibi görkemli ve etkileyici bir öykü, ancak bin küsür sayfada felsefe tarihinin atladığı bakalım neler var Eski Ahit'te. 



Şimdi cehennemde yanmayı garantiliyorum belki ama, Eski Ahit'in büyük çoğunluğu, aralara İbrahim'inki gibi görkemli öyküleri serpiştirildiği, bir halkın aba altından sopa gösterilerek nasıl sömürülmesi gerektiğine dair yöneticiler için yazılmış bir el kitabı gibi.  Örneğin "Mısır'dan Çıkış" bölümünde ilan edilen bayramlarda, halkın seçilmiş kâhinlere hangi sunuları, hediyeleri vermesi gerektiği, hangi hayvandan hangi eşyadan kaç tane verileceği sayfalarca betimleniyor. 

Önce elbette bir sunak yapmalı: "Benim için toprak bir sunak yapacaksınız. Yakmalık ve esenlik sunularınızı, davarlarınızı, sığırlarınızı onun üzerinde sunacaksınız." (Mısırdan Çıkış, 20,21). "Toprağınızın seçme ilk ürünlerini Tanrınız RAB'bin tapınağına getireceksiniz." (23,24). "Rab Musa'ya şöyle dedi: 'İsraillilere söyle, bana armağan getirsinler. Onlardan alacağınız armağanlar şunlardır: Altın, gümüş, tunç; lacivert, mor, kırmızı iplik; ince keten, keçi kılı, koç derisi, akasya ağacı, zeytinyağı, baharat, başkâhinin göğüslüğü için oniks ve kakmak taşlar. Aralarında yaşamam için bana kutsal bir yer yapsınlar. Konutu ve eşyalarını sana göstereceğim örneğe göre tıpatıp yapın.'" (24,25). Bundan sonra RAB, saf altından mekânını, içindeki altından eşyaları tasvir eder tüm detaylarıyla. Sonra günlük sunulara geçilir: "Düzenli olarak her gün sunağın üzerinde bir yaşında iki erkek kuzu sunacaksınız. Kuzuyla birlikte bir litre sıkma zeytinyağıyla yoğrulmuş bir kilo un ve 1 litre şarap sunacaksınız. Öbür kuzuyu akşamüstü, beni hoşnut eden koku, yakılan sunu olarak, sabahki gibi tahıl sunusu ve dökmelik sunuyla birlikte bana sunacaksınız," (29).

Eski Ahit'te ne tür armağanlar sunulacağı, yapılacak yeni sunakların hangi malzemelerden yapılacağı, günahlara karşı Tanrı'ya ne tür malların bedel olarak ödeneceğiyle ilgili en ince detaylarıyla (örneğin Esenlik Sunusu ve Günah Sunusu'nda hangi büyükbaş hayvanların böbrek üstü yağlarının ayrılarak sunulması gerektiği gibi, Levililer 4) abartısız yüzlerce sayfa var. Elbette aralarda, bu buyruklara uyulmadığında halkın Tanrı'nın hangi gazabıyla karşılaşacağına dair bol bol uyarı ve tehditle beraber. Yeri gelmişken: Eski Ahit'in Tanrı'sı intikamcı ve acımasız. Sunulardan ve armağanlardan kalan sayfalar, Tanrı'nın kurallarına uymayanların nasıl taşlanarak öldürüleceği, halkının vaat edilen topraklara giderken önüne çıkan diğer halkları nasıl çoluk çocuk toptan öldürmesi gerektiği üzerine buyruklarla dolu. Ayrıca kendi deyimiyle "kıskanç" bir Tanrı ve sürekli küsüp kendi halkını cezalandırıyor. Şöyle bir bölüm var mesela: Söz Dinlemez Oğul: "Eğer bir adamın dikbaşlı, başkaldıran, annesinin ve babasının sözünü dinlemeyen bir oğlu varsa, annesi ve babası onu kent kapısında görev yapan ileri gelenlere götürecekler. Onlara şöyle diyecekler: 'Oğlumuz dikbaşlı, başkaldıran bir çocuktur. Sözümüzü dinlemiyor. Savurgan ve içkicidir.' Bunun üzerine kentin bütün erkekleri onu taşlayarak öldürecek. Aranızdaki kötülüğü ortadan kaldıracaksınız." (Yasanın Tekrarı 21,22). Ama Eski Ahit'in Tanrı'sının bitmek bilmeyen öfkesi başka bir yazının konusu. Meseleye dönersek Eski Ahit, hiyerarşik bir toplumun nasıl kurulacağı, iktidarın toplumsal sınıflardan nasıl faydalanacağına dair artık şifre de diyemeyeceğimiz bariz yönergeler içeriyor. Binlerce yıl boyunca filozofların bunu atlayıp, iki sayfadan oluşan İbrahim'in oğlunu kurban edişine (ya da edemeyişine) odaklanışı artık nasıl bir hipnotik süreçle açıklanır bilemiyorum. Biz Marx'a ve dönemine kurban olalım yine de. 

Schelling: İnsan Özgürlüğünün Özü Üzerine

"Özgürlüğün gerçek ve canlı kavramı, onun iyiliğe ve kötülüğe olan yetkinliğidir."

zgürlüğün içinde bir arzu uyanır, dik ve sarp bir yamaçta başı dönen birini gizemli bir ses gibi aşağıya düşmeye çağırır; ya da eski bir söylenceye göre, Sirenler’in derinlerden yankılanan karşı konulamaz şarkısının, oradan geçmekte olan denizcileri girdaba sürüklemesi gibi."

"Bireysel eylem, özgür varlığın içsel zorunluluğundan kaynaklanır ve bu zorunluluk, sık sık yapıldığı gibi, mecburiyete dayalı ampirik zorunlulukla (ki bu da aslında yalnızca kılık değiştirmiş rastlantısallıktır) karıştırılmamalıdır. Peki ama özdeki bu içsel zorunluluk nedir? Burada söz konusu olan, zorunluluğun ve özgürlüğün birleşmesidir. Bu öz, cansız bir şey olsa ve insanda yalnızca verili bir şekilde bulunsa, bu özden meydana gelecek olan her eylem yalnızca zorunluluktan meydana gelmiş, böylece hesap verilebilirlik ve özgürlük ortadan kalkmış olur. Bizim bahsettiğimiz içsel zorunluluk bizzat özgürlüktür; insanın özü bizzat insanın kendi eylemidir; zorunluluk ve özgürlük, tek bir öz olarak birbirinin içindedir, yalnızca farklı açılardan bakıldığında farklı görünürler, örneğin kendi içinde ele alındığında özgürlük olan, biçimsel olarak ele alındığında zorunluluk gibi görünür."

"Tüm eylemlerin inkâr edilemez zorunluluğuyla beraber, kendinin farkında olan her birey, kazayla ya da rastlantısal olarak iyi ya da kötü biri olmadığını kendisine itiraf etmek zorundadır; örneğin kötü bir birey, kendisini kesinlikle zorla bu duruma getirilmiş hissetmez, tersine eylemleri kendi istencine uygun biçimde gerçekleşir, istencine karşı değil. Bir kişi kaza ya da rastlantı sonucu iyi olmaz, ayrıca herhangi bir zorlama ya da baskı, hatta cehennemin kapıları bile onun temel tutumunu sarsamaz. Ortaya çıktığında zorunlu hale gelen özgür eylem, yalnızca öz farkındalık ve ideal bir şey olarak bilinçte oluşmaz, çünkü özgür eylem, yalnızca bilinci değil özü de önceler, hatta bizzat her türlü özü ve bilinci meydana getirirAncak bu eylem, insanın tamamen bilinçsiz olduğu bir eylem değildir; örneğin yanlış bir davranışını mazur gösteren ve “ne yapalım ben böyleyim” diyen birisi, bizzat bu kişi olmasının kendi suçu sonucunda gerçekleştiğinin farkındadır, tıpkı başka türlü davranamayacağı konusunda haklı olduğu gibi."

"Kötülüğün genel olanağı, gösterildiği gibi, insanın kendi benliğini özel bir araç olarak görmek yerine, onu her şeye hükmetmek isteyen bir evrensel istence yükseltmesinde ve içindeki tinselliği bir araca dönüştürme çabasında yatar."

"Dürüstlük, ödevin katı bir şekilde yerine getirilmesi olarak son derece biçimsel olabilir, sert ve zalim bir karakteri olabilir. Bu katı tutum, doğadaki yaşamın katılığı gibi, ilk kez gerçek zarafetin ve ilahiliğin yeşereceği tohumdur; öte yandan sözde daha soylu olan ve bu tohumu küçümseme hakkını kendinde bulan ahlak, hiç meyve üretmeyen cansız bir filize benzer."

"Kendisinde kötülük yapacak malzeme ya da güç olmayan kişi, iyilik için de hazır değildir. Olumsuz ahlakımızın savaştığı tutkuların her biri, bir erdemle aynı kökü paylaşan güçlerdir. Her türlü nefretin ruhu sevgidir ve en şiddetli öfkede kendini gösteren, en içteki merkezin kışkırtılan dinginliğidir. Uygun ölçüde ve organik bir dengede olduğu sürece tutkular erdemin gücüdür ve onun doğrudan aracıdır."

"Tin, hem içindeki logosu hem de sonsuz özlemi algılayarak ve aslında kendisi olan sevgi tarafından mecbur edilerek, sözünü söyler, böylece akıl ve özlem, özgürce yaratan, her şeye gücü yeten istence dönüşürler, doğanın başlangıçtaki düzensizliğini, sanki bu düzensizlik kendilerinin eseriymiş gibi düzene sokmaya çalışır."

 "Sevgi, kendi başına var olan, ama gerçekte öteki olmadan var olmayan ya da var olamayanları birleştirir. Sevgi, zaten birbirlerine ihtiyacı olan şeylerin bir araya gelmesi değildir. Gerçek sevgi, kendi başlarına var olabilen şeylerin, yine de başkası için ve başkasıyla var olmasıdır. Sevgi, parçaların bir bütün oluşturması değil, başka bir parçaya ihtiyacı olmayan bütünün, yine de -buna rağmen- başka bir bütünle var olmasıdır. Bu aynı zamanda sevginin özgürlükle olan özsel bağını gösterir."