Pazartesi

Nesne-yönelimli ontoloji: Mükemmel Bir Felsefi Suç

Felsefede yeni bir hayalet dolaşıyor. Postmodernizm ve onun görkemli filozoflarından bu yana yepyeni bir felsefi düşünüşten pek söz edilmiyordu, bazıları söylenecek her şeyin söylendiğini, düşünülecek her düşüncenin düşünüldüğünü belirtiyordu hatta. 

Şimdilerde yeni bir düşünce biçimi doğuyor felsefede, hatta çoktan doğdu desek yeridir; çünkü ciddi bir literatür oluştu bile bu konuda. Bu yeni felsefi düşüncenin kabul gören genel adı "Object-Oriented Ontology", yani kısaca "OOO". Türkçe'de "nesne yönelimli ontoloji", yani "NYO"olarak çeviri önerisinde bulunabiliriz. Önemli temsilcileri Quentin Meillasoux, ve sonra fikir ayrılıklarıyla birlikte gelişen iki ana dalı temsilen Graham Harman ve Levi Bryant. NYO, insan olan ve olmayan şeyleri felsefenin görünür alanına alarak, insan merkezcilikten uzaklaşma arayışında. Ancak tek meselesi bu değil, bir koca adım daha ileri giderek, şeylerin kendindeliğini, bağımsızlığını, birbirine indirgenemezliğini, onların içsel ve bize görünür olmayan "ilkel bilinçlerini" kabul etme eğiliminde. Yani, şeylere "şey" deyip geçmeyin; onlar biz onlara bakışımızı yöneltmediğimiz sürece "kendilerine çekilmiş" (withdrawn) durumdalar, bu onların bizim algımızın ve düşüncemizin ötesinde bir varlıkları, eyleme kapasiteleri ve hatta hatta ilkel bir psikeleri olmadığı anlamına gelmez! (Bana inanmıyorsanuz Harman'ı okuyun, aynen de böyle diyor!).

Graham Harman (1968- ;NYO'nun en önemli filozofu)

Biraz daha açalım:


NYO, modern düşüncenin Kartezyen ikiliklerine, özellikle Doğa-Kültür, Özne-Nesne ve Fail-Yapı ayrımına, modernizmle birlikte yükselen “bilen özne” tahakkümüne, bu düşünceye sonradan eklenen Kantçı “kuran özne”nin ayrıcalıklı konumuna karşı tavır alır. Unutulmamalı ki, Kant felsefesinin en önemli yönlerinden biri, dış dünyayı kendi zihinsel kapasiteleri ve duyu organlarıyla algılayan, ve böylece şeyleri fenomen (kendini görünür kılan şey) olarak bilen özneyi evrenin merkezine yerleştirmesidir. Dış dünya, bir özne tarafından “bilinmediği” sürece, nesnesi bile olmayan bir belirsizlik alanı olarak kalır (Albayrak 2015: 3). Bunun yarattığı en önemli sorun, öznenin bilme kapasitesinin her şeyin üzerine çıkması, özneye ayrıcalıklı bir konum verilmesi ve nesnenin bilen bir özne olmadan bir öneminin olamayacağı, dolayısıyla öznesiz bir nesne tasarımına karşı oluşudur. NYO’da, bilen bir özne olmadan da nesnenin bağımsız varlığı kabul edilir, yani öznenin karşısına dikilen bir nesne (Gegenstand) olmadan da, ondan tamamen bağımsız olarak nesne kendi içinde otonom ve eyleme kapasitesi olan bir varlıktır. NYO’ya temel oluşturan düşünce, Heidegger’in “Varlık ve Zaman” eserinde çeşitli aletlerin varlık durumlarını tartıştığı bir pasajda saklıdır. Heiddegger, nesnelerin kendine çekilmiş (withdrawn) ve bilinemez gerçekliklerini onların insana olan faydalı varlık durumundan (elönünde-bulunma; Vorhandenheit) ayırmak için “Zuhandenheit” (elaltında-bulunma; readiness-to-hand) kavramı altında inceler. Harman’a göre, bu elaltında-bulunma varlık durumu sadece insanlar ve nesneler için değil, tüm nesneler arasındaki ilişkiler için geçerlidir, yani, her nesne kendini göstermeyen, karanlık ve yüzeyin altında gizli kalan içsel bir varlığa sahiptir (Harman 2002). NYO, böylece, şeyleri, insanın bilme gücü ve isteğinin bir parçası olmaktan çıkarmakla, nesnelere tarihte geniş bir hareket alanı sağlamış olur. 
Heidegger'in çekici kırılmış...


NYO’da bu görüş nesneyi ön plana çıkarırken insanı arka plana itmek şeklinde bir düşünceyi yansıtmaz; onun yerine insanları da “nesneler” (şeyler) alanına dâhil ederek, onların üstün konumuna son verir. Böylece eski felsefelerin özne ve nesne olarak ayrı olarak ele aldığı entiteleri kapsayan tüm “şey”leri birbirinden bağımsız, birbirine indirgenemez ve eşit parçalar olarak görmek niyetindedir. Aynı zamanda, sürekli bilmeyle haşır neşir olan bir felsefenin (Epistemoloji) yerine varlıkbilimle (Ontoloji) uğraşan yeni bir felsefe getirmenin faydasına inanır. Böylece, “bilen ve kuran özne”nin hâkimiyeti ve felsefi düşüncede en az Descartes’ten bu yana baskın olan insan merkezci yaklaşım (anthropocentrism) son bulacaktır. Bunun yerine insanın merkezden çekildiği, insan olmayan her şeye faillik alanın açıldığı, dolayısıyla onların da bağımsız ve görünür kılındığı, yeni bir dünya tasarımı ortaya çıkacaktır. Böyle bir posthumanist evren tasarımında nesneler, insanlardan bağımsız olarak var olmakla kalmayacak, buna ek olarak insanlar olmadan da eyleme kapasitesine sahip olacaktır. Sözgelimi, bir sıvı insanlar olmadan da akabilir, yıldızlar ve kara delikler oluşur, toprak erozyona uğrar, dalgalar kıyıyı aşındırır, bir gemi batığı durdukça bozulur ve başka bir şeye dönüşür. Tüm bunlar felsefede nesneyi merkeze çekmenin gerekliliğini gösterir.    

Buraya kadar her şey yolunda. Okuması, üzerine düşünmesi bir hayli zevkli yeni heyecan uyandıran bir kavrayış.. Bir bakıma, insanın sırtındaki ağır yükleri de biraz alan rahatlatıcı bir düşünüş biçimi. Postmodernizmin kişiyi "birey" ilan eden, buyurgan ve talepkar parmak sallamasından bir anda özgürleştiriyor insanı. Herşeyle bir ve eşit olma, şeylerin kendilerinin başının çaresine bakabileceği, biz olmadan da evrenin devingen kalacağı ve işlerin yolunda gideceği fikri bana huzur veriyor açıkçası. Bir Japon Zen bahçesine bakar ve evrimsel, ezeli-ebedi huzuru bulur gibi bir hisse kapılıyorum...Derken, Kilis'e roket atılıyor, Ege'de bir mülteci teknesi batıyor, Afganistan'a bir drone saldırısı oluyor ve çocuklar ölüyor, bedenler ve zihinler paramparça oluyor...


Bana göre, NYO'nun zayıf karnı onun materyali ve ilişkileri simetrik bir düzene yerleştirmeye çalışırken, insan ilişkilerinin ve insanın kendisinin yarattığı eşitsiz ve adaletsiz tarihsel koşullara sırtını dönmesidir. Bu görmezden geliş, aslında her şeyi görünür kılmaya çalışan bir ahlaki tutumun, üzerine pek konuşulmayan ahlak dışı (amoral) duruşudur. NYO, istemeden de olsa, tarihte insanı kenara iterek, insanlığın en acil soru ve sorunlarına gözünü yummaktadır (ya da en azından kayıtsız kalmaktadır). Tüm düşünce biçimleri içinde geliştiği tarihsel bağlamın insan bilincinde yarattığı yeni etkiyle ortaya çıkar. O halde soralım: Günümüz dünyasının apaçık gerçeği nedir?

Günümüz dünyasının, yani içinde büyüdüğümüz ileri kapitalist dünyanın apaçık gerçeği sosyal eşitsizlik ve adaletsizliktir. Holding patronlarının bile kapitalizmden şikâyet ettiği bir çağda, insanın her gün maruz kaldığı eşitsizlik ve adaletsizlik duygusunun, felsefede bir sorun olarak tarif edilmeye son verilmesi, ironik bir ifadeyle, kendini bilmezliktir. Her şeyden önce, insan merkezcilikten uzaklaşma çabasından başlayalım. İnsan bilincinin bugün geldiği noktada, insan merkezcilikten uzaklaşma alınacak en ahlaklı tutumlardan biri elbette. Ne var ki, insanı merkezden çepere alma, insanın önemli bir fail olmaya devam ettiği dünyada, onun ahlaksız ve adaletsiz eylemlerinin de çepere alınmasına yol açıyor ne yazık ki. Belki burada yapılan hata, insanı topyekûn ve homojen bir entite olarak görme hatasına düşmek olabilir. İnsan; hayvanlar ve bitkilerin karşısına konduğunda homojen bir entite olarak görülebilir; ancak tüm olayların gerçekleştiği tarihsel bağlamında insanlar ırklarına, etnik kökenlerine, sınıflarına, cinsiyetlerine, yaşlarına, inançlarına ve karakterlerine vs. göre birbirinden ayrılan heterojen bir gruptur. Toplumlar ve bireyler arasında herhangi bir hiyerarşik ayrım, çatışma yokmuş ve bu dinamiklerin tarihsel olaylara etkisi yokmuş veya azmış gibi varsaymak, tarih biliminde yapılacak en büyük metodolojik hatalardan biri olur.
Böyle bir kayıtsızlık, ancak dünyanın realitesiyle yüzleşmeyen, ona dokunmayan ve onu bir sorun olarak tanımlamaktan uzak duran (ahlaksız değil ama) ahlak dışı bir kuramsal düşüncenin ürünü olabilir. Sözün kısası, Türkiye, Orta Doğu ve dünyanın diğer yoksulluk, adaletsizlik, işsizlik, savaş ve kölelikle boğuşan toplumları için ahlak dışı bir öğreti fazla “lüks” ve steril kalmaktadır. Açıkçası, benim bu yeni felsefi yönelimle ilgili biricik sorunum budur.   

Eleştirel kuramın önde gelen teorisyenlerinden M. Horkheimer (1982, 244), sosyal kuramın gerçek misyonunu “insanların köleleşmesine yol açan koşullardan onları özgürleştirmek” olarak tanımlar. Horkheimer (1982, 215), sosyal kuramın tarihteki görevini şu pasajda işler:


 «Eğer teorisyenin ve nesnesinin ezilen sınıfla dinamik bir bütünlük oluşturduğu görülebilirse, çalışmalarının sadece somut tarihsel durumun tanımlanmasından ibaret olmayıp o durum içinde onu değişmeye zorlayan etkenlerden birini oluşturduğu da anlaşılabilir: bu onun asıl işlevidir.»


Bu perspektiften NYO'ya baktığımızda, onun tarihin insanı köleleştirici koşullarını değiştirmeye zorlayacak ve ezilen toplumsal kesimlerin özgürleşmesini sağlayacak durumu yaratmak gibi bir derdi varmış gibi değil. NYO, insan olmayan faillere verdiği önemle hayvan ve bitkilerin insan tahakkümünden kurtulmasının aracı olabilir; ancak, insanı topyekûn çepere itmesiyle insanın insan tahakkümünden kurtulmasının bir aracı olamaz. Onun yerine, şeylere odaklanarak, insan-insan ilişkilerinin hiyerarşik, eşitsiz ve adaletsiz görünümlerini görünmez kılan bir yöne doğru kayma tehlikesi bulunmaktadır. Hatta eleştiriyi bir doz artırıp şeylerin (materyalin) bu kadar ön plana çıkarılmasının ileri kapitalizmin, neoliberallerin ekmeğine yağ sürdüğünü bile önerebiliriz. Şeylerin sorgusuz-sualsiz çılgınca tüketimine dayanan bir ekonomik sistem içinde, felsefenin de, pat diye, nesnelere ve onların mistik içsel kapasitelerine yönelmesi ilginç bir tesadüf değil mi? 

Reel dünyada karşılığı olmayan eşitlikler kurmasının dışında, NYO düşüncesinde, şeylerin otonomluğuna, içsel bağımsızlığına ve canlı eyleme güçlerine olan “inanç” da eleştirilebilir. Harman’a (2011: 103) göre, kayalar ve elektronlar gibi bilinçsiz entitelerin bile ilkel psikeleri onlara bir deneyim alanı açmaktadır. NYO'yu eleştiren Cole (2015: 321), şeylerin NYO’da bu kadar radikal bir biçimde kişileştirmesini (personification), Marx’ın Kapital’de bahsettiği “metanın mistik karakteri”yle karşılaştırır. Cole, NYO’nun da şeyleri kişileştirerek mistik bir karaktere büründürdüğünü, bunun da dünyanın gerçek meselelerine odaklanmayı engellediğini savunuyor. Katılmamak elde mi?

Sonuç olarak, NYO, zihinde heyecanlı titreşimler yaratan "cici" bir düşünce biçimi, felsefede radikal bir dönüşün de habercisi kuşkusuz. Ama ileri kapitalizmin parçalanmış ahlaksız dünyasının ahlak-dışı kalmayı yeğleyen "mükemmel bir suçu" aynı zamanda. Belki felsefeler hep böyleydi; realiteden kaçışın en estetik hali. Dünyayı çekilir kılan da budur belki..Son tahlili size bırakırım..




Kaynakça

Albayrak, M. B. 2016 Kant’ın Kopernik Devrimi. Bilim ve Gelecek 143: 2-9.
Bryant, L. R. 2011 The Democracy of Things. Ann Arbor: Open Humanities Press.

Cole, A. 2013 The Call of Things. A Critique of Object-Oriented Ontologies. Minnesota Review 80: 106-118.

Cole, A. 2015 Those Obscure Objects of Desire. Artforum Summer 2015: 318-323.

Harman, G. 2002 Tool-Being: Heidegger and the Metaphysics of Objects. Peru: Carus Publishing.

Horkheimer M. 1972 Critical Theory: Selected Essays. New York: The Continuum.
 



Pazar

Gerçek İslam

Sık kullanılan bir söz: "Her işte bir hayır vardır." Genellikle teoloji kökenli bu kaderci deyiş, her şeye gücü yeten mükemmel Tanrı'nın istese dünyadaki kötülüklere izin vermeyeceğini, ancak bizim akıl kapasitemizin algılayamayacağı büyük bir planı olduğu için, bize kötü gelen şeylerin bu tanrısal planda bir anlamı olduğunu söyler. Bu, aslında kötülüğün "gerçekten" olmadığı anlamına gelir. Kötülük bir amaca hizmet eder, amacı insan kavrayamasa da. Pek masum değildir bu deyiş. Birincisi, kötülük meşrulaşır, daha yüksek bir ülkü adına yapılan kötü eylemler haklı çıkarılabilir. İkincisi, insan bir araç haline gelir. İnsanın eylemleri nihayetinde yüksek bir amacın aracıysa, insanın zihinselliği ve eylemselliği de bir araçtan başka bir şey olmaz. Buna bağlı olarak, insanın, başta iyi ve kötü arasında olmak üzere, herhangi bir özgür seçim olasılığı ortadan kalkar. İnsanın özgür olarak yaptığını düşündüğü seçimler ve eylemler, hiçbir zaman gerçekten kendisinin değildir. Netice her zaman "Allah'ın takdiridir."



1785 yılında Alman filozof Jabobi'nin o dönem Almanya'da popülerleşmeye başlayan Spinozacılığı eleştirdiği kitapla patlak veren panteizm tartışması, önemli ölçüde Tanrı ve insanın ilişkisi bağlamında özgürlük sorununu ve iyilikle kötülüğün özgürlükle ilişkisini kapsar. Almanya'daki hemen hemen tüm filozofların katıldığı ve yıllar süren bir tartışmaya dönüşen bu süreç, abartmadan söylenebilir ki, bugünkü özgürlük, bireysellik, iyilik ve kötülük tartışmalarının felsefi temellerini atmıştır. 

Özet olarak Jacobi, Spinozacı panteizmin, Tanrı ve başta doğa olmak üzere her şeyi -bir- olarak düşündüğünü, bunun da zorunlu olarak materyalizme ve sonunda ateizme götüreceğini iddia etmiştir. Panteizmin popülerleşmesinin aydınlanmanın akılcılığıyla ilgili olduğunu eklemiştir; akıl yerine mutlak inancın yeniden temel alınması gerektiğini söyler. Başta Kant olmak üzere, Jacobi, Alman idealistlerinden ve hatta Romantiklerden art arda darbeleri yemiş, sonuçta asıl niyetinin tam aksine, bir yandan rasyonalizmin serpilmesine diğer yandan idealizmin özgürlükçü materyalist temellerinin atılmasına yol açmıştır. Bu eleştirilerin hepsinin olmasa da çoğunun ortak özelliği, insan aklını ve özgürlüğünü savunmaları olduğu söylenebilir. Bu eleştirileri yapan insanlar da öyle din düşmanı filan değildir, hatta bazıları insanları Hristiyanlığı özgürlüğün dini olarak yeniden düşünmeye çağırmaktadır. İnsan eğer Tanrı'nın bir suretiyse, eylemlerinden de sorumlu olmalıdır. Kabaca söylenirse, insanın gerçek özgürlüğü, aklının göstereceği yolda doğru ve yanlış, iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yetkinliğindedir. Daha önceden Tanrı tarafından belirlenmiş olan ve insanın anlama kapasitesinin dışındaki ilahi bir plan görüşü hem insan özgürlüğünü yadsımaktadır hem de insanın haysiyetine aykırıdır. İnsanın haysiyetine aykırı olan bir şeyi Tanrı'nın onaylaması ise çelişkilidir. O halde "gerçek" Hrıstiyanlık, en başta özgürlüğün teminat altına alınmasıyla mümkün olur. Elbette Hrıstiyanlık dini adına sürüsüne bereket kötülük yapılmış ve insanlar birbirini kıtır kıtır kesmiş olsa da, 18. yüzyıl sonunda ve 19. yüzyıl başında süregelen panteizm tartışmasında dile getirilen şeyler acaba bugün Müslüman camiada dile getirilebilir mi? "Gerçek İslam" konusu, hem Türkiye'de boğuculuğunu arttıran siyasal İslam hem de Işid gibi örgütlerin İslam adı altında yaptığı vahşet yüzünden gündeme geldiğinden, meşru bir soru bu.

Lafı dolandırmadan şunu söylemeli önce: Bir şey nasıl pratik ediliyorsa o şekilde gerçekleşir. Bir din, haksız kâr etmenin, insanları sömürmenin, baskı altına almanın, öldürerek dehşet saçmanın aracı olarak kullanılıyorsa o şekilde gerçekleşir. Hayali, aşkın, üst boyutlarda bir yerde "gerçek" aramak çelişkilidir. Ama böyle gerçekleşmesi, hep böyle gerçekleşmesi gerektiği anlamına gelmez. Müslümanlar arasında İslam'ın bugünkü gibi gerçekleşmesinden rahatsız olan mutlaka çok insan olmalı. O halde soruyu şöyle değiştirmek gerekir: "İslam doğru bir şekilde nasıl gerçekleşebilir?" Burada ilk mesele, "doğru" kavramından kimin neyi nasıl anlayacağı olacaktır muhtemelen. İslam'ın bir siyaset aracı olması doğru mu yanlış mı mesela? İnsan aklının ve düşünme kapasitesinin özgürlüğü İslam'da nereye kadardır? Hrıstiyanlıktaki Kilise gibi ekonomik ve siyasal bir egemenlik kurmak İslam'da zorunlu mu? İnsan haysiyetinin sınırı İslam'da nedir? Bunlar gibi sıralanabilecek yüzlerce sorunun buluştuğu zemin, bugün Müslüman coğrafyada iki yüz yıl önceki panteizm tartışmasının gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği. İslam Bilimleri'nde hoca olan bir tanıdığın söylediğine göre, kapalı kapılar arkasında çok tartışma dönmekte, ancak kamusal alanda tartışmaya kimsenin cesareti yok henüz. Cesaret bulunamayan şey de, Tanrı'nın varlığı ya da yokluğuyla ilgili bir konu değil, en temel yorum geleneği üzerinden felsefi-düşünsel bir tartışmanın özgürce yapılması. 

Hegel, Din Felsefesi Üzerine Dersler'de İslam'ı "mutlak kadercilik" ve "mutlak fanatizm"in dini olarak tanımlar. Kadercilik, tanrısal öngörü konusu bağlamında, 14. ya da belki 15. yüzyıla kadar İslam dünyasında tartışılmış, sonra "her işte bir hayır vardır"da karar verilerek konu, en azından kamusal alan için kapatılmıştır. İkinci meseleyle ilgili Hegel, mutlak kaderciliğin, zorunlu olarak mutlak fanatizme götürdüğünü söyler. Çünkü insan, mutlak kaderciliği benimsediğinde, yaşama karşı, dünyevi amaçlara karşı mutlak pasifliği benimsemiş olur, ama doğası gereği aslında pratik ve etkin bir varlık olduğu ve insanın kendi yaşamı ya da etkinliğini somutlaştıramadığı için, bu sefer tekil bireylerde bizzat Tanrı'nın mutlak birliğini somutlaştırılmaya çalışılır. Bu nedenle de Müslüman toplumlarda Tanrı'nın temsili olarak mutlak güce sahip muktedirlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Schelling'e göre de gerçek kötülük, bireyin şahsi istencinin tüm diğer tikel istençleri temsil etmesiyle, dolayısıyla bireyin evrenselliğin bir aracı olacağı yerde, evrenselliğin bireyin istencinin aracı olmasında ve evrenselliği bizzat temsil etme hakkında görmesinde yatar. Böyle bir tekil istenç, kendisinin olmaması halinde devletin de olmayacağını pekala ilan edebilir. Yüzyıllardır ancak kapalı kapılar arkasında tartışmalarını devam ettiriyor gibi gözüken dürüst ve bilgili İslam düşünürlerinin bugün bu konuda söyleyecekleri merak konusu. Kapalı kapıları kıracak cesaret ise artık giyotin ya da idama göğüs gerecek cesaretten öte, mevki sahibi olmayı kaybetmeyi göze alacak bir cesareti istiyor olmalı artık. Katolik kilisesinde geleneksel bir alışkanlık olan çocuk tacizine yüksek sesle karşı çıkmak yerine kurumları savunmaya çalışmak, dini bir araç olarak kullanarak örülen devasa bir çıkar ağının yarattığı suskunluğu da açıklıyor olsa gerek. Suskunluk gerçekliği onaylar. O halde gerçek İslam şimdilik budur. Ancak doğru İslam bu mudur? Bunu kapılar kırıldığında göreceğiz ve şimdilik kapılara dışarıdan omuz atmak dışında yapacak pek bir şey yok. 

Çarşamba

Büyük Bunalım: İnsan

Bir süredir tanık olunan vahşet ve barbarlık karşısında dumura uğramamak mümkün değil. Her gün facebook'a twitter'a düşen haberler ve görüntüler, bildik küçük dünyamızın temellerini sarsıyor. İnsanı derin bir çaresizliğe, bunalıma, "ne yaparsak yapalım boş" duygusuna götürüyor. İnsanın daha önce karşılaşmadığı ya da karşılaşmadığını sandığı bir durum bu; sosyal medyanın da etkisiyle, sanki insanlık ilk defa böyle bir dönem yaşıyormuş gibi geliyor kişiye. Dünyanın dört bir yanından her an korkunç haberler geliyor. Pakistan'da bir lunaparktaki çocukların kopmuş kol, bacak ve kafasını bir mouse tıkıyla görmenin yaratacağı etkiler öyle hemen anlaşılabilir değil. Eskiden onca savaş arasında insanlar nasıl sanat, felsefe yapmış diye sorarsak cevabı şu: O zamanlar internet mi vardı? Şimdi eğer "bu adamlar barbar" ya da "işte İslam bu" deyip işin içinden çıkmayacaksak ve bazı şeyleri anlamlandırmak durumundaysak, sanırım geçmişe dönüp bakmamız gerekecek. "İnsan hep böyle miydi," "ne oldu bize" sorularının yanıtı genelde geçmişte gizli ve yakın geçmişe bakınca denilebilir ki, "bu daha iyi günlerimiz." Çünkü birey bunalımda değil belki, bizzat insan büyük bir bunalım.

1930'lardaki korkunç ekonomik krize de deniyor Büyük Bunalım ya da Buhran. Almanya'da bir para banknotunda onlarca sıfırın olduğu, açlıktan insanların birbirini öldürdüğü, intiharların zirve yaptığı bir dönem. Hitler'in yükselişine ve İkinci Dünya Savaşı'na zemin hazırlayan, Birinci Dünya Savaşı'nın etkilerinin büyük bir rol oynadığı bir dönem. Geçenlerde okuduğum bir romanla (A God In Every Stone) daldım Büyük Bunalım'a ve öncesindeki savaşa. Sonra Birinci Dünya Savaşı'na dair hiç bilmediğim şeyler üzerine okudum biraz. İnsanlık tarihinin o zamana kadar görmediği kadar vahşi bir savaş. O zamana kadar bilinmeyen ağır silahların kullanıldığı, 40 milyon insanın öldüğü, milyonlarca insanın sakat kaldığı bir savaş. Örneğin Avrupa'nın göbeğinde, Belçika'nın Ypres bölgesinde yaşanan muharebeler akıllara durgunluk verici; kitlesel imha silahlarının ilk defa kullanıldığı muharebeler bunlar. Fransızlar ve İngilizler Almanlara karşı savaşırken, birden Alman uçakları beliriyor ve tonlarca klor gazını askerlerin üzerine atıyor. Boğazı, midesi kaynayarak ölen, patır patır düşen binlerce asker. (Sonra tabii aynısını İngilizler Almanlara yapıyor.) İkinci Dünya Savaşı'ndaki gaz odaları öyle birden çıkmıyor yani ortaya, Birinci Dünya Savaşı'nda da uluorta kullanılmış kitlesel imha silahları. 

                                       

Bu savaşın bir başka özelliği, adı üzerinde dünya savaşı olması. Sanki dünyadaki bütün topluluklar birden çıldırmış, içindeki canavarı meydana salmış. Ama bazı topluluklar zorla katılmış. Sömürgeciliğin çifte kötülüğü. Sömürdüğünle bırak bari, bir de kendi berbat savaşının askeri yapma. Çanakkale Savaşı'nda aborjinlerin olduğunu biliyordum ama mesela bu Ypres Muharebeleri'nde binlerce Hintli olduğunu bilmiyordum. Elin Hintlisi, sen kalk gel, Fransız-İngiliz ve Alman cephesi arasında klor gazından boğularak öl. Neden? Çünkü İngiliz sana savaştan sonra özgürlüğünü vaat etmiş. Önce senden özgürlüğünü almış, sonra kendi savaşında seni savaştırtmış, sonra da belki özgürlüğünü verecek. Ki vermiyor, savaştan sonra bağımsızlık isteyen binlerce Hintliyi Hindistan'da katlediyor. Sanırımş bu Birinci Dünya Savaşı, insanın ne olduğunu anlamamız açısından epey önemli bir savaş. Gerçi İkinci Dünya Savaşı'nda iyice ayyuka çıkacak insanlığın buhranı, ama bu savaşta insanlık tarihinin dehşeti ilk defa apaçık bir şekilde belgeleniyor. Yine de, savaşlar tarihinden oluşan insanlık tarihinin böyle olacağına dair uyarılar vardı galiba kadim zamanlarda. 

                                   

İnsanlığın katmanlarında biraz daha geriye gidelim: Kral Oedipus miti. Sophokles'in tragedyasından çok öncelere dayanan, kadim bir öyküdür Oedipus. Ağızdan ağza dolaşan her kadim öykü ve masal gibi, Kral Oedipus da insanlığa dair temel ipuçları barındırır. Ama Kral Oedipus'un olay örgüsü, diğer birçok öyküden ayrılır. (Joseph Campell'ın mit yapısı filan pek işlemez mesela Oedipus'ta, ama bu başka bir yazının konusu). Bu nedenle bu öykünün, insanlığın gidişatıyla ilgili genel bir uyarı olduğuna dair görüşler vardır (bkz. Goux). Üç temel uyarı söz konusudur: Eylemsizlik, araçsallık, öteki cinsiyetin reddi. Bu üç uyarının somutlaştığı olay, Oedipus'un Sfenks'le karşılaşmasıdır. Eylemsizlik: Oedipus, Sfenks'in bilmecesini herhangi bir fiziksel mücadeleye-savaşa girmeden çözer, oysa mitolojik öykülerde fiziksel mücadele önemlidir, çünkü tam bir yenilenme için, ruhun yanında bedenin de savaşması gerekir. Araçsallık: Oedipus, bilmeceyi herhangi bir yardım almadan, salt kendi aklına güvenerek çözer. Oysa öykülerde her zaman bir yardımcı olmalıdır (bir hayvan, ilahi-kutsal biri vs.), bu yardımcı insanın bilemeyeceği diyarların (bilinçdışı, doğa, göksellik vs.) olduğunu insana hatırlatır, ona sınırını gösterir. Ancak Oedipus, kendi aklını merkeze koyarak, ilerde her şeyi bu aklın aracı yapabileceğinin işaretini verir. Öteki cinsiyetin reddi: Oedipus, araçsal aklı temsil eden egosantrik erkek figürü olarak, Sfenks'in dişiliğinin reddidir. Oedipus figürü, erkeğin içindeki dişil unsurun reddidir (ve kadının içinde eril unsurun). Böylece insan kendini bütünleyen bir unsurunu kaybeder, yarım insan olur. Sfenks, bilmece çözüldükten sonra kendini uçurumdan aşağı bırakır. Yani aslında karanlık ve aydınlık, dünyevi ve uhrevi, bilinç ve bilinçdışı, insan ve doğa arasında bir uzlaşma olmamıştır. İnsan kendini merkeze koydukça, bütünlükten uzaklaşır. 

Bugün Oedipus çeşitli kılıklardadır. Afrika'da bir savaşın ortasında fotoğraf çeken beyaz gazetecinin ya da arkadaşlarıyla selfie çeken bir gencin gururudur. Meydanlarda haykıran bir politikacının öfkesi ya da dünyada olan bitenler karşısında kendini çaresiz hisseden bir orta sınıfın iç çekişi de olabilir. Herkes bir şekilde yorumlayabilir Kral Oedipus'taki uyarıları ve kendinde ya da başkasında görebilir Oedipus belirtilerini. Hepimizin gittikçe birbirimize benzemeye başladığı bir dünyada daha da kolay olmalı bu işaretleri görmek. Daha geçen yüzyıl yüz milyonlarca insan birbirini kesip biçmişken, bugünkü gösteri çağında vahşet de bir şova dönüşmüşken, üç-dört bin yıl önce yapılmış bazı uyarılara kulak kabartmakta fayda olabilir. İnsan hep böyle miydi, hep böyle mi kalacak? Kendi bunalımlarımızdan çıkıp, insanlığın buhranı üzerine düşünmek, belki de yalnızca düşünmeyip eylemde bulunmak gerek. 

Salı

Kant ve Şehitlik

Kant Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi'nde, dünyada ya da düşünülebilecek herhangi bir başka yerde, iyi istenç dışında (iyi irade de denebilir ama iradeyi bir kavram olarak gördüğümden istenci tercih ederim) sınırlandırılmamış iyi bir şeyin olmadığını söyler. İyi istenç, hiçbir şeyle sınırlandırılamayan, sınırsız iyidir, bu nedenle en yüksek iyidir. Antik Yunan'ın erdemleri, örneğin ölçülülük, adalet, cömertlik elbette iyidir, ancak bu iyiler sınırlandırılmıştır, çünkü genellikle başka şeylere hizmet ederler, örneğin toplumun uyumlu birlikteliğine. Sağlık iyidir, ama uzun yaşamaya, esenlikli bir yaşam sürmeye hizmet eder. Usta bir ayakkabıcının yaptığı ayakkabı iyidir, ama ayağın rahat etmesine hizmet eder. İyi istenç ise yalnızca iyidir. İyi istençle yapılan eylem, sonucu ne olursa olsun iyidir. Buna belki "iyi niyet" de diyebilirdik. Ancak bu niyet, hiçbir şey niyet etmeyen bir niyet olmalıdır.

İstencin kendi içinde iyi olabilmesi için, her türlü dış etkiden, eğilimden, duygudan, hissiyattan, herhangi bir faydadan, geleceği yönelik yatırımdan arınmış olması gerekmektedir, bunlar ne kadar masum olurlarsa olsunlar. Diyelim bir dilenciye para veriyorsun. Peki ben nasıl bileceğim senin onu vicdanını rahatlatmak için vermediğini. Belki sen bile bilmiyorsun bunu parayı verirken. Bu durum, ahlaki olarak nitelediğimiz tüm eylemleri kapsar Kant'a göre. Ahlaki eylem, yalnızca iyi istencin motive ettiği bir eylem olabilir. Hele ki cennete gitme motivasyonuyla yapılan güya ahlaki eylemler, Kant'a göre iyi bile sayılmaz; bırakalım bencil dürtülerden motive olan eylemlerin iyi olmasını, başkasını düşünerek yaptığımız eylemler bile duruma göre ahlaki olmayabilir. Kant'ın deyişiyle mücevher gibi parlayan salt iyi istençten yola çıkan eylem iyi ve ahlakidir. Peki bu salt, saf, bomboş iyi istenç nasıl motive olmaktadır? Boş bir istenç, boş bir niyet? Tam değil.

Hangi istenç mutlak olarak iyidir? Kendine koyduğu düstur, ilke, evrensel bir yasa haline getirilebilen, böylece kendisiyle hiçbir zaman çelişmeyecek olan istenç. Başka hiçbir şeyden ve kişiden etkilenmeden kendi yasasını kendi koyabilen (otonom) aklın evrensel yasası olabilen istenç. Bu akıl kimin aklı? Senin, benim. Yasa kimin yasası? Salt aklın. Yazılı bir yasa değil, Musa'nın on emri değil, "hırsızlık yapma", "sadaka ver," gibi eylemin içeriğini doğrudan yönlendiren bir yasa değil. Mesela yalan söylemek neden ahlaki bir ilke haline getirilemez? Evrensel olarak kötü olduğu için mi? Yooo. İnsan bazen yalan söylemek zorunda kalabilir, mesela kardeşini kovalayan katile, "hayır kardeşim evde değil," diyebilirsin, evde olsa da. Yalan söylemek mutlak kötü değildir ancak evrensel bir ahlaki ilke haline getirilemez, çünkü herkes yalan söylerse, yalanın karşıtı olan doğruluk kavramı ortadan kalkar. Böylece aslında yalan da ortadan kalkar. İlke, kendi kendini ortadan kaldırmış olur. Kant "şunu yap, bunu yapma" diye bir liste vermez. Yoksa bu, insanın otonomisine, aklının yasa koyucu gücüne karşı gelmek olurdu. İnsanın özgürlüğü, bu yasa koyuculuğunda ve koyduğu yasaya özgürce uymasında yatar. Kant liste vermez, ama koyacağınız ilkeyi hangi çerçeveye oturtmanız gerektiğini söyler. Kant boş bir çerçeve verir size ve içini doldurmanız için tek kategorik evrenselleştirme buyruğunu açıklar: "Öyle bir ilkeye göre eyle ki, bu ilkenin aynı zamanda evrensel bir yasa olmasını isteyesin." Aklın evrenselliği ve her bireyin bu akla sahip oluşu esastır. Yani her bireyde evrensellik bulunur.

Bu noktada itirazlar yükselir. Kant'ınki salt biçimsel bir ahlak felsefesidir, ahlaki özne boş bir öznedir. Lacan'ın meşhur Kant ve Sade makalesi (ya da Kant Sade'la), sadizme adını veren Sade'ın, hazzın evrenselliğine ilişkin ilkesini Kant'a uygulayabileceğimizi anlatır. Yani Sade, Kant'ın söyledikleriyle çelişmeden Kantçı olabilir. Ya da eğer evrenselliğin merkezine dini kitapları koyarsak ve bu kitaplarda yazılanları biricik evrensel kurallar olarak ele alırsak, bu evrenselliği tıpkı Sade'ın sadistlikleri gibi istediğim eylemle somutlaştırabilir, örneğin cihat için çoluk çocuk katledebilirim. Canlı bomba olarak, kendi bireyselliğimi, evrensel merciler olan kutsal ülkü ya da din adına bizzat evrenselleştirebilirim. Bu yolda ölen ya da öldürülen herkesi şehit olarak adlandırabilirim, çünkü sonuçta her birey, evrensel ülkünün, dinin, inancın bir temsilcisidir, aracıdır. Oysa burada bir yanılgı söz konusudur: Kant yalnızca evrenseli bireye indirmez, bireyi de evrensele yükseltir. Her bir birey, bizzat evrenseldir, onun temsili-temsilcisi değildir. Bu nedenle, baştaki "iyi istenç", yalnızca evrenselleştirilebilen bir ilkeye dayanmaz, Kant Ahlak Metafiziği'nde kategorik buyruğun evrenselliğinin yanına bir de bireysel amaç kategorisi koyar: "Öyle eyle ki, bu, insanlığı kendi şahsında ya da  başkasının şahsında herhangi bir araç olarak değil, kendi içinde amaç olarak gören bir eylem olsun." İyi istencin bu koşulları gerçekleştirebilmesi için dayanacağı tek merci ise, başka hiçbir otoriteyi devreye sokmadan, kendi aklıdır.

Öyleyse iyi istenç, yalnızca evrensel olmasını isteyeceği bir ilkeyi değil, ilkenin yol açacağı eylemin insanı hiçbir şekilde bir araç olarak görmemesi gerektiğini dikkate almak zorundadır. Sanırım Kant'a göre, çocuklara şehitlik mertebelerini öğretmeden önce, aklın mertebelerini öğretmek yeğdir.

Pazar

Çakan Şimşekler ve Sıçrayan Kaplanlar: Benjamin'in Tarih Felsefesi

Walter Benjamin (1892-1940)


İçinden geçtiğimiz tarihin şu biricik anında ve hayatımızı sarmalayan şu mekanda bir an durup da bakışımızı aniden geçmişe çevirdiğimizde ne görürüz? İnsanlığın avcı-toplayıcılıktan başlayıp ileri kapitalizmde biten anlı şanlı öyküsünü mü? yoksa her biri barbarlığın vücut bulmuş hali olan görkemli piramitleri, anıtları, gökdelenleri, endüstriyel tarım çiftlikleri ve müzeye dönüştürülmüş toplama kampları ile atom bombasının hala etkilerini omuzlayan bebek ve çocukları mı? Tarih dediğimiz şey, adına nedensellik denilen bir otomatın tıkır tıkır çalıştırdığı insan eylemleri ve olayların içine düzgünce yerleştirilmiş olduğu bir zaman boyutu mudur? Yoksa feci bir sona doğru kararlılıkla hareket eden müzikli bir geçit töreni mi? Kaçınılmaz mıydı yani avcı-toplayıcıların çiftçi olması? Peki düzenli orduları olan krallar zorunlu muydu? Kaç kere başa sararsak saralım, insan psikolojisi kaçınılmaz olarak aynı tiyatroyu ve dekorları mı yaratacaktı? Yani, söyleyin bir kere, eğer biz kendi haline bıraksaydık, Avustralya aborjinleri bir gün devleti mi kuracaktı? Kendi haline bıraksak, Aztek kralı Avrupa'yı mı keşfedecekti? Kendi haline bıraksak, Sicilyalılar yuvarlak evler yapmaktan vaz mı geçeceklerdi? Bunu hiç bilemeyeceğiz. Ama şunu bilebiliriz: Resmi tarih, insanlığın ilerlediğine inanmamızı ister bizden. Bunu da en çok basitten karmaşığa giden düzenlerle ve teknolojik gelişmeyle kanıtlama peşindedir. Böylece güçlünün güçsüzü ezmesi, egemenliği altında alması, onu yok etmesi, devlet şiddeti, bugünün akıldışı ileri kapitalizmi bir kaçınılmazlık olarak görünür gözümüze. Kimse de şunu demez, kardeşim, tamam savaşlar ve çatışmalar her zaman vardı, ama aynı anda 800 bin kişiyi öldürmek neyin ilerlemesidir ayol?! Bilimin mi? Çünkü insanları gaz odalarında toplu imha etmek, onları kimyasal veya biyolojik silahlarla öldürmek ciddi bir bilimsel çalışma gerektirir. Sağolsun, cep telefonum konumumu çok doğru olarak bulabiliyor, bu sayede Amerika'daki bir üsden yönetilen bir İHA ile rahatça öldürülebiliyorum! İşte buna ilerleme derim hocam! Bunlar çok mu "ekstrem" örnekler sizce? Bu detaylara odaklanarak olayın bütününü kaçırıyor muyum? Peki, daha basit bir örnek vermeyi deneyim. Ayfon 6s aldığına içtenlikle sevinen asgari ücretli veya işsiz kişi, tarihin dip noktasındaki elindeki taşı başka bir taşa vurarak el baltası üreten adamdan daha mı özgür, daha mı ahlaklı, daha mı mutlu, daha mı cesaretli? Hiç sanmam. Böyle bir kıyaslama yapılamaz mı diyorsunuz? O zaman, Avrupalı sömürgecileri hiç yargılamayalım..Onların tarihin doğal gidişatı içinde yüzbinlerce insanı çeşitli yollarda katletmiş ve milyonlarcasını köleleştirmiş olduğu gerçeğine ahlaki olarak takılmayalım değil mi? Afrika'nın bir köyünde "geri kalmış" şekilde, Avrupa'nın teknolojik ilerlemesinden "yoksun" olarak yaşayan bir kadın, köle olarak satıldığında ne mutlu olmuştur! Artık o da teknolojik ilerlemenin, insanlığın ilerlemesinin bir öznesi olabileceği için! Ne büyük mutluluk onunki! Ne büyük ilerleme!

Bizim böyle bir ilerlemeye inanmamız mutlaka güçlü devletler, egemenler, patronlar ve savaş ağaları tarafından isteniyordur. İlerlemenin -tüm sevimsizliğine rağmen- kaçınılmaz olduğu, insanlığın bu fedakarlıklardan geçmesinin zorunlu bir doğallık olduğuna inanıyor olmamız onların tüm insanlıkdışı yöntemlerini uygulamalarının bir öncülü çünkü. İçine düştüğümüz kapitalist bilincin de bize dayattığı buna benzer bir masal. Hiç bitmeyen ihtiyaçlarımın oluşu, sürekli birtakım nesneleri satın almam gerektiği, büyüyünce düzenli bir işim olması gerektiği, düzenli "gelirimle" ev ve araba alma zorunluluğum, tatil yapma zorunluluğum, modayı takip etme ve hele hele kadımsan saçımı boyatma, "istenmeyen tüylerimi" aldırma, mutlaka bakımlı olma zorunluluğum diye uzayan giden hiç bir zaman tamama eremeyecek bir eksiklikler listesi...İşte okullarda tarih dersi sadece ve sadece bunlara inanabilmemiz için var. Kabul ediyorum, hikayeyi öyle bir anlatıyorlar ki, inanmamak elde değil! Ama zaten Orwell abimiz ne demiş? Geçmişi kontrol eden bugünü kontrol eder demiş. Bugünü kontrol eden de geleceği!


İşte bu tarihi koşullar altında tarihe dair başka bir kavrayış geliştirmek gerekliydi. Ve bunu Walter Benjamin'den daha iyi kim yapabilirdi ki? Bir insan, Almanyalı bir Yahudi olup hem Birinci hem de İkinci Dünya Savaşı'na tanıklık ederse, herhalde ortada "yaşasın ilerleme!" diye gezinmesini bekleyemeyiz değil mi? İşin ilginci, tam da onun döneminde ortada "yaşasın ilerleme!" diye gezinen sürüsüyle sosyal demokrat ve Marksistin kaynaması. Benjamin'in derdi bunlarla! İlk bakışta kapalı olmakla birlikte, Benjamin'in hayat öyküsünü ve dönemini bilen bir okuyucu için bu tezlerde açık bir biçimde ilerlemeci marksizmle hesaplaşma önplandadır. Ancak bunu yaparken Benjamin, Marx ve Engels ile hesaplaşmaz; hatta onlara hiç dalaşmaz bile. Benjamin'in hasımları döneminin -özellikle Almanya'da Nazizme hiç direnmeden boyun eğen- sosyal demokratları, Stalinist komünistler ve bir de bizim bugünkü tabirle "odun solcular" olarak niteleyebileceğimiz tarihi sınıf çatışmalarının doğal bir "ilerlemesi" olarak gören ve komünist geleceği bir olasılık değil de zorunluluk olarak kavrayanlardır.  Benjamin'e göre, tam da bu düşüncede olanlar, tarihteki olanaklılıları kapatarak, onu nasıl olsa bir gün kurtulaşa çıkacak ana yol olarak gören tembel bekleyişçilerdir.    

Benjamin, daha birinci tezde bizi dumura uğratır. Burada tarihsel maddeciliği içinde bir kuklanın saklı olduğu bir otomatı yöneten kukla oynatıcına benzetir. Her seferinde mutlaka satranç oyununu kazanan kukla ise teolojinin ta kendisidir. Tarihsel maddecilik, teolojiyi kullanarak tarihi "kazanmalıdır". Yani hem böylece tarih doğru olarak yorumlanacak, hem de faşistlere karşı zafer kazanılacaktır. Hadi bakalım, çık işin içinden! Tarihsel maddecilik nire? Mesiyanik teoloji nire? İşte Benjamin böyle sıradışı ("out of the box") düşünen bir filozoftur. Yanyana gelmesi mümkün olmayanları birbirine o kadar uyumlu bir şekilde örer ki, ve bunu sanıldğının aksine, o kadar tutarlı bir biçimde yapar ki, ortaya yepyeni bir tarih felsefesi çıkar. M. Löwy'e göre, Benjamin tarih tezlerinde üç birbiriyle çelişik gibi görünen düşünce akımından ilham alıyor: Alman Romantizmi, Yahudi Mesiyanizmi ve Devrimci Marksizm ve yine Löwy'e göre, Benjamin'in teolojisi  iki temel kavramla anlaşılabilir: Hatırlama (Eingedenken) ve Mesiyanik Kefaret (Erlösung).

Benjamin'in her tezini burada ele alabilecek yerimiz yok; ancak onun düşüncesinin bugün bizim açımızdan en değerli bölümü belki de otomatik bir şekilde tarihte görülen "ilerleme" fikrine kafamıza vura vura karşı çıkışıdır. Ayrıca, 6. tezde çok bariz bir şekilde Ranke gibi dönemin ünlü tarihçilerinin savunduğu pozitivist tarihçiliğe saldırır. Benjamin'e göre, tarih zulümlerin, zorbalıkların, yıkıntıların ve katledilişlerin tarihidir. Tarihin ilerlemesi, Batılı insanın adına "medeniyet" dediği yaratıyı ortaya çıkarmıştır; ama Benjamin'e göre "aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmayan hiçbir kültür belgesi yoktur." O halde, gerçek bir tarihsel maddeci ne yapmalıdır? O, tarihin havını tersine taramalıdır; ezen sınıfların ilerleme gördüğü yerde, o yıkıntı, zorbalık, ezilmişlik görmelidir. Avrupa'nın orta yerlerinde o katedraller nasıl inşa edildi? diye sormalıdır. Tuğlaları kimler taşıdı? Kimler üst üste koydu? Kimler o taşları oydu? Kaç kişi o inşaatta yaşamını yitirdi? Kaç köle bir araya gelip Paris'i inşa etti? İşte gerçek bir tarihçinin soruları bunlardır Benjamin' göre. Yoksa aslı barbarlık olan medeniyeti, alıp başımızın tacı etmek işten bile değildir. Pozitivist tarihçiliğe düşüncesinin doğal bir sonucu olarak karşı çıkar, burada Nietzsche'nin tarihe ilişkin düşüncelerinden faydalanır. Nietzsche şöyle buyurmuştu: "Tarih, yalnızca hayata ve eyleme hizmet ettiği zaman faydalıdır." İşte bu nedenle 6. tezine Ranke'nin ünlü sözünü alaşağı ederek başlar sevgili Benjamin: "Geçmişi tarihsel olarak eklemlemek, onu "nasıl olduysa öyle" tanımaktan çok, bir tehlike anında parlayan bir anının efendisi olmaktır." diyerek Rankeci tarihçiliği elinin tersiyle ittirir.

Paul Klee - Angelus Novus

Benjamin'e göre, tarih, faşizmin ilerleme tarihidir. Eğer bir ilerleme varsa, işte orada yanı başımızda duran faşizmdir. Bu noktada, Marx ve Engels'in "Komünist Manifesto"da bize anlattığı türden bir tarihi hikayenin karşısında konumlanır ister istemez. Önce derebeyleri vardı, onları yendik, burjuva sınıfı egemen oldu, şimdi de burjuvayı yenerek işçi sınıfının egemenliğini kuracağız şeklinde "olumlu" bir okumaya inanmaz Benjamin. Her ne kadar tarihsel maddecilik, sınıf çatışması ve diyalektiğin sonuna kadar yanında olsa da, tarihin bu fazla iyimser okuması doğru değildir ona göre. Benjamin'e göre bugünkü durumu aşabilmek (sihirli kelime Aufhebung burada) "kötümserliğin örgütlenebilmesine" bağlıdır. Asıl devrimsel eylem, ilerlemenin dışına sıçrayabilmek; onu bir anlığına bile olsa durdurabilmektir. "Yaşadığımız olayların 20. yüzyılda "hala" olabileceğine şaşırmanın hiçbir felsefi yönü yoktur" der Benjamin 8. tezinde. Bu şaşkınlığı, tarihe ilerlemeci bakışın bir kusuru olarak görür. Bu "büyük anlatıya" inanmaya devam ettiğimiz sürece Benjamin'e göre daha çooook şaşırırız. Doğru olan, tarih anlayışımızı ters yüz etmektir. İlerlemenin bir bekleyişçi öznesi değil, ilerlemeden dışarıya fırlamanın faili olabilmekle devrimler olur. Tarihin gözlerini faltaşı gibi açmış, ayağının önünde biriken barbarlık belgelerine bakan meleği Angelus Novus bize tarihin soğuk ve kasvetli gidişatından haberler verir. 9. tezde şöyle yazar Benjamin:
"...Meleğin yüzü geçmişe dönüktür. Bizim bir olaylar dizisi gördüğümüz yerde o yalnızca tek bir felaket görmektedir. Yıkıntı üzerine yıkıntı yığıp onun ayağının dibine iten bir felaket. Biraz daha kalmak, ölüleri uyandırmak ve parçalanmış olanı biraraya getirmek ister melek. Fakat, cennetten eser bir fırtına kanatlarına dolanmıştır, ve bu fırtına o denli güçlüdür ki melek artık onları kapatamaz. Bu fırtına onu sırtını döndüğü geleceğe doğru karşı konulmaz biçimde itmektedir; öte yandan da gözünün önünde yıkıntılar birikmektedir göğe dek. Bu fırtına bizim ilerleme dediğimiz şeydir."

Bunlar, Benjamin'in en çok bilinen ve alıntılanan tezleridir belki de. Ne var ki, Benjamin'in felsefesinin kanımca derinleştiği yerler "hatırlama" ve "zaman"ın niteliği üzerine düşünüşleridir. Hatırlama, Yahudilik inancındaki "Zakhor" (Hatırla!) buyruğundan ilhamını alır. Benjamin için çok merkezi bir kavramdır hatırlama, çünkü onun düşüncesinde kurtuluş sadece devrimi yapanlara gelmeyecektir; kurtuluş geçmişteki tüm ezilenlerin, katledilenlerin ve zulümlerin hatırlanışı olarak bir kurtuluştur. Geçmişin ezilen halkları unutulmayarak, tarihin dehlizlerinden, kuyularından, unutulup atıldıkları yerlerden teker teker kurtarılacaklardır. Kurtuluş onlar için hatırlanma olarak gelecektir. Bu düşünce Benjamin'de sadece "melankolik bir sızlanma" olarak görülmemelidir; bugünün devrimcisine güç ve enerji veren geçmişin ezilmişlerinin anısıdır. Yahudilik inancında, Mısır'da köle edilmiş olmayı unutmamak önemli bir yer tutar, bu anının canlı tutulması mesiyanik kefaretin gerçekleşmesi açısından yaşamsal öneme sahiptir. O yüzden, "unutma! hatırla!" der Benjamin.

Benjamin'de bir diğer özgün fikir, tarihin zamansal niteliğinin farklı bir kavranışıdır. Benjamin, tarihi boş bir zaman boyutu içinde sürekli akan bir olaylar dizisi olarak kavramaz. Esasında bu düşünce, ilerleme fikrinden daha da meta bir kavrayışa yönelik bir ifşa etmedir. Bizim alıştığımız homojen ve boş olan zamanın dolduruluşu olarak görülen tarihsel zaman kavramı yerine, tarihin her anını dolu ve eşsiz bir fırsat olarak tasarlayan, geçmişte bugünü, bugünde geçmişi gören ve ikisi arasındaki ilişkinin "kaplanın sıçrayışı" sayesinde bir anlık çakan bir şimşek gibi kurulduğunu savunan yepyeni bir zaman düşüncesini koyar. Adorno, Horkheimer'e yazdığı bir mektupta, Benjamin'in 14. tezindeki zaman kavrayışının Paul Tillich'in chronos karşısına koyduğu kairos kavramıyla benzeştirir. Zamanı nasıl tasarladığımız değiştiği ölçüde, tarihin ilerlemeci hareketi de daha absürd gelmeye başlayacaktır gözümüze. İnsanlık tarihi patikası belli ama içi boş bir zaman boyutunda yol almaz. Patika, insanın kültürü ve tarihiyle dolu olarak işlenir, bugünün zamanı geçmişi içinde taşır, geçmişe dönüp bugünü keşfetmek mümkündür.

Son olarak, Benjamin'in doğanın sömürülmesine karşı duruşunu hatırlayalım. 11. tezdeki doğa üzerine sözleri, küresel iklim değişikliğini deneyimleyen biz 21. yüzyıl insanına özellikle çarpıcı gelmektedir. Benjamin, kaba bir Marksist okuma olarak çalışmanın ve çalışan insanın yüceltilmesine karşıdır. Vülger bir Marksizm olarak gördüğü bu çalışma/emek yüceleştirmesini eleştirir; çünkü bu kadar çalışan bir işçinin ne işe yarayacağının sormamız gereklidir. Kendinde bir şey olarak "çok çalışma" özgürleşmeyi getiremez (bkz. Nazi kampları). Eğer yalnızca doğaya hükmetmeye yarayacaksa bu çalışma hiç de ahlaklı bir eylem değildir bu. Benjamin'e göre iyi, gerekli bir emek doğanın tahakküm altında alınmasını sağlayan insan emeği değil; doğanın "bağrında uyuklamakta olan virtüel yaratımları canlandırabilecek emek"tir. İnsanı, doğanın hükmedeni olarak görmeyi reddeden bakışıyla Benjamin, bugünün ekolojistlerine güçlü bir selam çakar.

Benjamin, bugün bizim kaplan gibi sıçrayarak kavrayabileceğimiz, bugüne taşıyabileceğimiz ve şimşeğin çakması gibi bir anda hakikat olarak karşımızda duracak bir tarih felsefesini sunar. Tarihin meleğinin ezeli ve ebedi acı çekişini durdurabilecek miyiz bilemeyiz.. Ama en azından totaliterliğe doğru "ilerleyen" ülkemizde bizim de Benjamin gibi bir avuntumuz var:
"Bizden sonra gelecek olanlardan galibiyetlerimiz için minnettarlık duymalarını değil, mağlubiyetlerimizi hatırlamalarını istiyoruz. Tesellimiz budur: Artık teselli bulma umudu olmayanlara verilmiş tek teselli.." 

*Daha fazlası için: M. Löwy, Walter Benjamin Yangın Alarmı: Benjamin'in Tarih Kavramı Üzerine Tezlerin Bir Okuması.Versus Kitap.