Pazar

Gerçek İslam

Sık kullanılan bir söz: "Her işte bir hayır vardır." Genellikle teoloji kökenli bu kaderci deyiş, her şeye gücü yeten mükemmel Tanrı'nın istese dünyadaki kötülüklere izin vermeyeceğini, ancak bizim akıl kapasitemizin algılayamayacağı büyük bir planı olduğu için, bize kötü gelen şeylerin bu tanrısal planda bir anlamı olduğunu söyler. Bu, aslında kötülüğün "gerçekten" olmadığı anlamına gelir. Kötülük bir amaca hizmet eder, amacı insan kavrayamasa da. Pek masum değildir bu deyiş. Birincisi, kötülük meşrulaşır, daha yüksek bir ülkü adına yapılan kötü eylemler haklı çıkarılabilir. İkincisi, insan bir araç haline gelir. İnsanın eylemleri nihayetinde yüksek bir amacın aracıysa, insanın zihinselliği ve eylemselliği de bir araçtan başka bir şey olmaz. Buna bağlı olarak, insanın, başta iyi ve kötü arasında olmak üzere, herhangi bir özgür seçim olasılığı ortadan kalkar. İnsanın özgür olarak yaptığını düşündüğü seçimler ve eylemler, hiçbir zaman gerçekten kendisinin değildir. Netice her zaman "Allah'ın takdiridir."



1785 yılında Alman filozof Jabobi'nin o dönem Almanya'da popülerleşmeye başlayan Spinozacılığı eleştirdiği kitapla patlak veren panteizm tartışması, önemli ölçüde Tanrı ve insanın ilişkisi bağlamında özgürlük sorununu ve iyilikle kötülüğün özgürlükle ilişkisini kapsar. Almanya'daki hemen hemen tüm filozofların katıldığı ve yıllar süren bir tartışmaya dönüşen bu süreç, abartmadan söylenebilir ki, bugünkü özgürlük, bireysellik, iyilik ve kötülük tartışmalarının felsefi temellerini atmıştır. 

Özet olarak Jacobi, Spinozacı panteizmin, Tanrı ve başta doğa olmak üzere her şeyi -bir- olarak düşündüğünü, bunun da zorunlu olarak materyalizme ve sonunda ateizme götüreceğini iddia etmiştir. Panteizmin popülerleşmesinin aydınlanmanın akılcılığıyla ilgili olduğunu eklemiştir; akıl yerine mutlak inancın yeniden temel alınması gerektiğini söyler. Başta Kant olmak üzere, Jacobi, Alman idealistlerinden ve hatta Romantiklerden art arda darbeleri yemiş, sonuçta asıl niyetinin tam aksine, bir yandan rasyonalizmin serpilmesine diğer yandan idealizmin özgürlükçü materyalist temellerinin atılmasına yol açmıştır. Bu eleştirilerin hepsinin olmasa da çoğunun ortak özelliği, insan aklını ve özgürlüğünü savunmaları olduğu söylenebilir. Bu eleştirileri yapan insanlar da öyle din düşmanı filan değildir, hatta bazıları insanları Hristiyanlığı özgürlüğün dini olarak yeniden düşünmeye çağırmaktadır. İnsan eğer Tanrı'nın bir suretiyse, eylemlerinden de sorumlu olmalıdır. Kabaca söylenirse, insanın gerçek özgürlüğü, aklının göstereceği yolda doğru ve yanlış, iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yetkinliğindedir. Daha önceden Tanrı tarafından belirlenmiş olan ve insanın anlama kapasitesinin dışındaki ilahi bir plan görüşü hem insan özgürlüğünü yadsımaktadır hem de insanın haysiyetine aykırıdır. İnsanın haysiyetine aykırı olan bir şeyi Tanrı'nın onaylaması ise çelişkilidir. O halde "gerçek" Hrıstiyanlık, en başta özgürlüğün teminat altına alınmasıyla mümkün olur. Elbette Hrıstiyanlık dini adına sürüsüne bereket kötülük yapılmış ve insanlar birbirini kıtır kıtır kesmiş olsa da, 18. yüzyıl sonunda ve 19. yüzyıl başında süregelen panteizm tartışmasında dile getirilen şeyler acaba bugün Müslüman camiada dile getirilebilir mi? "Gerçek İslam" konusu, hem Türkiye'de boğuculuğunu arttıran siyasal İslam hem de Işid gibi örgütlerin İslam adı altında yaptığı vahşet yüzünden gündeme geldiğinden, meşru bir soru bu.

Lafı dolandırmadan şunu söylemeli önce: Bir şey nasıl pratik ediliyorsa o şekilde gerçekleşir. Bir din, haksız kâr etmenin, insanları sömürmenin, baskı altına almanın, öldürerek dehşet saçmanın aracı olarak kullanılıyorsa o şekilde gerçekleşir. Hayali, aşkın, üst boyutlarda bir yerde "gerçek" aramak çelişkilidir. Ama böyle gerçekleşmesi, hep böyle gerçekleşmesi gerektiği anlamına gelmez. Müslümanlar arasında İslam'ın bugünkü gibi gerçekleşmesinden rahatsız olan mutlaka çok insan olmalı. O halde soruyu şöyle değiştirmek gerekir: "İslam doğru bir şekilde nasıl gerçekleşebilir?" Burada ilk mesele, "doğru" kavramından kimin neyi nasıl anlayacağı olacaktır muhtemelen. İslam'ın bir siyaset aracı olması doğru mu yanlış mı mesela? İnsan aklının ve düşünme kapasitesinin özgürlüğü İslam'da nereye kadardır? Hrıstiyanlıktaki Kilise gibi ekonomik ve siyasal bir egemenlik kurmak İslam'da zorunlu mu? İnsan haysiyetinin sınırı İslam'da nedir? Bunlar gibi sıralanabilecek yüzlerce sorunun buluştuğu zemin, bugün Müslüman coğrafyada iki yüz yıl önceki panteizm tartışmasının gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği. İslam Bilimleri'nde hoca olan bir tanıdığın söylediğine göre, kapalı kapılar arkasında çok tartışma dönmekte, ancak kamusal alanda tartışmaya kimsenin cesareti yok henüz. Cesaret bulunamayan şey de, Tanrı'nın varlığı ya da yokluğuyla ilgili bir konu değil, en temel yorum geleneği üzerinden felsefi-düşünsel bir tartışmanın özgürce yapılması. 

Hegel, Din Felsefesi Üzerine Dersler'de İslam'ı "mutlak kadercilik" ve "mutlak fanatizm"in dini olarak tanımlar. Kadercilik, tanrısal öngörü konusu bağlamında, 14. ya da belki 15. yüzyıla kadar İslam dünyasında tartışılmış, sonra "her işte bir hayır vardır"da karar verilerek konu, en azından kamusal alan için kapatılmıştır. İkinci meseleyle ilgili Hegel, mutlak kaderciliğin, zorunlu olarak mutlak fanatizme götürdüğünü söyler. Çünkü insan, mutlak kaderciliği benimsediğinde, yaşama karşı, dünyevi amaçlara karşı mutlak pasifliği benimsemiş olur, ama doğası gereği aslında pratik ve etkin bir varlık olduğu ve insanın kendi yaşamı ya da etkinliğini somutlaştıramadığı için, bu sefer tekil bireylerde bizzat Tanrı'nın mutlak birliğini somutlaştırılmaya çalışılır. Bu nedenle de Müslüman toplumlarda Tanrı'nın temsili olarak mutlak güce sahip muktedirlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Schelling'e göre de gerçek kötülük, bireyin şahsi istencinin tüm diğer tikel istençleri temsil etmesiyle, dolayısıyla bireyin evrenselliğin bir aracı olacağı yerde, evrenselliğin bireyin istencinin aracı olmasında ve evrenselliği bizzat temsil etme hakkında görmesinde yatar. Böyle bir tekil istenç, kendisinin olmaması halinde devletin de olmayacağını pekala ilan edebilir. Yüzyıllardır ancak kapalı kapılar arkasında tartışmalarını devam ettiriyor gibi gözüken dürüst ve bilgili İslam düşünürlerinin bugün bu konuda söyleyecekleri merak konusu. Kapalı kapıları kıracak cesaret ise artık giyotin ya da idama göğüs gerecek cesaretten öte, mevki sahibi olmayı kaybetmeyi göze alacak bir cesareti istiyor olmalı artık. Katolik kilisesinde geleneksel bir alışkanlık olan çocuk tacizine yüksek sesle karşı çıkmak yerine kurumları savunmaya çalışmak, dini bir araç olarak kullanarak örülen devasa bir çıkar ağının yarattığı suskunluğu da açıklıyor olsa gerek. Suskunluk gerçekliği onaylar. O halde gerçek İslam şimdilik budur. Ancak doğru İslam bu mudur? Bunu kapılar kırıldığında göreceğiz ve şimdilik kapılara dışarıdan omuz atmak dışında yapacak pek bir şey yok. 

Çarşamba

Büyük Bunalım: İnsan

Bir süredir tanık olunan vahşet ve barbarlık karşısında dumura uğramamak mümkün değil. Her gün facebook'a twitter'a düşen haberler ve görüntüler, bildik küçük dünyamızın temellerini sarsıyor. İnsanı derin bir çaresizliğe, bunalıma, "ne yaparsak yapalım boş" duygusuna götürüyor. İnsanın daha önce karşılaşmadığı ya da karşılaşmadığını sandığı bir durum bu; sosyal medyanın da etkisiyle, sanki insanlık ilk defa böyle bir dönem yaşıyormuş gibi geliyor kişiye. Dünyanın dört bir yanından her an korkunç haberler geliyor. Pakistan'da bir lunaparktaki çocukların kopmuş kol, bacak ve kafasını bir mouse tıkıyla görmenin yaratacağı etkiler öyle hemen anlaşılabilir değil. Eskiden onca savaş arasında insanlar nasıl sanat, felsefe yapmış diye sorarsak cevabı şu: O zamanlar internet mi vardı? Şimdi eğer "bu adamlar barbar" ya da "işte İslam bu" deyip işin içinden çıkmayacaksak ve bazı şeyleri anlamlandırmak durumundaysak, sanırım geçmişe dönüp bakmamız gerekecek. "İnsan hep böyle miydi," "ne oldu bize" sorularının yanıtı genelde geçmişte gizli ve yakın geçmişe bakınca denilebilir ki, "bu daha iyi günlerimiz." Çünkü birey bunalımda değil belki, bizzat insan büyük bir bunalım.

1930'lardaki korkunç ekonomik krize de deniyor Büyük Bunalım ya da Buhran. Almanya'da bir para banknotunda onlarca sıfırın olduğu, açlıktan insanların birbirini öldürdüğü, intiharların zirve yaptığı bir dönem. Hitler'in yükselişine ve İkinci Dünya Savaşı'na zemin hazırlayan, Birinci Dünya Savaşı'nın etkilerinin büyük bir rol oynadığı bir dönem. Geçenlerde okuduğum bir romanla (A God In Every Stone) daldım Büyük Bunalım'a ve öncesindeki savaşa. Sonra Birinci Dünya Savaşı'na dair hiç bilmediğim şeyler üzerine okudum biraz. İnsanlık tarihinin o zamana kadar görmediği kadar vahşi bir savaş. O zamana kadar bilinmeyen ağır silahların kullanıldığı, 40 milyon insanın öldüğü, milyonlarca insanın sakat kaldığı bir savaş. Örneğin Avrupa'nın göbeğinde, Belçika'nın Ypres bölgesinde yaşanan muharebeler akıllara durgunluk verici; kitlesel imha silahlarının ilk defa kullanıldığı muharebeler bunlar. Fransızlar ve İngilizler Almanlara karşı savaşırken, birden Alman uçakları beliriyor ve tonlarca klor gazını askerlerin üzerine atıyor. Boğazı, midesi kaynayarak ölen, patır patır düşen binlerce asker. (Sonra tabii aynısını İngilizler Almanlara yapıyor.) İkinci Dünya Savaşı'ndaki gaz odaları öyle birden çıkmıyor yani ortaya, Birinci Dünya Savaşı'nda da uluorta kullanılmış kitlesel imha silahları. 

                                       

Bu savaşın bir başka özelliği, adı üzerinde dünya savaşı olması. Sanki dünyadaki bütün topluluklar birden çıldırmış, içindeki canavarı meydana salmış. Ama bazı topluluklar zorla katılmış. Sömürgeciliğin çifte kötülüğü. Sömürdüğünle bırak bari, bir de kendi berbat savaşının askeri yapma. Çanakkale Savaşı'nda aborjinlerin olduğunu biliyordum ama mesela bu Ypres Muharebeleri'nde binlerce Hintli olduğunu bilmiyordum. Elin Hintlisi, sen kalk gel, Fransız-İngiliz ve Alman cephesi arasında klor gazından boğularak öl. Neden? Çünkü İngiliz sana savaştan sonra özgürlüğünü vaat etmiş. Önce senden özgürlüğünü almış, sonra kendi savaşında seni savaştırtmış, sonra da belki özgürlüğünü verecek. Ki vermiyor, savaştan sonra bağımsızlık isteyen binlerce Hintliyi Hindistan'da katlediyor. Sanırımş bu Birinci Dünya Savaşı, insanın ne olduğunu anlamamız açısından epey önemli bir savaş. Gerçi İkinci Dünya Savaşı'nda iyice ayyuka çıkacak insanlığın buhranı, ama bu savaşta insanlık tarihinin dehşeti ilk defa apaçık bir şekilde belgeleniyor. Yine de, savaşlar tarihinden oluşan insanlık tarihinin böyle olacağına dair uyarılar vardı galiba kadim zamanlarda. 

                                   

İnsanlığın katmanlarında biraz daha geriye gidelim: Kral Oedipus miti. Sophokles'in tragedyasından çok öncelere dayanan, kadim bir öyküdür Oedipus. Ağızdan ağza dolaşan her kadim öykü ve masal gibi, Kral Oedipus da insanlığa dair temel ipuçları barındırır. Ama Kral Oedipus'un olay örgüsü, diğer birçok öyküden ayrılır. (Joseph Campell'ın mit yapısı filan pek işlemez mesela Oedipus'ta, ama bu başka bir yazının konusu). Bu nedenle bu öykünün, insanlığın gidişatıyla ilgili genel bir uyarı olduğuna dair görüşler vardır (bkz. Goux). Üç temel uyarı söz konusudur: Eylemsizlik, araçsallık, öteki cinsiyetin reddi. Bu üç uyarının somutlaştığı olay, Oedipus'un Sfenks'le karşılaşmasıdır. Eylemsizlik: Oedipus, Sfenks'in bilmecesini herhangi bir fiziksel mücadeleye-savaşa girmeden çözer, oysa mitolojik öykülerde fiziksel mücadele önemlidir, çünkü tam bir yenilenme için, ruhun yanında bedenin de savaşması gerekir. Araçsallık: Oedipus, bilmeceyi herhangi bir yardım almadan, salt kendi aklına güvenerek çözer. Oysa öykülerde her zaman bir yardımcı olmalıdır (bir hayvan, ilahi-kutsal biri vs.), bu yardımcı insanın bilemeyeceği diyarların (bilinçdışı, doğa, göksellik vs.) olduğunu insana hatırlatır, ona sınırını gösterir. Ancak Oedipus, kendi aklını merkeze koyarak, ilerde her şeyi bu aklın aracı yapabileceğinin işaretini verir. Öteki cinsiyetin reddi: Oedipus, araçsal aklı temsil eden egosantrik erkek figürü olarak, Sfenks'in dişiliğinin reddidir. Oedipus figürü, erkeğin içindeki dişil unsurun reddidir (ve kadının içinde eril unsurun). Böylece insan kendini bütünleyen bir unsurunu kaybeder, yarım insan olur. Sfenks, bilmece çözüldükten sonra kendini uçurumdan aşağı bırakır. Yani aslında karanlık ve aydınlık, dünyevi ve uhrevi, bilinç ve bilinçdışı, insan ve doğa arasında bir uzlaşma olmamıştır. İnsan kendini merkeze koydukça, bütünlükten uzaklaşır. 

Bugün Oedipus çeşitli kılıklardadır. Afrika'da bir savaşın ortasında fotoğraf çeken beyaz gazetecinin ya da arkadaşlarıyla selfie çeken bir gencin gururudur. Meydanlarda haykıran bir politikacının öfkesi ya da dünyada olan bitenler karşısında kendini çaresiz hisseden bir orta sınıfın iç çekişi de olabilir. Herkes bir şekilde yorumlayabilir Kral Oedipus'taki uyarıları ve kendinde ya da başkasında görebilir Oedipus belirtilerini. Hepimizin gittikçe birbirimize benzemeye başladığı bir dünyada daha da kolay olmalı bu işaretleri görmek. Daha geçen yüzyıl yüz milyonlarca insan birbirini kesip biçmişken, bugünkü gösteri çağında vahşet de bir şova dönüşmüşken, üç-dört bin yıl önce yapılmış bazı uyarılara kulak kabartmakta fayda olabilir. İnsan hep böyle miydi, hep böyle mi kalacak? Kendi bunalımlarımızdan çıkıp, insanlığın buhranı üzerine düşünmek, belki de yalnızca düşünmeyip eylemde bulunmak gerek. 

Salı

Kant ve Şehitlik

Kant Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi'nde, dünyada ya da düşünülebilecek herhangi bir başka yerde, iyi istenç dışında (iyi irade de denebilir ama iradeyi bir kavram olarak gördüğümden istenci tercih ederim) sınırlandırılmamış iyi bir şeyin olmadığını söyler. İyi istenç, hiçbir şeyle sınırlandırılamayan, sınırsız iyidir, bu nedenle en yüksek iyidir. Antik Yunan'ın erdemleri, örneğin ölçülülük, adalet, cömertlik elbette iyidir, ancak bu iyiler sınırlandırılmıştır, çünkü genellikle başka şeylere hizmet ederler, örneğin toplumun uyumlu birlikteliğine. Sağlık iyidir, ama uzun yaşamaya, esenlikli bir yaşam sürmeye hizmet eder. Usta bir ayakkabıcının yaptığı ayakkabı iyidir, ama ayağın rahat etmesine hizmet eder. İyi istenç ise yalnızca iyidir. İyi istençle yapılan eylem, sonucu ne olursa olsun iyidir. Buna belki "iyi niyet" de diyebilirdik. Ancak bu niyet, hiçbir şey niyet etmeyen bir niyet olmalıdır.

İstencin kendi içinde iyi olabilmesi için, her türlü dış etkiden, eğilimden, duygudan, hissiyattan, herhangi bir faydadan, geleceği yönelik yatırımdan arınmış olması gerekmektedir, bunlar ne kadar masum olurlarsa olsunlar. Diyelim bir dilenciye para veriyorsun. Peki ben nasıl bileceğim senin onu vicdanını rahatlatmak için vermediğini. Belki sen bile bilmiyorsun bunu parayı verirken. Bu durum, ahlaki olarak nitelediğimiz tüm eylemleri kapsar Kant'a göre. Ahlaki eylem, yalnızca iyi istencin motive ettiği bir eylem olabilir. Hele ki cennete gitme motivasyonuyla yapılan güya ahlaki eylemler, Kant'a göre iyi bile sayılmaz; bırakalım bencil dürtülerden motive olan eylemlerin iyi olmasını, başkasını düşünerek yaptığımız eylemler bile duruma göre ahlaki olmayabilir. Kant'ın deyişiyle mücevher gibi parlayan salt iyi istençten yola çıkan eylem iyi ve ahlakidir. Peki bu salt, saf, bomboş iyi istenç nasıl motive olmaktadır? Boş bir istenç, boş bir niyet? Tam değil.

Hangi istenç mutlak olarak iyidir? Kendine koyduğu düstur, ilke, evrensel bir yasa haline getirilebilen, böylece kendisiyle hiçbir zaman çelişmeyecek olan istenç. Başka hiçbir şeyden ve kişiden etkilenmeden kendi yasasını kendi koyabilen (otonom) aklın evrensel yasası olabilen istenç. Bu akıl kimin aklı? Senin, benim. Yasa kimin yasası? Salt aklın. Yazılı bir yasa değil, Musa'nın on emri değil, "hırsızlık yapma", "sadaka ver," gibi eylemin içeriğini doğrudan yönlendiren bir yasa değil. Mesela yalan söylemek neden ahlaki bir ilke haline getirilemez? Evrensel olarak kötü olduğu için mi? Yooo. İnsan bazen yalan söylemek zorunda kalabilir, mesela kardeşini kovalayan katile, "hayır kardeşim evde değil," diyebilirsin, evde olsa da. Yalan söylemek mutlak kötü değildir ancak evrensel bir ahlaki ilke haline getirilemez, çünkü herkes yalan söylerse, yalanın karşıtı olan doğruluk kavramı ortadan kalkar. Böylece aslında yalan da ortadan kalkar. İlke, kendi kendini ortadan kaldırmış olur. Kant "şunu yap, bunu yapma" diye bir liste vermez. Yoksa bu, insanın otonomisine, aklının yasa koyucu gücüne karşı gelmek olurdu. İnsanın özgürlüğü, bu yasa koyuculuğunda ve koyduğu yasaya özgürce uymasında yatar. Kant liste vermez, ama koyacağınız ilkeyi hangi çerçeveye oturtmanız gerektiğini söyler. Kant boş bir çerçeve verir size ve içini doldurmanız için tek kategorik evrenselleştirme buyruğunu açıklar: "Öyle bir ilkeye göre eyle ki, bu ilkenin aynı zamanda evrensel bir yasa olmasını isteyesin." Aklın evrenselliği ve her bireyin bu akla sahip oluşu esastır. Yani her bireyde evrensellik bulunur.

Bu noktada itirazlar yükselir. Kant'ınki salt biçimsel bir ahlak felsefesidir, ahlaki özne boş bir öznedir. Lacan'ın meşhur Kant ve Sade makalesi (ya da Kant Sade'la), sadizme adını veren Sade'ın, hazzın evrenselliğine ilişkin ilkesini Kant'a uygulayabileceğimizi anlatır. Yani Sade, Kant'ın söyledikleriyle çelişmeden Kantçı olabilir. Ya da eğer evrenselliğin merkezine dini kitapları koyarsak ve bu kitaplarda yazılanları biricik evrensel kurallar olarak ele alırsak, bu evrenselliği tıpkı Sade'ın sadistlikleri gibi istediğim eylemle somutlaştırabilir, örneğin cihat için çoluk çocuk katledebilirim. Canlı bomba olarak, kendi bireyselliğimi, evrensel merciler olan kutsal ülkü ya da din adına bizzat evrenselleştirebilirim. Bu yolda ölen ya da öldürülen herkesi şehit olarak adlandırabilirim, çünkü sonuçta her birey, evrensel ülkünün, dinin, inancın bir temsilcisidir, aracıdır. Oysa burada bir yanılgı söz konusudur: Kant yalnızca evrenseli bireye indirmez, bireyi de evrensele yükseltir. Her bir birey, bizzat evrenseldir, onun temsili-temsilcisi değildir. Bu nedenle, baştaki "iyi istenç", yalnızca evrenselleştirilebilen bir ilkeye dayanmaz, Kant Ahlak Metafiziği'nde kategorik buyruğun evrenselliğinin yanına bir de bireysel amaç kategorisi koyar: "Öyle eyle ki, bu, insanlığı kendi şahsında ya da  başkasının şahsında herhangi bir araç olarak değil, kendi içinde amaç olarak gören bir eylem olsun." İyi istencin bu koşulları gerçekleştirebilmesi için dayanacağı tek merci ise, başka hiçbir otoriteyi devreye sokmadan, kendi aklıdır.

Öyleyse iyi istenç, yalnızca evrensel olmasını isteyeceği bir ilkeyi değil, ilkenin yol açacağı eylemin insanı hiçbir şekilde bir araç olarak görmemesi gerektiğini dikkate almak zorundadır. Sanırım Kant'a göre, çocuklara şehitlik mertebelerini öğretmeden önce, aklın mertebelerini öğretmek yeğdir.

Pazar

Çakan Şimşekler ve Sıçrayan Kaplanlar: Benjamin'in Tarih Felsefesi

Walter Benjamin (1892-1940)


İçinden geçtiğimiz tarihin şu biricik anında ve hayatımızı sarmalayan şu mekanda bir an durup da bakışımızı aniden geçmişe çevirdiğimizde ne görürüz? İnsanlığın avcı-toplayıcılıktan başlayıp ileri kapitalizmde biten anlı şanlı öyküsünü mü? yoksa her biri barbarlığın vücut bulmuş hali olan görkemli piramitleri, anıtları, gökdelenleri, endüstriyel tarım çiftlikleri ve müzeye dönüştürülmüş toplama kampları ile atom bombasının hala etkilerini omuzlayan bebek ve çocukları mı? Tarih dediğimiz şey, adına nedensellik denilen bir otomatın tıkır tıkır çalıştırdığı insan eylemleri ve olayların içine düzgünce yerleştirilmiş olduğu bir zaman boyutu mudur? Yoksa feci bir sona doğru kararlılıkla hareket eden müzikli bir geçit töreni mi? Kaçınılmaz mıydı yani avcı-toplayıcıların çiftçi olması? Peki düzenli orduları olan krallar zorunlu muydu? Kaç kere başa sararsak saralım, insan psikolojisi kaçınılmaz olarak aynı tiyatroyu ve dekorları mı yaratacaktı? Yani, söyleyin bir kere, eğer biz kendi haline bıraksaydık, Avustralya aborjinleri bir gün devleti mi kuracaktı? Kendi haline bıraksak, Aztek kralı Avrupa'yı mı keşfedecekti? Kendi haline bıraksak, Sicilyalılar yuvarlak evler yapmaktan vaz mı geçeceklerdi? Bunu hiç bilemeyeceğiz. Ama şunu bilebiliriz: Resmi tarih, insanlığın ilerlediğine inanmamızı ister bizden. Bunu da en çok basitten karmaşığa giden düzenlerle ve teknolojik gelişmeyle kanıtlama peşindedir. Böylece güçlünün güçsüzü ezmesi, egemenliği altında alması, onu yok etmesi, devlet şiddeti, bugünün akıldışı ileri kapitalizmi bir kaçınılmazlık olarak görünür gözümüze. Kimse de şunu demez, kardeşim, tamam savaşlar ve çatışmalar her zaman vardı, ama aynı anda 800 bin kişiyi öldürmek neyin ilerlemesidir ayol?! Bilimin mi? Çünkü insanları gaz odalarında toplu imha etmek, onları kimyasal veya biyolojik silahlarla öldürmek ciddi bir bilimsel çalışma gerektirir. Sağolsun, cep telefonum konumumu çok doğru olarak bulabiliyor, bu sayede Amerika'daki bir üsden yönetilen bir İHA ile rahatça öldürülebiliyorum! İşte buna ilerleme derim hocam! Bunlar çok mu "ekstrem" örnekler sizce? Bu detaylara odaklanarak olayın bütününü kaçırıyor muyum? Peki, daha basit bir örnek vermeyi deneyim. Ayfon 6s aldığına içtenlikle sevinen asgari ücretli veya işsiz kişi, tarihin dip noktasındaki elindeki taşı başka bir taşa vurarak el baltası üreten adamdan daha mı özgür, daha mı ahlaklı, daha mı mutlu, daha mı cesaretli? Hiç sanmam. Böyle bir kıyaslama yapılamaz mı diyorsunuz? O zaman, Avrupalı sömürgecileri hiç yargılamayalım..Onların tarihin doğal gidişatı içinde yüzbinlerce insanı çeşitli yollarda katletmiş ve milyonlarcasını köleleştirmiş olduğu gerçeğine ahlaki olarak takılmayalım değil mi? Afrika'nın bir köyünde "geri kalmış" şekilde, Avrupa'nın teknolojik ilerlemesinden "yoksun" olarak yaşayan bir kadın, köle olarak satıldığında ne mutlu olmuştur! Artık o da teknolojik ilerlemenin, insanlığın ilerlemesinin bir öznesi olabileceği için! Ne büyük mutluluk onunki! Ne büyük ilerleme!

Bizim böyle bir ilerlemeye inanmamız mutlaka güçlü devletler, egemenler, patronlar ve savaş ağaları tarafından isteniyordur. İlerlemenin -tüm sevimsizliğine rağmen- kaçınılmaz olduğu, insanlığın bu fedakarlıklardan geçmesinin zorunlu bir doğallık olduğuna inanıyor olmamız onların tüm insanlıkdışı yöntemlerini uygulamalarının bir öncülü çünkü. İçine düştüğümüz kapitalist bilincin de bize dayattığı buna benzer bir masal. Hiç bitmeyen ihtiyaçlarımın oluşu, sürekli birtakım nesneleri satın almam gerektiği, büyüyünce düzenli bir işim olması gerektiği, düzenli "gelirimle" ev ve araba alma zorunluluğum, tatil yapma zorunluluğum, modayı takip etme ve hele hele kadımsan saçımı boyatma, "istenmeyen tüylerimi" aldırma, mutlaka bakımlı olma zorunluluğum diye uzayan giden hiç bir zaman tamama eremeyecek bir eksiklikler listesi...İşte okullarda tarih dersi sadece ve sadece bunlara inanabilmemiz için var. Kabul ediyorum, hikayeyi öyle bir anlatıyorlar ki, inanmamak elde değil! Ama zaten Orwell abimiz ne demiş? Geçmişi kontrol eden bugünü kontrol eder demiş. Bugünü kontrol eden de geleceği!


İşte bu tarihi koşullar altında tarihe dair başka bir kavrayış geliştirmek gerekliydi. Ve bunu Walter Benjamin'den daha iyi kim yapabilirdi ki? Bir insan, Almanyalı bir Yahudi olup hem Birinci hem de İkinci Dünya Savaşı'na tanıklık ederse, herhalde ortada "yaşasın ilerleme!" diye gezinmesini bekleyemeyiz değil mi? İşin ilginci, tam da onun döneminde ortada "yaşasın ilerleme!" diye gezinen sürüsüyle sosyal demokrat ve Marksistin kaynaması. Benjamin'in derdi bunlarla! İlk bakışta kapalı olmakla birlikte, Benjamin'in hayat öyküsünü ve dönemini bilen bir okuyucu için bu tezlerde açık bir biçimde ilerlemeci marksizmle hesaplaşma önplandadır. Ancak bunu yaparken Benjamin, Marx ve Engels ile hesaplaşmaz; hatta onlara hiç dalaşmaz bile. Benjamin'in hasımları döneminin -özellikle Almanya'da Nazizme hiç direnmeden boyun eğen- sosyal demokratları, Stalinist komünistler ve bir de bizim bugünkü tabirle "odun solcular" olarak niteleyebileceğimiz tarihi sınıf çatışmalarının doğal bir "ilerlemesi" olarak gören ve komünist geleceği bir olasılık değil de zorunluluk olarak kavrayanlardır.  Benjamin'e göre, tam da bu düşüncede olanlar, tarihteki olanaklılıları kapatarak, onu nasıl olsa bir gün kurtulaşa çıkacak ana yol olarak gören tembel bekleyişçilerdir.    

Benjamin, daha birinci tezde bizi dumura uğratır. Burada tarihsel maddeciliği içinde bir kuklanın saklı olduğu bir otomatı yöneten kukla oynatıcına benzetir. Her seferinde mutlaka satranç oyununu kazanan kukla ise teolojinin ta kendisidir. Tarihsel maddecilik, teolojiyi kullanarak tarihi "kazanmalıdır". Yani hem böylece tarih doğru olarak yorumlanacak, hem de faşistlere karşı zafer kazanılacaktır. Hadi bakalım, çık işin içinden! Tarihsel maddecilik nire? Mesiyanik teoloji nire? İşte Benjamin böyle sıradışı ("out of the box") düşünen bir filozoftur. Yanyana gelmesi mümkün olmayanları birbirine o kadar uyumlu bir şekilde örer ki, ve bunu sanıldğının aksine, o kadar tutarlı bir biçimde yapar ki, ortaya yepyeni bir tarih felsefesi çıkar. M. Löwy'e göre, Benjamin tarih tezlerinde üç birbiriyle çelişik gibi görünen düşünce akımından ilham alıyor: Alman Romantizmi, Yahudi Mesiyanizmi ve Devrimci Marksizm ve yine Löwy'e göre, Benjamin'in teolojisi  iki temel kavramla anlaşılabilir: Hatırlama (Eingedenken) ve Mesiyanik Kefaret (Erlösung).

Benjamin'in her tezini burada ele alabilecek yerimiz yok; ancak onun düşüncesinin bugün bizim açımızdan en değerli bölümü belki de otomatik bir şekilde tarihte görülen "ilerleme" fikrine kafamıza vura vura karşı çıkışıdır. Ayrıca, 6. tezde çok bariz bir şekilde Ranke gibi dönemin ünlü tarihçilerinin savunduğu pozitivist tarihçiliğe saldırır. Benjamin'e göre, tarih zulümlerin, zorbalıkların, yıkıntıların ve katledilişlerin tarihidir. Tarihin ilerlemesi, Batılı insanın adına "medeniyet" dediği yaratıyı ortaya çıkarmıştır; ama Benjamin'e göre "aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmayan hiçbir kültür belgesi yoktur." O halde, gerçek bir tarihsel maddeci ne yapmalıdır? O, tarihin havını tersine taramalıdır; ezen sınıfların ilerleme gördüğü yerde, o yıkıntı, zorbalık, ezilmişlik görmelidir. Avrupa'nın orta yerlerinde o katedraller nasıl inşa edildi? diye sormalıdır. Tuğlaları kimler taşıdı? Kimler üst üste koydu? Kimler o taşları oydu? Kaç kişi o inşaatta yaşamını yitirdi? Kaç köle bir araya gelip Paris'i inşa etti? İşte gerçek bir tarihçinin soruları bunlardır Benjamin' göre. Yoksa aslı barbarlık olan medeniyeti, alıp başımızın tacı etmek işten bile değildir. Pozitivist tarihçiliğe düşüncesinin doğal bir sonucu olarak karşı çıkar, burada Nietzsche'nin tarihe ilişkin düşüncelerinden faydalanır. Nietzsche şöyle buyurmuştu: "Tarih, yalnızca hayata ve eyleme hizmet ettiği zaman faydalıdır." İşte bu nedenle 6. tezine Ranke'nin ünlü sözünü alaşağı ederek başlar sevgili Benjamin: "Geçmişi tarihsel olarak eklemlemek, onu "nasıl olduysa öyle" tanımaktan çok, bir tehlike anında parlayan bir anının efendisi olmaktır." diyerek Rankeci tarihçiliği elinin tersiyle ittirir.

Paul Klee - Angelus Novus

Benjamin'e göre, tarih, faşizmin ilerleme tarihidir. Eğer bir ilerleme varsa, işte orada yanı başımızda duran faşizmdir. Bu noktada, Marx ve Engels'in "Komünist Manifesto"da bize anlattığı türden bir tarihi hikayenin karşısında konumlanır ister istemez. Önce derebeyleri vardı, onları yendik, burjuva sınıfı egemen oldu, şimdi de burjuvayı yenerek işçi sınıfının egemenliğini kuracağız şeklinde "olumlu" bir okumaya inanmaz Benjamin. Her ne kadar tarihsel maddecilik, sınıf çatışması ve diyalektiğin sonuna kadar yanında olsa da, tarihin bu fazla iyimser okuması doğru değildir ona göre. Benjamin'e göre bugünkü durumu aşabilmek (sihirli kelime Aufhebung burada) "kötümserliğin örgütlenebilmesine" bağlıdır. Asıl devrimsel eylem, ilerlemenin dışına sıçrayabilmek; onu bir anlığına bile olsa durdurabilmektir. "Yaşadığımız olayların 20. yüzyılda "hala" olabileceğine şaşırmanın hiçbir felsefi yönü yoktur" der Benjamin 8. tezinde. Bu şaşkınlığı, tarihe ilerlemeci bakışın bir kusuru olarak görür. Bu "büyük anlatıya" inanmaya devam ettiğimiz sürece Benjamin'e göre daha çooook şaşırırız. Doğru olan, tarih anlayışımızı ters yüz etmektir. İlerlemenin bir bekleyişçi öznesi değil, ilerlemeden dışarıya fırlamanın faili olabilmekle devrimler olur. Tarihin gözlerini faltaşı gibi açmış, ayağının önünde biriken barbarlık belgelerine bakan meleği Angelus Novus bize tarihin soğuk ve kasvetli gidişatından haberler verir. 9. tezde şöyle yazar Benjamin:
"...Meleğin yüzü geçmişe dönüktür. Bizim bir olaylar dizisi gördüğümüz yerde o yalnızca tek bir felaket görmektedir. Yıkıntı üzerine yıkıntı yığıp onun ayağının dibine iten bir felaket. Biraz daha kalmak, ölüleri uyandırmak ve parçalanmış olanı biraraya getirmek ister melek. Fakat, cennetten eser bir fırtına kanatlarına dolanmıştır, ve bu fırtına o denli güçlüdür ki melek artık onları kapatamaz. Bu fırtına onu sırtını döndüğü geleceğe doğru karşı konulmaz biçimde itmektedir; öte yandan da gözünün önünde yıkıntılar birikmektedir göğe dek. Bu fırtına bizim ilerleme dediğimiz şeydir."

Bunlar, Benjamin'in en çok bilinen ve alıntılanan tezleridir belki de. Ne var ki, Benjamin'in felsefesinin kanımca derinleştiği yerler "hatırlama" ve "zaman"ın niteliği üzerine düşünüşleridir. Hatırlama, Yahudilik inancındaki "Zakhor" (Hatırla!) buyruğundan ilhamını alır. Benjamin için çok merkezi bir kavramdır hatırlama, çünkü onun düşüncesinde kurtuluş sadece devrimi yapanlara gelmeyecektir; kurtuluş geçmişteki tüm ezilenlerin, katledilenlerin ve zulümlerin hatırlanışı olarak bir kurtuluştur. Geçmişin ezilen halkları unutulmayarak, tarihin dehlizlerinden, kuyularından, unutulup atıldıkları yerlerden teker teker kurtarılacaklardır. Kurtuluş onlar için hatırlanma olarak gelecektir. Bu düşünce Benjamin'de sadece "melankolik bir sızlanma" olarak görülmemelidir; bugünün devrimcisine güç ve enerji veren geçmişin ezilmişlerinin anısıdır. Yahudilik inancında, Mısır'da köle edilmiş olmayı unutmamak önemli bir yer tutar, bu anının canlı tutulması mesiyanik kefaretin gerçekleşmesi açısından yaşamsal öneme sahiptir. O yüzden, "unutma! hatırla!" der Benjamin.

Benjamin'de bir diğer özgün fikir, tarihin zamansal niteliğinin farklı bir kavranışıdır. Benjamin, tarihi boş bir zaman boyutu içinde sürekli akan bir olaylar dizisi olarak kavramaz. Esasında bu düşünce, ilerleme fikrinden daha da meta bir kavrayışa yönelik bir ifşa etmedir. Bizim alıştığımız homojen ve boş olan zamanın dolduruluşu olarak görülen tarihsel zaman kavramı yerine, tarihin her anını dolu ve eşsiz bir fırsat olarak tasarlayan, geçmişte bugünü, bugünde geçmişi gören ve ikisi arasındaki ilişkinin "kaplanın sıçrayışı" sayesinde bir anlık çakan bir şimşek gibi kurulduğunu savunan yepyeni bir zaman düşüncesini koyar. Adorno, Horkheimer'e yazdığı bir mektupta, Benjamin'in 14. tezindeki zaman kavrayışının Paul Tillich'in chronos karşısına koyduğu kairos kavramıyla benzeştirir. Zamanı nasıl tasarladığımız değiştiği ölçüde, tarihin ilerlemeci hareketi de daha absürd gelmeye başlayacaktır gözümüze. İnsanlık tarihi patikası belli ama içi boş bir zaman boyutunda yol almaz. Patika, insanın kültürü ve tarihiyle dolu olarak işlenir, bugünün zamanı geçmişi içinde taşır, geçmişe dönüp bugünü keşfetmek mümkündür.

Son olarak, Benjamin'in doğanın sömürülmesine karşı duruşunu hatırlayalım. 11. tezdeki doğa üzerine sözleri, küresel iklim değişikliğini deneyimleyen biz 21. yüzyıl insanına özellikle çarpıcı gelmektedir. Benjamin, kaba bir Marksist okuma olarak çalışmanın ve çalışan insanın yüceltilmesine karşıdır. Vülger bir Marksizm olarak gördüğü bu çalışma/emek yüceleştirmesini eleştirir; çünkü bu kadar çalışan bir işçinin ne işe yarayacağının sormamız gereklidir. Kendinde bir şey olarak "çok çalışma" özgürleşmeyi getiremez (bkz. Nazi kampları). Eğer yalnızca doğaya hükmetmeye yarayacaksa bu çalışma hiç de ahlaklı bir eylem değildir bu. Benjamin'e göre iyi, gerekli bir emek doğanın tahakküm altında alınmasını sağlayan insan emeği değil; doğanın "bağrında uyuklamakta olan virtüel yaratımları canlandırabilecek emek"tir. İnsanı, doğanın hükmedeni olarak görmeyi reddeden bakışıyla Benjamin, bugünün ekolojistlerine güçlü bir selam çakar.

Benjamin, bugün bizim kaplan gibi sıçrayarak kavrayabileceğimiz, bugüne taşıyabileceğimiz ve şimşeğin çakması gibi bir anda hakikat olarak karşımızda duracak bir tarih felsefesini sunar. Tarihin meleğinin ezeli ve ebedi acı çekişini durdurabilecek miyiz bilemeyiz.. Ama en azından totaliterliğe doğru "ilerleyen" ülkemizde bizim de Benjamin gibi bir avuntumuz var:
"Bizden sonra gelecek olanlardan galibiyetlerimiz için minnettarlık duymalarını değil, mağlubiyetlerimizi hatırlamalarını istiyoruz. Tesellimiz budur: Artık teselli bulma umudu olmayanlara verilmiş tek teselli.." 

*Daha fazlası için: M. Löwy, Walter Benjamin Yangın Alarmı: Benjamin'in Tarih Kavramı Üzerine Tezlerin Bir Okuması.Versus Kitap.

Cuma

İbni Haldun'a Göre Erdoğan'ın Sonu (veya Doğu toplumlarında ne değişti?)

Ebu Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Haldun el Hadramî veya tanınan kısa adıyla İbn-i Haldun (1332-1406), modern historiyografinin, sosyolojinin ve iktisatın öncülerinden kabul edilen 14. yüzyıl düşünürü, devlet adamı ve tarihçisi.

Her toplumun yaşamındaki dalgalanmalar, gelenek ve görenekler, o toplumda egemen olanın yaşam biçimine, tutum ve davranışlarına bağlı olarak gelişir. Bu bir özdeyiş biçiminde şöyle de dile getirilir: "Halk, hükümdarın dinindendir."

Devlet ancak kabile ve yakınlık bağının (asabiye) yardımıyla oluşur. Yenişme, savunma, karşı koyabilme, ancak yakınlık bağıyla olur; çünkü koruma coşkusu gösterme, korumak için atılıp haykırma ve arkadaşı uğruna canını bile vermekten çekinmeme, yakınlık bağında vardır ancak.

Sonra, egemenlik, onurlu ve çekici makamdır. Dünya yaşamının çıkarlarını, bedensel istekleri, tinsel tatları tümüyle çatısında toplar. Bu nedenle, genellikle, onu elde etme yarışları olur. Çok az kimse yenilmeden, onu bir başkasına kaptırmak ister. Bu yüzden çekişmeler olur. Savaşa, öldürüşmeye, ezişmeye değin varabilir çekişme. Bunların hiç birinde yakınlık bağı olmadan güç sağlanamaz.

Devlet egemenliğine özgü yeterli gücü sağlamış olan ailede, başkanlık ve devlet egemenliğini elinde tutar olma iyice yerleştiği, birçok kuşak ve birbirini izleyen yönetim dönemleri boyunca, miras yoluyla birinden ötekine geçerek sürüp gittiği zaman, insanlar devletin ilk dönemini unuturlar, anımsamaz olurlar. Başkanlık düzeni o aile için sağlamlaşmıştır artık. O aileden olanlara boyun eğip teslim olma eğilimi, din niteliğinde inançlara yerleşmiştir. İnsanlar, onların yanında, onlara karşı olanlarla savaşırlar. Bu yolla dinsel inançlarını korumuş olacaklarını düşünerek savaşırlar.

Bu egemen aileden olanlar, ellerinde devlet ve egemenliklerini sürdürebilmek için, ya öteden beri ailelerinin yardımı ve koruyuculuğu gölgesinde yaşayagelen "kulları"ndan, hizmetlilerinden yardım görürler ya da kendi soylarının dışında ama egemenliklerinin içinde bulunan ailelerden destek alırlar.

Ululuğu paylaşmayıp tek egemen olmak, devletin doğal gereklerindendir. Devlet, yakınlık bağıyla kurulur. Yakınlar düzeni ise, birçok yakınlardan oluşur. Bunlardan biri, ötekilerin hepsinden güçlü olur, hepsine baskın gelir ve hepsini egemenliği altına alır. Büyüklük ve baskı gücü gösterme huyu, hayvanlığın doğallıklarındandır. Başkan olan kimse de, baskı gücünü ortaya koyarak, halkı kendisine boyun eğdirme ve halka hükmetme işini, başkalarının kendisiyle paylaşmaya kalkmalarını önler. Başkan olduğu zaman "tanrılaşma" huyu belirir insana. Bu huy, zaten, insanoğlunun doğal yapısında vardır.

Başkan, tek egemen olunca, başkalarının baskı gösterme eğilimleri kırılır. Gemlerine bağlı dizginleri çekilir, o zaman artık, başkaları "hükmetme" işine katılmaya ve egemenliği başkanla paylaşmaya kalkışamazlar. Ve böylece, yakınlık bağlarının doğuracağı duyguyla ileri atılmalar, egemenliğe yeltenmeler engellenmiş olur. Sonuç olarak, başkan, gücü yettiğince tek egemen olarak bulunur devletin başında. O zaman, başkan, egemenlik yönünden "ulu" olmakta tek kişi olur. Başkalarının bu ululuğu kendisiyle paylaşmasına izin vermez.

Egemenler, güçlerini gösterip devlet egemenliğini kendilerinden öncekilerin olanaklarıyla birlikte alınca, yaşam ve mutluluk olanakları çoğalır. Yenen içilen şeylerin, giyim ve kuşamın, yatılacak yatağın, kullanılacak kap ve kacağın en incesini, gösterişlisini ararlar artık. Bununla övünç duyarlar. Egemenler, bu aşamadan sonra, rahata, huzura yönelirler. Yapı-konut, giyim-kuşam gibi alanlarda, egemen olmanın meyvelerini toplarlar. Köşkler, saraylar yaparlar.

Devlet, egemenlik ululuğunda tek olmayı gerektirir. Bu ululuk, topluluk üyelerinin tümünce paylaşıldığı ve hepsinin çabası tek amaca yöneltildiği zamanlar, topluluktakiler, kendilerinden olmayanlara karşı üstün ve baskın gelmek için istekli olurlar. Ululuklarını yapısını kurmak için ölümü bile göze alırlar, bu yapıyı baltalayabilecek çekinceleri göğüslerler. Ama ne zaman ki, içlerinden biri, egemenliği tekeline alır, topluluğun öteki üyelerinin katılmalarına meydan vermez, herkesin dizginini çeker, mali olanaklarla kendi dışındakiler üzerinde etkin olma yoluna gider, işte o zaman "gazalar-ganimetlere"e koşmakta, topluluktakiler artık pek istekli olmazlar. Aşağılanmaya ve köleleşmeye boyun eğerler.

Daha sonra gelen kuşaklar, egemenin bekçiliğini, koruyuculuğunu ve destekçiliğini yapmalarının karşılığı aldıkları ücretlere, ödüllere bakarlar ve başka bir şey düşünmezler. Ücret ve ödül karşılığında da insan kendini ölüme atmaz pek. Bu durum, devlette güçsüzlük doğurur. Devletin ciddiliğini ve gücünü sarsar.

Devlet, doğal olarak, iktidardakileri zengin ve gösterişli yaşam sürmeye sürükler. İktidarda, yaşam olanakları çoğalır, yaşam koşulları değişir. Egemenlerin dağıttıkları ücret ve ödüllere ilişkin giderleri artar. Zamanla gelirler, giderleri karşılamaz olur. Egemenlerin yoksul olanları tutunamaz, yıkılırlar. Zengin olanlarıyla daha da savrukça ödüller, ücretler verirler. Sonra öyle bir durum gelir ki, dağıtılan ücretler, bunlar alanların da alıştıkları gösterişli yaşam biçimlerine yetmez artık. Bunların istekleri çoğalır ve bu çevreler, aldıklarıyla geçinemez olurlar. Bunun yanında egemenler, yardımcı güçlerden ve askerlerden, sağladıkları olanakları, gazalara, savaşlara ayırmalarını isterler. Ama bu konuda gönüllü bulamazlar. Gönüllü yardımcı bulamayınca, bu çevreleri cezalandırma yolunu tutarlar. Çoklarının ellerindeki mallara-mülklere elkorlar. Bu yolla onların üzerinde etkili olmaya çalışırlar. Ne var ki bu yol, koruyucu güçleri zayıflatır. Bu çevreler güçsüzleşirken, dolayısıyla devletin başındaki egemen de güçsüzleşir.

Devletin gelirlerini artırmanın bir yolu var, o da, yeni vergiler koymaktır. Egemen de ister istemez bu yola gidecektir; çünkü yeni vergilerden gelenler, devletin koruyucu güçlerinin yeni lüks ve savrukluklarına gidecektir. Egemen, bu kez, koruyucu güçlerin sayısını azaltmak zorunda kalacaktır. İkinci, üçüncü, dördüncü kez askerlerin sayısını azaltma gereği duyulacaktır. Böylece, asker sayısı son derece yetersiz olacaktır. Devlet, güçten düşecektir. Bu durumsa, komşu düşmanları, devletin sınırlarından içeriye doğru geçmeleri için yüreklendirecektir. Ya da yönetim altında bulunan kabile ve boyların, devlete başkaldırmalarına yarayacaktır.



Kimi zaman, devlete böyle rahat ve gösterişli yaşam yüzünden gelen kocamışlık, devletin sahibi olan egemenin, kendi kabilesi dışından yeni yardımcı güçler edinmesiyle geriletilmek istenebilir. Egemen, böyle güçler sağlayıp bunlardan ordu oluşturabilir. Ve bu ordu, savaşlarda daha güçlü ve sıkıntılara karşı daha dayanıklı olurlar. Ve böyle bir güç kocamışlık derdine biraz ilaç sağlamış olur. Ne var ki, sonunda yine, Tanrı, buyruğuyla yasasını uygulayıp, devletin yıkılmasına ilişkin iznini verecektir.

Bilgileri eldeki tarih kitaplarında yazılı devletler üzerinde düşünürsen, bu anlatılanların doğru olduğunu görürsün. Hiç bir kuşkuya yer kalmadan...

*Metnin tamamı İbni Haldun'un MUKADDİME I kitabından (Turan Dursun çevirisiyle) alıntılandı.



Tarihin Diyalektik Hareketi Olarak Özgürlük ve Güvenlik

İnsanlık tarihini en başlarından bugüne kadar olan süreçleri içinde ele aldığımızda tarihin diyalektik hareketini sağlayan ve toplumsal değişimi hızlandıran şeyin özgürlük ve güvenlik çelişkisi olduğunu düşünüyorum. Yani bana sorarsanız kadın-erkek çatışmasının arkasında da, sınıf çatışmalarının arkasında da, devletler arasındaki çatışmaların arkasında da, hatta ve hatta kendi bireysel yaşam öykümüzün özünde de güvenlik ile özgürlük arasında yapılmış seçimler var.


Tarihin büyük hareketlerini şimdilik bir kenara koyalım. Herkes kendi hikayesine baksın. Hayatta özgürlüğü mü seçtiniz, güvenliği mi? Bu bir kişilik testi değil. Tarihi anlamamızı kolaylaştıracak bir araç. Şöyle söyliyim: Düzenli geliri olan bir işi mi seçtiniz? Yoksa riski olan girişimciliği veya işsizliği mi? Belli bir yaşta evlenip çocuk yapmayı mı seçtiniz? Yoksa eşsiz veya çok eşli kalmayı mı? Kazandığınız tüm parayı ev taksitlerine mi ayırdınız? Yoksa gezmeye mi? 30'lu yaşlarınıza kadar ailenizin size bakmasını mı beklediniz, yoksa evden koptunuz mu? Uzar gider bu sorular. Ama sanırım anlaşıldı. Bunların hepsi güvenlikle özgürlük arasında yapılan seçimlerdi. Özgürlük size bugünü en iyi şekilde yaşamanızı, güvenlik ise yarını garanti altına almayı öğütler. O zaman özgürlükten ödün vererek yaptığımız tüm seçimler, geleceğimize dair kafamızdaki endişelerin ne kadar ağır bastığıyla doğru orantılı. Şunu da hemen tespit etmem mümkün ki, modern toplumun bize dayattığı güvenlik seçeneğidir. Bizden hep ama hep güvenlikten yana tercih koymamız isteniyor. Güvenli yaşam daha az çaba, endişe, sıkıntı istiyor; güvenli yaşam "iş", "ev", "araba" ve "aile" gibi aslında muhafazakarlık içeren burjuva yaşam vaadiyle bir arada paketlenip önümüze konuyor. Bu bombardımanın önünde bir an olsun durup düşündüğümüzde anlıyoruz ki bu "güvenli yaşam" palavraları şeytanla yapılan anlaşma gibi; çünkü güvenli yaşam diye bize yutturulan gül bahçesinin karşılığında özgürlüğümüz talep ediliyor.


İlk toplumlara bakalım, göçebe avcı-toplayıcılar. Romantik bir tavırla değil, onları yüceltmeden ve de aşağılamadan bakalım. M. Sahlins, "The original affluent society" adlı makalesinde çok da güzel özetlemiş durumu. Bu adamlar ve kadınlar, toprağa bağlı değiller, bir eve bağlı değiller, durmadan çocuk yapmadıkları için nüfus hep belli bir sayıda, kamp yeri herkese açık, doğanın nimetleri de. Genellikle zamanlarını uyuyarak, dinlenerek, dedikodu yaparak, bir şeyleri onararak geçiyorlar. Bir kaç güne bir ava çıkıyorlar, av olursa güzel bir ziyafet çekiyorlar..Bol bol zamanları var, ayrıca açlıktan kıtlıktan da kıvranmıyorlar. Mekana bağlılık olmadığı için gerektiğinde yer değiştiriyorlar. Fazlaca eşyaları yok, en önemlisi hafif olabilmek. Hafif kalıyorlar, nesnelere bağlılık da yok o nedenle. Kavga ediyorlar, şiddet var, insan yaralama ve öldürme de var. Ancak bunlar genellikle son çareler. Ahlaksızlık ve aykırılık yapanlar toplumdan soyutlanıyor. Toplumun kurallarını uygulamak kolay, yaptırım büyük. Herkesin birbirini yüzyüze tanıdığı ve kanbağı olan böyle bir toplumda güvenlik ve özgürlüğün dengesi olabilecek en iyi düzeyde. Ne güvenlik için özgürlükten feragat ediliyor, ne de özgürlük için güvenlikten. Olabilecek en kötü şey pılını pırtını alıp yeni bir grup oluşturmak; bu da sizi kan bağıyla bağlı olduğunuz grubun konforundan/sağladığı güvenden mahrum bırakır. Ancak hepi topu bu. Tekrar özgür olarak güvende olabilirsiniz bir süre sonra, siz de kendi küçük toplumumunuzu kurana dek.. İşte bu nedenle, dünya üzerindeki özgün varsıl toplumlar avcı-toplayıcılar. Modernitenin kendini özgür, zengin veya ilerlemiş olarak tanımlaması tamamen bir yanılgı veya aldatmaca..

M. Sahlins'in muhteşem eseri. Her ölümlü okumalı.


İnsanların yerleşik yaşama geçişi bir büyük olay. "Ev" diye yılboyu kalıcı ve sabit bir mekan ortaya çıkıyor. Artık göçebe olunmadığı için, doğumlar artıyor. Kadın ve ev arasındaki zorunlu, hatta tarihsiz, gibi görünen bağıntı ortaya çıkıyor. Kadının cinsiyet rolleri nüfusun devamını ve artmasını sağlaması bakımından değerli oluyor. Yani bir kadının işlevi, ailenin işgücü kapasitesini artırabilme gücüne sahip birey olarak tanımlanmaya başlıyor. Bebeğin ve çocuğun ilk yıllarında "annelik" görevini üstlenen kadın, doğumlar artıkça daha da fazla ev ve çevresine bağlı (dolayısıyla ev ve çevresinde yapılacak işlerin yükümlülüğünü yüklenir) hale geliyor. Hem Üst Paleolitik Dönemin hem Neolitik Dönem'in şişman, gebe, koca memeli ve kalçalı kadın imgesinin ardında böyle bir cinsiyet algısı yatıyor olabilir. Aynı zamanda eril simgelerin de öneminin devam ettiğini görüyoruz. Kudretli, güçlü ve dominant iktidar sahibi erkek, fallik veya boğa sembolleri aracılığıyla kadın imgelerinin yanında kendine rahatlıkla yer buluyor.


Göçebeliğin bitmesiyle, en hafif toplum ülküsünün yerini, en ağır toplum ülküsü alıyor. Kim en çok, en kalıcı, en gösterişli, en değerli nesneleri üretecek ve biriktirecek? Artık iş çığrından çıkıyor, inşa edilmedik kutsal alan, anıtsal mezar kalmıyor, koca koca evler de..Obsidyenden ayna da yapabilirsin artık, bazalt taşından öğütme taşı da, pişmiş topraktan kaplar da..Özgürlük ve güvenlik dengesinde neler oluyor? Toprağa bağlılık, toprak ile soy arasında bir ilişki çıkmasına neden oluyor. En verimli topraklara veya önemli hammadde kaynağına kim sahip olacak? İlk önce kim geldiyse o tabii ki. Aynı yerde durmadan evler inşa ediyor ki insanlar, biz hep buradaydık diyebilsinler. Köyün çevresini duvarla örüyorlar, kimi zaman hendekler kazıyorlar, kuleler inşa ediyorlar. Herkes seferber olmuş, aman çoluk çocuk güvenli bir şekilde burada "oturalım" diye. Tarlaları var, hayvan sürüleri var, yerleştikleri toprağın altında ataları yatıyor/yaşıyor..Buradaki güvenlik faktörü, yiyeceğin üretiminde, hayvanın yerleşme içine alınmasında. Bu buğdaylar şu mevsimde hasat edilebilir düşüncesinde, veya şu hayvanlar baharda yavrulayacak bilincinde. Doğanın döngüselliğini denetim altına alacağım kibirinde..Sürekli yollarda olmak zorunda değilim, kıçımı serip tüm yıl burada inşa ettiğim kerpiç evde yaşayabilirim konforunda. Ailemi büyütebilir, daha fazla işgücüne sahip olabilirim, daha fazla tarla ekebilirim, daha fazla ürün alabilirim düşüncesinde..Bu da toprağın esiri olan (ama toprak kölesi, ya da serf anlamında değil) insan modeli. Yiyeceğinin güvenliği için ömründeki "boş" vakitleri seve seve veren insan modeli. Öyle ki, bu "konforu" gören göçebeler bir bir yerleşik yaşama geçiverdi, hemen tahılını, bakliyatını ekti; hayvanını güttü. "Evinin kadını" olan kadınlar için "ev işleri" o zamandan beri bitmiyor. "Evlenmek" ile "birini eş seçmek" ne zaman eşanlamlı oldu acaba? Güvenlik ve özgürlük dengesi belki de ilk olarak kadınlar için fena kaçtı. En temel toplumsal çatışmayı cinsiyetler arasında bulmamız tesadüf değil o halde!

Bu yeni üretim biçiminin ve sosyal örgütlenme modelinin yaygınlaşmasından sonra toplumlararası çatışmaların arttığı ve güvenlik fikrinin ağır basmaya başladığı görülebilir. Kullanılan kaynaklar belli, artan nüfus ortada.  Bunun yanında ilk salgın hastalıklar ortaya çıkıyor. Ya insanlar farklı bir biçimde örgütlenmeyi başaracaklar, ya da terk-i diyar edecekler..Her ikisi de oldu. Kan bağına dayanmayan yeni toplumsal örgütlenme biçimleri ortaya çıkarken, bir yandan da insanlar yeni coğrafyalara doğru yola çıktılar. Hatta bazıları teknelerine atlayıp adalara yerleşmeye gittiler, bir daha geri dönmemecesine...Onlar kendilerine eski alışık oldukları yaşamı bir daha kurmaya girişirken, geride kalanlar, bir lider öncülüğünde yeni bir hayat kurdular.


Zamanda biraz daha ilerleyelim. Nüfus artışı tarihte daha önceden görülmemiş yeni durumlar ortaya çıkardı. Hayvanların evcilleştirilmesi, insanların sürekli olarak bir arada yaşamaya başlaması, tarıma bağlı artan işler, beslenecek boğazların artması, az bulunan maden yataklarının denetimi, yeni silah tiplerinin üretimi vs. hepsi toplumlar arası çatışmaları artırdı.  Özellikle, önemli hammadde kaynaklarının (bakır, kalay, altın, gümüş, kalas gibi) kontrolü için birbiriyle didişen toplumlar tarihin hareketini sağlıyor. Toplumlararası çatışmaların arttığı, can ve mal güvenliğinin olmadığı bu dönemde, insanlar neyi seçti dersiniz? Tabii ki güvenliği! Güvende olmadığın bir dünyada özgür olmanın anlamı ne, öyle değil mi? Kendi tarihsel koşulları içinde göremeyecekleri tek şey, güvenlik karşılığında neyi takas ettikleriydi! Surların içinde, bir liderin çevresinde, insan gücünün bol olduğu ve saldırı karşısında herkesin silahlanabildiği güvenlik ortamı içinde yaşamak istemenin ne fenalığı olabilir? Fenalığı şurada: İnsan kendi zincirlerini bilerek ve isteyerek başkasının ellerine teslim etmiş oldu. Yani, zincirleri insana takanlar zorba liderler değil, tam tersi, kendi rızalarıyla kendini kendini zincirleyen kişilerdi. İnsanın en temel biyolojik dürtüsü olan can güvenliği arzusu, insana verili olan en değerli ve biricik yaşam enerjisini, yani özgürlüğünü alıyordu (Sanırım burada bir Hobbes göndermesi gerekli).


Geç Tunç Çağında (MÖ 1600-1200) Truva kenti. Sur içi ve sur dışı yaşam.

 

Bu takas ölümcül bir takastı, çünkü yalandı. Can ve mal güvenliği sağlayan lider, istediği takdirde, insanların güvenlik korkusunu sonuna kadar sömürebiliyor, onları bir askere veya köleye çevirebiliyordu. Sur içinde yaşamın konforu, daha doğuştan köle olmak anlamına geliyordu. Sanılmasın ki, köleler ve topraksız köylülerdi sadece acı çeken, efendinin trajedisi de hep devam ediyordu. Efendi kendini pahalı mücevherleri, kumaşları ve emrindeki ordusuyla, din adamlarıyla oyalıyordu. Tüm bunlara sahip olduğundan ötürü, o da hiç özgür değildi! Hatta, tam da bunlara sahip olduğu için, o kendi kölesinden ve çiftçisinden daha az özgürdü. Özgürlük, herkes için az bulunur değerli bir "hammaddeydi". Burjuva devriminden önce kıta Avrupa'sındaki feodal sistemi anlatan Marx, tam da bu sınıf çatışmasından, emek sömürüsünden bahsediyor, burjuva devriminin tarihsel önemini ve değerini bu çerçeveden bize sunuyor, benzer bir işçi devrimini de özgürleşmeye doğru giden yolda tarihin tininin zorunlu bir sonucu olacağı şeklinde yorumluyordu. Sınıf çatışmalarının sona ermesi ülküsünde "özgürleşme" tininin gerçekleşmesi zorunluluğu karşısında tarihin tam da bu patikayı takip etmesi olası gözüküyor.
 

Ama, peki ya güvenlik? Özgürleşmenin karşısında güvenliğin geri adım atacağını hiç öngörebiliyor muyuz? Hele de içinde yaşadığımız dünyada, hangimiz kendini daha özgür hissediyor? Değil göçebe avcı-toplayıcının özgürlük duygusunu, Neolitik Dönem'deki ilk çiftçinin veya Tunç Çağı'ndaki surlu yerleşmeye sığınan ailenin özgürlüğünü bile mumla arar durumdayız. En azından bu insanlar kendi evlerini inşa edebiliyor, ava çıkabiliyor, kendi yiyeceklerini üretebiliyor, kendi kıyafetlerini dokuyabiliyor ve sınırların ve termal kameraların olmadığı bir dünyada özgürce mekan değiştirebiliyordu.
 
Suriyeli sığınmacılar Macaristan sınırında.
Özgürlük ve güvenlik bu resmin neresinde? Kaynak: Guardian.
 
Modern dünyanın zavallı özneleri biz: Çok konforlu yaşamımızın hangi anlarında özgür, bağımsız ve endişesiz hissediyoruz? Bir kere canımızın güvenliğini tamamen devletin kolluk güçlerine teslim etmiş durumdayız. Yiyeceğimizi üretecek, kendimize ev inşa edebilecek, doğada ailemizle kalsak hayatta kalabilecek hiç bir bilgi ve deneyime sahip değiliz. Tüm bunları bizim yerimize başkaları yapıyor ki bu da güvenlik karşılığında takas ettiğimiz özgürlüğümüzün bir parçası. Peki ya sahip olduğumuz ve sürekli arttırmamız gereken mallarımızın güvenliği? Hani biriktirdiklerimiz, güvenli bir iş, huzurlu bir aile, dolgun bir banka hesabı, emeklilik primleri, çocuğun okul parası? Yani öngörülen basmakalıp bir gelecek. Tüm bunlara "sahip" olduğumuz anda bir sihirmişcesine vardan yok olan özgürlüğümüz? Tüm oyalanmalarımız, asık suratlılığımız, endişemiz, bitmeyen stresimiz ve insanın içine fenalık getiren "küçük bir sahil kasabasına yerleşme" hayallerimiz...


Antik Yunan medeniyeti dahil tüm görkemli ve varsıl medeniyetlerin temelinin kölelerin emeğinde aranması gerektiğini söyleyen Marksist eskiçağ tarihçisi Croix, bireyin özgürlüğünün "tüm insan krallığının çıkarları için" giderek yok olmasını Marx'tan alıntıladığı şu pasajla anlatır:
 
"In the development of the richness of human nature as an end in itself... at the first the development of the capacities of the human species takes place at the cost of the majority of human individuals and even classes...; the higher development of individuality is thus only achieved by a historical process during which individuals are sacrificed; for the interests of the species in the human kingdom, as in the animal and plant kingdoms, always assert themselves at the cost of the interests of individuals."
(Theories of Surplus Value II.118)
 
V. van Gogh, Patates yiyenler/Aardappeleters tablosu (1885).
Croix'un kitabına seçtiği kapak resmi. Kaynak: wikipedia.
 
Neden Žižek'e göre Edward Snowden bir modern zaman kahramanı daha iyi anlıyoruz şimdi! Snowden, bize güvenlik diye yutturulan şeyin aslında özgürlüğün/mahremiyetin ve en ironik haliyle güvenin kendi rızamızla nasıl devletlerin eline teslim edildiğini gösterdiği için bir kahraman. Tam da o nedenle o devletler için bir vatan haini! Devlet aygıtının meşruiyetini sarsabildiği için. (Makale şurada: http://www.theguardian.com/commentisfree/2013/sep/03/snowden-manning-assange-new-heroes)
 

Sonuç olarak, anladım ki, insanlık tarihinde bir öncekinden daha karmaşık bir siyasi/ekonomik/sosyal örgütlenmeye giden her adım, özgürlüklerden daha fazla ödün vermek anlamına geliyor. Küreselleşmenin kendisi o nedenle özgürlüğümüzden geriye kalan kırıntıları da kurban etmemizi talep ediyor. Bize vaad edilen yine daha fazla güvenlik. Hiç gelmeyecek güzel bir gelecek için elimizdeki en değerli şeyden, yani özgürlükten ebediyen vazgeçmek..Tartışmanın bizi getirdiği nokta, sadece kapitalizm veya küreselleşme ağlaklanması değil. Aynı zamanda, insanın biyolojik dürtülerinin özgürleşme tininin tarihte gerçekleşmesine ne kadar izin vereceği sorusu. En başta gördüğümüz gibi, "can güvenliği" tehlikesi söz konusu olduğunda, özgürlük-güvenlik "dengesi", böyle bir denge varsa tabii, bozulmaya veya manipüle edilmeye çok müsayit. Tam da bugün olanlar gibi. İnsan zihninin en ilkel ama en güçlü dürtülerini kullanarak, insanlara bir düşman gösterip ("terörist", "bölücü", "vatan haini", "komünist" vs.) kişilerin tüm mahrem bilgilerini kendi rızalarıyla vermelerini sağlayabiliyorsunuz. Bana öyle geliyor ki, tarihte hiç olmadığı kadar güvenlik, özgürlük karşısında ağır basmış durumda. Hiç olmadığı kadar, özgürlüklerimizi kendi rızamızla veya bize danışılmadan "duman adamlara" teslim etmeye hazırız. Peki bunun bedelini çekmeye hazır mıyız?