Pazartesi

Çeviri: Schelling ve Marx (Manfred Frank)




-Alman İdealizmi’nden Çıkış Yolları-


11. Bölüm: S.290-293

Bu arada içinizden uzun süredir şöyle sorduğunuzu duyar gibi oluyorum: Tinsel dünyalarında asla kapanamayacak bir ayrılık varken, Schelling ve Marx’ın benzerliklerine dair elimizde yalnızca harflerden oluşsan eksiksiz bir katalog olsa neye yarar? Bu konuda ben sizin kadar emin değilim. Bilim alanında –ki Schelling ve Marx da kendilerini bu alanda sayarlardı- bir yazarın politik ve ahlaki konumu, sadece bu konumun kendi argümanlarının niteliğini belirlediği ölçüde değer kazanır. Marx ve Engels, Hegel’i Prusya’daki Restorasyon Dönemi’nin sismografı, hatta ideoloğu olarak ele almış, ama aynı zamanda ondan bir şeyler öğrenmekten hiçbir zaman tereddüt etmemişlerdir. Bunu Schelling için de yapmış olamazlar mı? Schelling’i, tüm Prusya Polisi’nin hizmetinde olduğu „38. eyalat üyesi“ olarak suçlamak başka, onun Berlin’de verdiği derslerin notlarını detaylı olarak ve tekrar tekrar çalışmak başka bir şeydir. Bunun üzerine soyut bir biçimde tartışmaya gerek yok: Marx bu şeylerden birini yaparken diğerini göz ardı etmemiştir.
Tarihsel olarak incelediğimizde görürüz ki, daha sonraki kuşaklar felsefe sistemlerine, bizzat o sistemin kurucularının kafasındakinden çok daha farklı bir bilgisel içerik atfederler.Yine de bu, o sisteminin yapısının ortadan kaldırılabileceği anlamına gelmez. Bu açıdan, politik ve teolojik amaçlarını bir kenara koyup salt yapısal olarak göz önünde bulundurduğumuzda, Schelling’in tarih anlayışı, Hegel’e kıyasla, tarihsel materyalizmle çok daha fazla benzerlikler taşır. Schelling, Berlin’deki dersinde şöyle der: „Gerçek dialektik yalnızca özgürlüğün krallığındadır. Ancak özgürlük bütün bilmeceleri çözebilir“ (Schelling 1993, 168). Schelling’de özgürlüğün giderek merkezi bir önem taşıması, onun „mantıksal zorunluluk“ olarak adlandırdığı kapalı döngüyü kırmak istemesinden kaynaklanır. Bu döngü kırlıldığında insan gerçekliği, kendi eseri olmayan bir varlık ağının temelinde kendi pratik niteliği üzerinde düşünebilecektir. Schelling’in bu fikirleri, en azından Pierre Leroux, Michael Bakunin ve August Cieszkowski üzerinde etkili olmuştur (ayrıntılı belgeler için bkz. Schelling 1993, 538 d.; 544 d.; 554 d.). Ayrıca Schelling, kendi kişisel duruşu anti devrimci olarak tanımlanabilirse de, baskıcı bir teşkilat olarak devleti öyle sivri bir dille eleştirmişti ki, kullandığı ton ancak Bakunin ve Proudhon’un anarşist manifestolarında tekrar yankısını tekrar bulacaktı (örn. bkz. SW II/I, 534 d.; ve bu kitapta bölüm 12).
Ayrıca Marx’ın sözünü ettiği, komünizmle birlikte „yeniden yükseliş“, „[yenilmiş] doğanın dirilişi“, insanlığın doğacılığı ve insancılığın doğası (bkz. MEW I. 538, 536, 573 d.) gibi tanımlar doğrudan Schelling’le ilişkilidir (bkz. Schelling 1946, 32 d.). Elbette bu düşünüş biçiminin izini Rönesans’daki Yeni Platonculuk’a, Kabala geleneğine ve Jakob Böhme’ye kadar sürebiliriz. Heinrich Heine de bu anlamda şunu yazar: „Alman Felsefesi tarafından Mutlak adıyla anılan Tanrı, varolan her şeydir; hem madde hem tin. Her ikisi de aynı şekilde tanrısaldır ve kutsal maddeye hakaret, kutsal tine karşı günah işleyen kadar günahkardır“ (Heine 1997 III, 565 d.).
Belki daha da önemlisi, Marx ve Schelling’in yabancılaşma düşüncesinde birbirleriyle yakınlaşmasıdır. Daha önce Franz Baader ve Adam Müller’in tutucu kapitalizm eleştirilerinde dile getirdikleri bu terim, Schelling’de, diyalektiğin iki uğrağı olan reel ve idealin, yani varolan ve varolması gereken arasındaki ilişkinin tersine dönmesi anlamına gelir. Bu anlamda, varlığın özden önce gelmesine dair tez (görünür tinin alanında ise doğanın akıldan önceliği), ontolojik bir ilişki içerir: Schelling’e göre, doğal olarak varolanlar, mertebe anlamında değil ama varlığa yakınlık açısından insanın öz yetilerini aşarlar. Buna karşılık, evrim sonucunda insanın ortaya çıkışıyla beraber, doğa süreci kendi kaderi açısından hayati olan yepyeni bir aşamaya gelir: Bu, insanın özbilincinin üretime geçtiği ve doğanın gelecekteki kaderini belirsiz bir özgürlüğe teslim ettiği bir dönemdir. Ama Schelling’e göre insanoğlu, elindeki bu gücü iyi değerlendiremez ve onu heba eder: Kendisinin doğaya ait temelinin ontik önceliğini, özgür oluşunun mümkün kılan biricik koşul olarak kabul edip buna saygı duyacağına, bu temeli –mazoşistçe- kendi egemenliğinin ve sömürgesinin nesnesi haline getirir. Böylece, hem kendi doğamızdaki hem de bizi çevreleyen doğadaki insanlık dışı sonuçlarına her an tanık olduğumuz „çöküşün“ baş mimarı olur. Bu, insanın doğadan „yabancılaşmasının“ bir sonucudur. Doğadan yabancılaşma, insanı, altında inim inim inleyeceği ve özgürlüğünü kaybedeceği „devlet“in, doğa düşmanı Leviathan’ın kucağına teslim eder. Bu görüşler, güncelliğini hala korumaları yanında, yapı bakımından Marx’ın yabancılaşma kavramına benzer. İnsan doğasına temel olan şey ve insanın temel yetileri arasındaki ilişki tersine dönmüştür. İnsan, kendi yetilerini, kendi doğasının temeli üzerinde ve böylece insana özgü yeni imkanların açılması yönünde kullanmak yerine, salt bir hayatta kalma mücadelesinin emrine vermek zorunda kalmıştır.
Yine de yabancılaşma, doğanın değil insanın eseridir ve bu yüzden ortadan kaldırılabilir. Schelling’in sistematik maddeciliği özgürlüğe, ilkesel olarak tamamlanmamış ve tamamlanamayacak olan bir tarih alanını açar. Varlığın bilince aşkın olduğu düşüncesi, Schelling’i, doğa evriminin düşünebilen herhangi bir aşamasının, hakikatın kendisine eriştiğini hiçbir zaman meşrulaştıramayacağı konusunda ikna etmişti. Schelling’in dinsel seçeneği bir şeye karşı her zaman dirençlidir: Hegel’in sistematik nedenlerden dolayı mecbur olduğu, gerçeklikle herhangi bir şekilde uzlaşma zorunluluğu Schelling’de söz konusu değildir (bkz. Bölüm 12). Bunun da ötesinde Schelling, Hegel’in totaliter devlet öğretisini Münih’deki derslerinde kıyasıya eleştirmiştir.
Schelling’in bu yönlerinin Sol Hegelciler’e etkisini incelememiz için yeni bir kitap yazmam gerekir. Bu yüzden bu incelemeyi sizlere bırakıyorum ve ilk sosyalistlerden Pierre Leroux’dan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Leroux’dan şunu öğrenebiliriz: Sosyalizm, Schelling’le zorunlu ve doğal olarak kavgalı değildir. Yalnızca, sosyalizmin ilerde teknokratik ve dogmatik bir Marksizm’e dönüşecek olan ortodoks Hegelci kanadının Schelling’le bir sorunu vardır. Asıl üzücü olan ise, çok çabuk bir biçimde, -her zaman dinsel bir içerik de taşıyan- sosyalist ütopyaların hümanist tasarılarından, hegemonyal bir dünya politikasına ve çöküşüne dek bilimsel sosyalizm olarak adlandırılan şeye geçilmiş olmasıdır. Şimdi Leroux’a geri dönelim: Schelling’in günümüz felsefesine dair söylediği her şey sonuna kadar doğru […]. Onun gibi bizler de bugün felsefeyi tehdit eden tehlikeleri seziyoruz. Bu tehlikeler, yalnızca felsefenin doğal düşmanlarından, yani geçmişin putperestlerinden değil, aynı zamanda kendini filozof olarak tanımlayan ama sadece birer eklektikçi olanlardan da geliyor. Ne yazık ki Hegel’in, Marksist ve sol Hegelci çevre tarafından yanlış yorumlanması birçok zihinsel yetiyi felç etti. Üstadın panteizmi, şüpheciliği ve öğrencilerin tembelliğini kendisine çekti. Bugün kendilerine ilerici diyen bir çok kişi, felsefenin esas amacını, bir şeye inanarak pratik anlamda angaje olmakta değil, tam tersine bu inancı bir tür mistikleştirme olarak görüp her şeye şüpheyle bakmakta bulmaktadır. Burada şöyle sormak gerek: Bu sözümona mistik filozoflar ve sofistler, neden felsefeye ihanet etmeye ve onu egemenlere satmaya bu denli hazır olsunlar (Pierre Leroux: “Tikel görünümlerinde ve evrensel özünde incelenen Tanrı veya Yaşam üzerine”, Schelling 1993, 555 d.)?

Ek:


4. Bölüm: (S.117-118) 

Modern felsefenin temel özelliklerinden biri, kendisinin bizzat özbilincin kesinliğiyle oluşmuş bir düşünce olduğuna dair taşıdığı genel kanıdır. Descartes’ın öncülüğüyle başlayan bu kanı, Leibniz’den ve Kant’la birlikte ampirik bir soluklanmadan sonra Fichte’nin felsefesinde doruğa ulaşmıştır. Fichte’de öznellik, kendisinden türetilen bilgilerin yine kendi biçimleri aracılığıyla nesnel bir temel kazandıkları, dedüktif olarak gelişen bir bilgi sisteminin ilkesi haline gelmiştir.

Heidegger ve onu takiben Postyapısalcılık akımına dahil pek çok düşünür, öznelliğin elde ettiği bu gücü, Varlığı- veya Differance’ı- unutuşun Batı düşüncesinde geldiği son nokta olarak görmeye çalışmışlardır. Genel önyargı, Fichte’yi bu durumun baş günah keçisi ilan ederken, Jena’da yeni başlamakta olan Romantizm’i de tamamen Fichte’ye bağımlı kılar ve böylece Friedrich Schlegel’i, yani bu akımın Novalis’le beraber öncüsünü, özne felsefecisi olarak etiketlendirir.

Bu etiketlendirme bir çok nedenden dolayı haksızdır. Eğer öznellik erken Romantik dönem için önemli bir konu ise, bunun nedeni, Fichte’nin ilk kuşak öğrencilerinin (bunlara Hölderlin de dahildir), öznelliğe Mutlaklık kademesini layık gördüklerine dair genel kanıdır. Buna karşın öznellik, ancak kendisinden bağımsız bir önkoşul sayesinde erişilebilir olan bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Bu açıdan, ancak özbilincin yapısı aracılığıyla açığa kavuşturulabilir. Başka bir deyişle, özbilincin analizi bizi şu bulguya ulaştırmalıdır: Kendilik, olağan bilinçli yaşamını sürdürdüğü bağıl özdeşliği, kendi yapısından daha yüksek bir kademenin işi olarak görür. Bunu daha kolay anlaşılır kılmak için şöyle düşünelim: Alışageldik biçimde özbilinç olarak tanımladığımız şey, aslında bilincin yeniden kendine dönme işinin bir sonucudur. Bu geri dönüşe felsefe dilinde „düşünseme“ [reflexion] diyoruz. Düşünüm, kendine dönüşün [yansımanın] bir özne ve bir nesne olarak ortaya çıkmasıdır. Öte yandan, görünüm ve karşı görünüm olarak ortaya çıkan bu ikili durumdan, temel anlamda bir kendiliği, tekil bir varlık olduğum olgusunu nasıl çıkarabiliyorum? Bunun da ötesinde, bu kendiliğin ve tekilliğin, olağan bilinçli yaşamımın temel bir özelliği olduğundan nasıl oluyor da şüphe edebiliyorum? Bu iki sorudan erken dönem Romantikler’in (ve Hölderlin’in) çıkardığı sonuç şuydu: Özbilinç, hiçbir düşünce ilişkisinde çözümlenemeyecek ( hiçbir tür ilişkide olmayan ve yarı düşünümsel) bir özdeşlikten türemiştir. Bu özdeşlik, o dönemin kuşağı tarafından, Friedrich Heinrich Jacobi’den de esinlenerek, varlık [Seyn] olarak adlandırılıyordu.

(S.133)



Bu sonucu şöyle de formüle edebiliriz: Şu ana kadar yalnızca, kendi sonlulukları ve tekilliklerinin temelinde, her bir diğerinin tekilliği ile çelişkiye düşen parçaların [Fragment] oluşturduğu zıtlıkları inceledik. Aslında bütün bu çelişkileri meşru kılan tek bir çelişkiden söz edebiliriz, yani parçasal veya tikel konum ile Mutlak düşüncesi arasındaki çelişki. Parça, sadece kendi gibi parçalara ayrılmakla kalmaz; tikel ayrışmaların toplamı, kendi içindeki bütün zıtlıkların dışında ve üzerinde yer alan Mutlak’la çelişir. İşte bu durum, parçaların hepsini ve onların cisimlendirdiği bütünlüğü, kendi başına kavranamaz olan Mutlak’ın başarısız bir temsili olarak gösterir.

Bu fikir yürütmenin sonucunda, Romantik döneme özgü ironi düşüncesinin kökenine rastlarız. Hiçbir tekil konumun boy ölçüşemediği Mutlak düşüncesi, bütün bu konumları ironik bir ışıkla aydınlatır. İnsanlar olarak biz de, kendi sonluluğumuzda yine ancak bu tekil konumlara yönelebildiğimizden, Mutlak da bizim için kavranamayan olarak kalır. Bu anlamda ironi oyununu iki taraflı oynar. Bir yandan sonlu olanla alay eder. Çünkü sonlu olan her şey başka bir sonlu tarafından yalanlanır ve tüm sonlular Mutlak düşüncesi tarafından topluca utanç içinde bırakılır. Ama öte yandan Mutlak da ironinin elinden kaçamaz. Novalis’in dediği gibi, Mutlak anlamında özdeş bir saltlık yoktur (NS II, 177, Z. 10 d.): „Salt olan, ne ilişki kurulan ne de kurulabilen olurdu. […] Salt kavramı bu yüzden boş bir kavramdır- […] salt gibi görünenler o halde imgelem gücünün bir oyunudur- zorunlu bir kurgudur“ (II, 179, Z. 17 d.).

Felsefe yapmanın her türü „mutlak bir neden“ ile neticelenmelidir. Eğer böyle bir neden olmasa ve „mutlak neden“ kavramı bir imkansızlığı belirtse, felsefe yapma dürtüsü sonsuz bir etkinliğe dönüşürdü; sonsuz, çünkü mutlak nedene karşı, ara sıra sakinleştirilen ama asla dinmeyen sonsuz bir arzu olurdu. Mutlak’tan gönüllü bir vazgeçişle, içimizde sonsuz derecede özgür bir etkinlik başlar. Bu etkinlik, ancak Mutlak’a ulaşmada ve onu tanımadaki yetersizliğimizi anladığımızda bulabileceğimiz, bize verilebilecek yegane mümkün Mutlak’tır. Bize verilen bu Mutlak ancak olumsuz bir biçimde bilinebilir: Aradığımız şeyin hiçbir eylememizle ulaşılamayacağını bulduğumuz eylemde.

Perşembe

Meme kutsaldır.

Kadın memesine tapılmalıdır. Toplumun, yaşamın, tarihin, kültürün devamını sağlayan kadının rahmi ve memesi. Doğuran kadın, emziren kadın ‘ilkel’ diye adlandırdığımız toplumlarda ve tarihöncesi dönemlerde hep saygı duyulan ve hatta tapılan imgeler olmuş. Nasıl olmasın ki? Topluma yeni katılan mini mini bireyleri besleyen, sakinleştiren, uyutan, büyüten ve kendini güvende hissettiren hep bu meme. Hatta Freud’a kulak verecek olursanız, ilk cinsel deneyimi bile bu memeyle yaşıyoruz. Rahimden kopuş, dış dünyayla yüzyüze gelmek, yani doğum, bebek için ne kadar büyük bir travmaysa, memenin sıcaklığı da o kadar büyük bir avuntudur! Acımasız, düzensiz, güvenliksiz dış dünya ile ilk karşılaşmamızı bize çekilir kılan, bizim dışımızda yer alan ama sonuna kadar güvendiğimiz tek ve ilk nesne yine meme. Daha anneyi, babayı, kültürü bilmeden memeyi biliyoruz. Memeyi bilmek zorunda kalıyoruz daha doğrusu. Hayatta kalmanın ilk şartı memeyi bilmek. O yumuşak, sıcak, ucundan sıcak tatlı bir sıvı çıkan şey. Henüz bir özbilincimiz yokken, zekamız oluşmamışken, herhangi bir şeyin anısı kafamızda yer etmemişken, rahimden çıkıp nereye geldiğimizi bilemezken, tamamen hayatta kalma dürtüsüyle hareket ederken dört elle sarıldığımız ilk 'şey' meme. İnsanlığın ortak olarak tanıdığı ve delicesine bağlandığı ilk nesne budur. Bebek bu dünyada kendini güvende mi hissedecek? Yalnız mı hissedecek? Sıcak mı hissedecek? Yoksa üşüyecek mi? Korkak mı olacak? Yoksa sevecen mi? İçine tam anlamıyla düştüğü bu dünyayı ve insanları sevecek mi yoksa nefret mi edecek? İşte bunların hepsinde memenin payı var. O yüzden memeleri sevelim, onlara saygı duyalım. Yani annemizi bugün öpelim. 





Sadece Homo sapiens’e has bir durum değil elbette bu. Hepimiz anne sütü emen kedicikleri, köpekcikleri, kuzuları görmüşüzdür. Memeliler sınıfına dahil tüm hayvanlar bu terapiden geçiyorlar. İşin bence daha ilginci farklı memeli türleri birbirinin sütünü emebiliyor ve bu da en az kendi türü kadar besleyici ve dinlendirici bir eylem oluyor yavru için. Tabii burada biyolojik evrim meselelerine girip memelilerin ortak atalarından bahis etmek isterdik ama bu yazı onun yeri değil. Ben ‘hadi atayistler bunu da açıklayın’ demekle yetineceğim. Asıl vurgulamak istediğim ve çarpıcı bulduğum nokta, türler arası böylesi bir dayanışmanın var olabilmesi. Anne olma hissinin sadece insana özgü bir duygu hali olmaması, türler arasında empatinin kurulabiliyor olması. Burada hatırlatmakta fayda var ki, insan yavrularını besleyen kurt hem eski Türk hem de Roma mitolojilerinde kendine yer bulur. Bu tasvirler bize çok garip, manasız, imkansız gelebilir ama tüm bu mitolojik hikayelerin dayandığı gerçek doğa durumları var elbette.


Son olarak, meme berekettir. Bereketi temsil eder. Tıpkı Efes’te bulunan Artemis heykelinde olduğu gibi. Doğayı besleyen memedir, anadır, doğuran kadındır. Kadim inanç sistemlerinde bu imgelerin yerinin olması boşa değildir. Hayatın ve doğanın işleyişini sanki daha iyi anlamış olan ilk çiftçilerin kozmolojisi yerini savaşan, dövüşen, katleden erkeğe bırakır devlet ve kentlerin ortaya çıkmasıyla birlikte. O gün bugündür, erkekler için meme bir erotik sembol, her daim bakmak ve ağzını dayamak isteyeceği bir seks objesi olur.

Memenin gerçek işlevi unutulmuştur modern toplumda. Meme artık Victoria’s Secret defilelerinin bir objesi, oyuncağı, dekoru olmuştur. Kadının bereketi unutulur, kadın aşağılanır, erkek gücüne ve iktidarına tapılır. Bozuk plak gibi ve riyakârca “analar ağlamasın” diyen ama iştahı kabarmış aç bir kurt gibi savaşı körükleyen erkek egemen bir toplum düzeni hayatı yüzyıllar boyunca işgal eder durur. Kadının tarih bilinci yoktur, kadın dünyayı döngüsel yaşar, ölümcül hatası da buradadır. Bir zamanlar memesinde melekler gibi uyumuş olan yavrusunun kölesi olmuştur anne-kadın. Kölelik durumundan çıkamaz, çünkü yavrusu efendisi olmuştur. Hayata tutunmayı öğrettiği yavrusu onu boyunduruğu altına almış, bunu da yazdığı ‘kutsal kitap’larla meşru kılmış, gerektiğinde fiziksel gücünü mutlak iktidarını sürdürmek için kullanmaktan geri kalmamış, belki annesinin karşısında kuzu kalmış, ama diğer kadınlara tecavüz etmeyi bir hak bilmiştir.    

Günümüzde memenin işlevi erkek egemen ideoloji tarafından yeniden yazılıyor.

Horoztepe (Tokat) Erken Tunç Çağı'na ait emziren kadın figürini (yak. MÖ 2500).
Efes'te bulunan Artemis heykeli.
     
Şu kısa yazıda aslında dünya, dişi kişinin sırtında dönüyor demek istiyordum.



Çarşamba

Beyninin sol lobundan vazgeçmeye hazır mısın?


Okumadan önce videoyu izlemenizi tavsiye ederim ama izleyemem diyorsanız özetle şöyle: Beyin araştırmaları yürüten Jill Bolte Taylor adlı bu kadın, bir sabah uyandığında bir inme geçiriyor. Kendisinin de anlattığı gibi, beyninin sol lobu yavaş yavaş tüm fonksiyonlarını yitirmeye başlıyor, bunun sonucunda kadın bir süre yalnızca sağ lobu ile dış dünyayı ve kendisini algılamaya başlıyor. Bu olağanüstü deneyim onu çok etkiliyor ve hatta yaşama dair fikirlerini kökten değiştiriyor; zira beyninin sol lobu çalışmadığı süre zarfında evren ve dünya ile bütünleştiğini, kendi varlığının sınırlarının ortadan kalkıp dış dünyanın içine bir enerji olarak aktığını bizzat deneyimliyor. İnmeyi geçirdiği sabah yaşadığı tüm şeyler içinde en ilginci bence kendi bedeninin sınırları ile dış dünyanın sınırlarının ortadan kalkmasına tanıklık etmesi:

"I can't define where I begin and where I end...All I can detect is this energy, energy.."  
Konuşmasının devamında aynı duyguyu şöyle tanımlıyor:

"Euphoria, euphoria.. I felt enourmous, expansive, a great whale gliding through sea of silent euphoria."
'Nirvana'ya ermek olarak nitelendirdiği varoluş hali bu! Dr. Taylor'ın yaşadığı deneyim insan bilincinin yapısı, sınırları ve işleyiş şekli ile ilgili bir sürü ilginç ipucu sunuyor. Herşeyden önce, çok gelişmiş olduğunu söylediğimiz beynimizin belki de dış dünyayla huzur ve barış içinde, tek bir enerji kaynağı olarak birleşmemizi engelleyen parçalara sahip olduğunu anlıyoruz. İnsanın yalnızca içinde bulunduğu mekan ve zaman içinde doğa ile bütünleşik bir varlık olarak yaşamını sürdürdüğü gerçeğini çoğu kez göz ardı etmemize, hatta bu duyguyu deneyimleyememize, yol açan koskoca bir sol lob ile yaşamaya mahkumuz.

Şimdi ve burada'yı yaşamayı başardığımız ender anlar aklınıza geliyor mu? Uzun yıllar içinde sayılıdır bu anlar. Bazen bizi buluverir böyle duygular. Benim başıma genelde uzun uzun denizi izlediğimde ya da yüksek bir yerlerde ıssız bir vadiye bakarken gelir böyle anlar. Nadiren de olsa, sevdiğim arkadaşlarımla bir aradayken de benzer hisler yaşadığım olmuştur. Kendimi unutup dışımdaki doğayla yakınlaşma anları olarak tanımlayabilirim bunları. İnsanın içinde bir anda beliren sonsuzluk, barış, huzur, uyum duygusu. Evrende hiç bir şeyin ters gidemeyeceği, her şeyin böyle olması gerektiği için böyle olduğu duygusu. Bir çok insanın belki Tanrı'nın varlığı diye tanımlamayı seçtiği, tam olarak nereden geldiğini bilemediğiz bütünlük ve bütünleşme hissi. Freud'a bir arkadaşının yazdığı mektupta 'oceanic feeling' olarak tanımlanan duygu bu. Tüm hırslarımızdan ve sorumluluklarımızdan kurtulduğumuz, ne kadar küçük şeylere kafayı takarak hayatımızı geçirdiğimizi fark ettiğimiz, bir anda tüm evrenin sırrı içimize kendiliğinden yayılıyormuş gibi enerjiyle dolduğumuz ufak anlar. Belki Dr. Taylor kadar sol lobumdan tamamen bağımsızlaşıp dış dünya ile tek bir enerji olarak birleşmeyi başaramamışımdır, ama onun betimlediği gibi, tüm duygusal yüklerimden ve sorumluluklarımdan kurtulmayı birkaç saniye için başarıp Şu Anda ve Burada olduğumun dayanılmaz hafifliğini hissetmişimdir böyle zamanlarda. Hayatımızın en güzel anları diye tanımladıklarımız da bunlar değil mi zaten? Ya da bazı uyuşturucuların insan bilincine yaşattığı da böyle bir şey değil midir?

Nedir bu sağ ve sol loblar çelişkisi? Sol ve sağ loblar arasındaki fark burada işte:    
Sağ lob şunu yaşatıyor insana:
We are perfect, we are whole and we are beautiful!
Sol lob ise geçmiş ve gelecek ile ilgili, dil aracılığıyla konuşuyor ve Ben, Ben deyip duran bölge:
It's all about the past and it's all about the future! It says 'I AM.I AM.'

İşte içimizdeki biz bu. "These are the we inside of me." diyerek hepimizin zaman zaman yaşadığı kişilik bölünmesini yaratıyor beynin birbirine hiç de benzemeyen iki tarafı. Evet, aynen "Bir ben var benden içeri" derken kasteddiğimiz şey gibi. Ya da Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan'da tarif ettiği duygu da böyle bir şey olabilir. Şimdiyi yaşamak isteyen tarafla geçmiş ve geleceği kendine referans noktası olan iki farklı bilinç halinin sürekli akıp giden çatışması ve onun yarattığı çelişkinin kurbanları olarak biz.

İçimizdeki Şeytan'da da üzerinde durulur bu yaman çelişkinin. Romanın en bilge karakteri Hafız Efendi şöyle dememiş miydi?

"Hayat dediğin şey başka nedir zaten? Ben şuna inanıyorum ki, üç buçuk günlük ömrümüzü kendimize zehir etmemek için ne mazideki hayatımıza ve kaçırdığımız fırsatlara ne de istikbalin olmayacak hulyalarına kulak asmayarak bugünümüze hapsolup yaşamalıyız."
Şimdi bu tespiti yaptıktan sonra buradan çıkarılacak kıssadan hisse ne oluyor derseniz, ben yine karamsar bir tablo çizmekten öteye gidemeyeceğimi peşinen teslim ediyim. Üç buçuk günlük ömrümüzün tamamına yakınını dünü ve geleceği düşünerek harcadığımıza göre ve topyekün insanların sol loblarından vazgeçmesi mümkün olmadığı için (ki bu toptan medeniyet, tarih ve kültür denen şeylerden feragat etmeyi gerektirir) insanın trajedisi devam edecek. Zaten insanın mutlu olması ya da mutluluk için çabalaması gerektiği gibi bize salık verilen zırvalar da kendi trajedisinin zavallı bir yansıması. Mutlu olmanı sağlayacak bir beyin yapısına sahip değilsin ki! Kuşlar, böcekler, balıklar senden daha mutlu. Seni ise ömrünün sonuna kadar esir alacak bir kocaman beynin var, bilincinin sınırları var, bilincinin ötesine geçmen (Dr. Taylor gibi  bir inme geçirmedikçe) mümkün değil. Geçmişine ve geleceğine mahkumsun, bugününden ve buradan kaçıştasın. Fight Club filminin çok sevdiğim bir sahnesi var. Tyler Durden'in Edward Norton'ın eline asit döktüğü sahnede acı içinde kıvranan zavallı Edward Norton başka bir mekana ve zamana geçmeye çalışır kafasında, halbuki Tyler onu oradan alıp şimdiye ve buraya getirir:

"Bu senin hayatının en güzel anı, niye başka bir yerlere gitmeye çalışarak bunu mahvetmeye çalışıyorsun?"

-What is this?
-This is chemical burn.
Hem acı çektiğimiz hem de mutlu olduğumuz anları yaşamaktan çekinen zayıf bir tarafımız olduğu için, geçmiş ve gelecek -varolmasalar bile, ki yoklar- bizi tutsak aldıkları için şimdide ve burada yaşayamadan bu dünyadan çekip gidiyoruz. Geride bıraktığımız medeniyet -insanlığın büyük başarıları- burada ve şimdide yaşayamamızın maddi tanığı ve kalıntılarıdır. İnsanlar neden yaşlanınca çocukluklarına dönerler? Çocuklukları onların şimdi ve buradayı yaşadıkları yegane zaman dilimidir de ondan. Gerisi Dr. Taylor'ın dediği gibi 37 yıllık duygusal yük. İnsanın kendi çıkmazının farkında olup bununla ilgili hiç bir şey yapamaması ne kadar trajik değil mi?

İnsanın mutlu olma ülküsü ile apaçık dalga geçen sevgili Freud acı gerçeği Civilization and Its Discontents'de şöyle ifade etmişti:


"One feels inclined to say that the intention that man should be happy is not included in the plan of 'Creation'.. Unhappiness is much less diffucult to experience."

Hadi cümleten geçmiş olsun!

Perşembe

-Naked- Çıplak Yaşamda Giyinik Yaşanmaz




Mike Leigh'in Naked (Çıplak) adlı filmini, bir tür "sokak felsefesi" olarak okumak mümkün, ama bu bana yanlış gibi gözüküyor. Filmde geçen felsefi diyaloglar (aslında çoğunlukla monologlar) kaos teorisinden evrime teorisine, zaman kavramından birey-varoluş-ekonomik yaşam üçgenine kadar pek çok konuya değiniyor, ve bu gerçekten bir değinme olarak kalıyor. Bu nedenle filmin senaryosundan felsefi tatlar çıkarmak isteyenler hayal kırıklığına uğramıştır. Ama zaten bu bir film, felsefe metni değil ve filmin derdi de bu değil. Öte yandan filmin çıplak gerçekliği, mideye indirdiği yumruk nereden geliyor? Bence filmin Mike Leigh'in bile öngöremediği gerçekliği ve derinliği yakalamasının nedeni, senaryoyu oluşturdakları süreç. Senaryo, yönetmenin oyuncuları toplayıp, filmin ana konusunu anlattıktan sonra, oyuncuların 6 ay boyunca doğaçlamalarla oluştukları diyaloglardan oluşuyor. Bu diyaloglar toparlandıktan sonra temize çekiliyor ve film ondan sonra bu diyaloglara birebir bağlı kalınarak çekiliyor. Filmin, bence sinema ve tiyatronun mükemmel bir birleşimi halinde ortaya çıkmasında bunun önemli bir payı var. Senaryonun gerçekliğindeki yöntemsel pay bu. Ancak asıl gerçekliği veren, belli ki doğaçlamalarda ortaya çıkan erkek dünyasının ve onun entelektüel şiddetinin ciddi anlamda uç noktaşara taşınması. Filmin başrol oyuncusu David Thewlis'in yarattığı karakter, Behzat Ç.'nin entelektüel versiyonu. Behzat gibi dünyanın ve evrenin ikilemleri arasında sıkışmış olan Johnny (Thewlis), intikamını Behzat gibi fiziksel değil sözel şiddetle alıyor.

Behzat Ç. dizisinde, güya arka planda her türden toplumsal meselelere göndermelerle "biz demokratlar"ın gönlü hoş tutulmaya çalışılır, ama dizi temelde, erkek dünyasının kendini izleyerek kendini arındırması-sağaltmasının parlak bir örneği. Aynı şekilde Naked, kadınların sürekli nasıl manüpilasyona uğradığını betimlemeye çalışırken, farkında olmadan entelektüel erkek şovenizmine dönüşüyor. Bunun en bariz örneği, Thewlis'in olağanüstü karizmasıyla büyük ihtimalle doğaçlamalar sırasında yarattığı entelektüel Behzat karakterinin, filmdeki özellikle diğer kadın karakterlerin sözlerini deyim yerindeyse ağızlarına tıkaması. Thewlis'in bu açıdan filmdeki tek rakibi, oynadığı Johnny karakterinin alter egosu olan Jeremy.

Johnny ve Jeremy, ne kadar birbirlerine zıt karakterler olarak gözükseler de, ortak bir özellikleri var: Her ikisi de birer manipülatör. Beş parasız bir sokak serserisi olan ama aynı zamanda yalayıp yuttuğu kitapları şizofrenik zihninde kutsal metinler halinde birleştiren olağanüstü hatip Johhny, filmde karşılaştığı "insancıkları" sözleriyle ezen bir modern eskatolojist, hatta modern peygamber-deccal havasında. Her türlü felsefi düşünce, Johnny'nin ağzında zehirli bir manipülasyon aracına dönüşüyor. Evrene, insanlığa ve kadınlara kinin kusan "yalnız, değeri bilinmemiş dahi" Johnny'nin filmde türlü şekilde başı belaya girse ve tökezlese de, tek ve öldürücü darbeyi Jeremy'den yiyor. Genç yuppie Jeremy, eril sadistliğini Johnny gibi süslü sözcüklerin ardına gizlemektense, bunu açık açık uygulamaktan ve hatta bundan duyduğu hazzı göstermekten kaçınmıyor. Filmin zirvesi de zaten, manipülatörlüğünü ezik, kaybeden elbisesi arkasında ustaca gizlediğini bilen Johnny'nin bu dürüstlük karşısında ezildiği anda oluşuyor. Johnny'ye de, o hiç çıkarmadığı pardesüsüyle başka mecralara akmak düşüyor: Erilliğini başka entelektüel tiradlarla kutsamak için.




Salı

Kültürel Evrim Düşüncesinin Tarihi Gelişimi

Kültürü, insanın doğada varolanı dönüştürerek ortaya koyduğu herşey olarak tanımlayabiliriz. Materyal kültür, sosyal-kültürel davranışlar, gelenekler, inanışlar ve dil kültürün çeşitli parçalarıdır. Kültürel antropoloji ve arkeoloji kültürü inceleyen başlıca disiplinler arasında yer alır. Arkeoloji, aynı zamanda bir tarih bilimidir ve çok derin bir zamansal görüye sahiptir. İnsansıların ilk aleti ürettiği andan günümüze kadar olan süreçte insan edimlerini, insanın yarattığı çeşitli kültürleri materyal kültür öğelerinden yola çıkarak inceler. Bu milyon yıllık zamansal görüyle, insana dair birçok temel sorunun cevabını arkeolojik bulgulara dayanarak vermeye çalışabiliriz. İlk alet, ilk sanat, ilk inanış sistemleri, ilk kozmoloji, ilk çiftçiler, ilk kentler, ilk devletler, ilk imparatorluklar gibi insanın tarih boyunca ortaya koyduğu en büyük ve önemli kültürel ürünler arkeolojinin araştırma konularıdır. Arkeoloji kelimesi de buradan gelir zaten. Arkhe=ilksel olan, kökensel olandır; Logos ise bilim olarak çevrilebilir. İlksel olanı araştıran bilim dalıdır arkeoloji.

Kültürel evrimin başlangıç anını temsilen Kubrick'in 2001: Space Odyssey
 (1968) filminden bir sahne.
Arkeoloji, ilksel olanı belli yöntemler doğrultusunda araştıran bir bilim dalı olarak ilk ortaya çıktığı dönemden bu yana evrimsel düşüncenin yoğun olarak etkisi altında kalmış bir çalışma alanıdır. Bugünden geriye retrospektif bir şekilde baktığımızda, insanın çağdaş dünyasını ortaya çıkaran kültürel ve tarihsel süreçler nasıl ilerlemiştir? Arkeolojinin ve antropolojinin erken dönemlerinde araştırmacılar bu soruya yoğun olarak eğildiler. Evrim, zaman içinde sürekli değişim olarak tanımlanabileceği için, arkeoloji de insan kültürlerinin zaman içinde nasıl, neden ve hangi yönde değişimler gösterdiği üzerine araştırmalarını yoğunlaştırmıştır.

Evrimsel düşünce, aslında Charles Darwin ile başlamamıştır. Yeni Dünya’nın keşfi ile birlikte dünyanın başka yerlerinde farklı kültürel yapılara sahip ‘ilkel’ toplumların yaşadığı bilgisi ile Yakındoğu’daki erken medeniyetlerin ‘keşfi’Avrupalı gezgin ve araştırmacıların belleklerinde yer edinmeye başlar. Ticaret, politika ve sanayide görülen değişimler insan kültürünün statik (durağan) olmadığını, zaman içinde sürekli değişim gösterdiğini açıkça gözler önüne sermeye başlar. Sonuç olarak, 18. yy’da ünlü filozof Hegel, insanı tarihsel bir varlık olarak tanımlamıştı ve insanın insansı halinden bugüne kadar geçirdiği aşamaları kendi tarih kavrayışı ile açıklamaya çalışmıştı. Tarih yüzyılı olarak anılan 19. yy.’da ise insanlık tarihi genel hatlarıyla Avrupa-merkezci, telelolojik (ereksel) ve ilerlemeci bir bakış açısıyla incelenmiştir. Tabii burada Avrupa’nın kendisini diğer kültür ve medeniyetlerden üstün görme eğilimi ağır basar. Ekonomik bir düzen olarak köleliğin ve sömürgeciliğin hüküm sürdüğü 18-19. yylarda çizgisel ve ereksel tarih anlayışı diğer kültürlerin soyunun tükenmesinin ahlaki olarak yanlış olmadığı inancını güçlendirmekteydi.

Kültürel evrim düşüncesini ilk kullanan düşünürlerden biri Anne-Robert Turgot’dır. 1750 yılında yayınladığı ‘Dünya Tarihi’ adlı kitabında kültürlerin geçtiği aşamaları 3 aşamada incelemiştir:

1. Avcılık 2. Çobanlık, göçebelik 3. Çiftçilik

Turgot'nun çağdaşı Condercet ise ilk olarak 1794’te yayınlanan ‘İnsan Zekasının İlerlemeleri Üzerine Tarihi Bir Tablo Taslağı’ eserinde kültürel evrimi 9 evrede inceler. Modern Avrupa düşüncesini şekillendiren kitaplardan biri olan ve zevkle okunan bu çalışmaya şu linkten ulaşmak mümkün: http://oll.libertyfund.org/index.php?option=com_staticxt&staticfile=show.php%3Ftitle=1669&Itemid=27

Nicholas de Condercet (1743-1794)
Condercet, göçebe ve avcılık-balıkçılık ile uğraşan küçük toplumlardan başlayarak Fransız İhtilali’nin yaşandığı döneme kadar insanın sürekli mükemmelleşmekte olduğunu savunan bir tez önerir. Tipik bir aydınlanma düşünürü olan Condercet insan aklının evrenselliğine vurgu yaparak, artık tüm insanlığın aydınlık bir geleceğe doğru yol alacağını belirtmiştir. İşin ironik yanı, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik fikirleriyle donatılmış Fransız İhtilali’nin kuramcılarından ve önemli destekleyicilerinden biri olan Condercet, devrim tarafından hain ilan edilip hapse atılmış ve yaşamını hapiste kaybetmiştir.  
Yine 18. yy sonu ile 19. yy’da çizgisel ve ilerlemeci, insanlığın gittikçe mükemmelleştiğini varsayan kültürel evrim şemaları farklı düşünürler tarafından ortaya konmuştur.


Kültürel evrim deyince ilk akla gelen insanlardan birisi Lewis Henry Morgan. Morgan, insanlığın geçirdiği kültürel aşamaları çizgisel ve hiyerarşik bir anlayışla sıralamıştır. Morgan’ın kültürel evrim kuramı kendi zamanındaki bilgileri harmanlayarak yepyeni bir tarih bilincinin doğmasına neden olmuştur. Morgan, 1877 tarihli ‘Ancient Society’eserinde yıllar içinde topladığı etnografik ve arkeolojik verileri harmanlayarak toplumların geçirdiği evrimi aile, devlet ve özel mülkiyet çerçevesinde detaylı olarak inceler. Zaten onun fikirleri Marx ve Engels’in ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ (1884) adlı çalışmasını temelden etkilemiştir. Kendi materyalist tarih anlayışını Klasik, Ortaçağ ve modern toplumlarda inceleyen Marx, kuramını yazısız toplumlara uygulamak istediğinde, kendisi yeterli arkeoloji ve antropoloji birikimine sahip olmadığı için, Morgan’ın çalışmasına dönmüştür. Ne var ki, üç aşamaya ayrılmış olan bu kültürel evrim kuramının en çok eleştirilen ve problematik yönü çizgisel bir gelişim şemasına ve ilerleme nosyonuna sahip olmasıdır. Morgan’a göre tüm insanları aynı kaderde birleştiren nokta onların istekleri ve insan aklının ortak çalışma biçimiydi. Tüm insanlık tek bir kökende birleşir. Morgan (1985 (1877): xxx) kitaba girişinde bu fikri şöyle ifade eder: 

“The history of the human race is one in source, one in experience, and one in progress.”


Lewis Henry Morgan
Morgan’ın kültürel evrim şemasına kısaca göz atalım: Üç aşama, kendi içinde üç gelişim aşamasında incelenir. Yabanıllık, Barbarlık ve Uygarlık. Yabanıllığın ilk aşamasında insanların ilkel barınaklarda yada ağaçlarda yaşadığı ve doğadan topladığı yemiş ve köklerle beslendiği öngörülür. Orta aşamada ateş kullanılmaya başlar ve balık tüketimi ilk defa ortaya çıkar. Morgan’a göre bu dönem Paleolitik Dönemdir, kabaca yontulmuş taşlar ve cilasız taş aletler görülür. İnsanlar dünyanın bir çok bölgesine yayılırlar. Yamyamlık bu aşamada ortaya çıkmış olmalıdır. Morgan’a göre Avustralya ve Polinezya yerlileri halen bu aşamada yaşamaktadırlar. Yabanıllığın üst aşamasında ok ve yay kullanımı başlar, cilalı aletler üretilir. Bazı Amerikan yerlileri bu aşamaya aittirler.

Barbarlığın aşağı aşaması çömlekçilik ile başlar. İlk olarak hayvanlar ve bitkiler evcilleştirilir. Doğal olarak farklı kıtalardaki toplumlar farklı bitki ve hayvanları evcilleştirmişlerdir. Barbarlığın orta aşamasında evcil hayvanlar yetiştirilir, sürüler oluşturulur, Aryen ve Semit halkları bu aşamaya aittirler. Barbarlığın üst aşamasında demir madeni (demirden saban) ve yazı kullanılmaya başlanır. Demir sabanın, balta ve bel kullanarak geniş tarım arazileri oluşturuldu, nüfus arttı, merkezi yönetimler ortaya çıktı. Homer Dönemi Yunan dünyasını bu aşamaya dahil eder Morgan. Medeniyet ise Antik Yunan ve Romalılar ile özdeşleştirilmektedir. Bu aşama ile birlikte –özellikle yazılı kaynakların ortaya çıkışıyla birlikte- uygarlık ortaya çıkar. Bugüne kadar gelinen süreç budur.

Tarihsel düşüncede Teleoloji olarak tanımlanan ve önceden belirlenmiş bir ereğe yönelen kültür anlayışı farklı kültürler arasında hiyerarşik bir düzen ortaya çıkmasına neden olmuştur. Morgan’ın anlayışına göre, tüm kültürler aynı aşamalardan geçerek medeniyet denilen en üst aşamaya ulaşacaklardır. Böyle bir yaklaşımda rastlantısallık ve olumsallık ilkelerine yer yoktur. Halbuki biyolojik evrim tam da bu ilkelere bağlı olarak gelişir, biyolojik evrimin ulaşacağı bir erek olamayacağı gibi, kültürel evrimin ya da tarihin de ulaşacağı önceden kestirilebilen bir amaç olamaz. Görülüyor ki, döneminin ilerlemeci, çizgisel ve ereksel tarih anlayışından beslenmiş olan Morgan, kültürlerin geçeceği aşamaları tanımlarken kültürlerin kendine özgülüğünü ve biricikliğini, kültürlerin çeşitliliğini, kültürel değişimin önceden kestirilemezliğini gözardı etmiştir. Şüphesiz bu bakış açısının arkasında Avrupa-merkezci bir ideolojinin yattığını görmek gerekir. Sözgelimi, Avustralya’da yaşayan aborjinlerin Morgan’ın tanımladığı aşamalardan tek tek geçip Batı medeniyeti’nin özelliklerine kendiliklerinden kavuşacağı düşüncesi bugün bize absürd gelmektedir. Gerçek şu ki, ne kadar zaman geçerse geçsin, Avustralya yerlilerinin kültürel değişimleri sonucunda böyle bir medeniyeti kuracaklarını söylemek, tarihe öznel bir amaç ve değer yüklemek olacaktır. Dolayısıyla, tarih/kültürel evrim çizgisel gelişen bir olgu değil, çok-çizgili bir süreçtir. Her toplum yada kültür kendi tarihini yaşar, oluşturur, geliştirir. Kültürel evrimde ulaşılacak nihai bir erek/nokta yoktur. Bu anlamda kültürel evrim biyolojik evrimle benzeşmektedir.  

Tam da bu nedenlerden dolayı, 20. yy'ın başından itibaren kültürel evrim düşüncesi giderek önemini kaybetti, hatta kültürel evrimden bahsetmek eski moda, küçümsenecek bir uğraş olarak algılandı. Bu dönemle birlikte hem arkeolojide hem de antropolojide farklı paradigmalar ortaya çıktı. Mesela Franz Boas’ın başını çektiği bir ekip ‘Kültürel Görelilik’ (Cultural Relativism) okulunu kurdular. Bu yaklaşıma göre, kültürler birbirleriyle hiyerarşik bir düzende karşılaştırılamazlar, her kültür değerlidir, her kültür insanın kendini bir dışavuruş biçimini yansıtır. Hiçbir kültür diğerinden kültürel yada ahlaki olarak üstün değildir. Dolayısıyla farklı kültürleri birbirleriyle bu şekilde karşılaştırmak ve yargılamak yanlıştır. Antropolojide daha sonraki yıllarda Malinowski ve Radcliff-Brown ile gelişen İşlevselcilik (Functionalism) akımı ortaya çıkar. Bu akımda, kültürlerin zaman içinde gösterdikleri değişim değil, kültürün işleyiş mekanizmaları araştırılır. Kültür farklı işlevlere sahip parçalardan oluşan bir bütündür, her parça bütün ile ilişkidedir ve parçalardan birinde görülen değişim kültürün diğer parçalarını da etkiler ve bütün değişir. 1970’lerde Levi-Strauss ile şekillenen Yapısalcılık (Structuralism) akımı yine zamansal değişimi ve kültürel evrim düşüncesini araştırmanın merkezine almaz.

Leslie White (1900-1975)
1950-60’lı yıllara geldiğimizde kültürel evrim düşüncesinin Amerikan antropolojisinde tekrar canlandığına tanık oluruz. Yeni-Evrimcilik (Neo-Evolutionism) olarak nitelendirilen bu akım materyalist dünya görüşüne sahiptir ve Morgan’ın 100 yıl önce ortaya koyduğu çizgisel kültürel evrim modelinden farklı özellikler gösterir. Bu döneme ait iki önemli figüre kısaca göz atabiliriz: Leslie White ve Julian Steward.

Leslie White, insan davranışların belli şablonlar gösterdiğine karşı güçlü bir inanç taşıyordu ve döneminde ABD’de görülen teknolojik ve ekonomik gelişmeler etkisinde, kültürlerin itici gücü olarak teknolojiyi benimsemişti. Ona göre kültürler termodinamik sistemler olarak çalışıyordu. Hatta Kültür= Enerji X Teknoloji gibi bir denklem bile yaratmıştı. Daha sonra arkeolojide Meggers tarafından bu denklem Kültür = Çevre X Teknoloji olarak değiştirilecekti. Teknolojideki değişimin ve gelişimin kültürün diğer sistemik parçalarına etkisini göstereceğini ve kültürel değişimin bu şekilde ortaya çıkacağını varsaymaktaydı. Her ne kadar tüm kültürler için tek bir gelişim şablonu önermese de, genel olarak kültürlerin teknolojik-belirlenim ile değiştiğini savunmaktaydı. White’ın modelinde doğal çevre, kültürlerarası etkileşim, insan davranışlarının çeşitliliği gibi kavramlar rol oynamadığı için bugünkü bakış açımızla teknoloji-odaklı kültür anlayışının indirgemeci olduğunu söyleyebiliriz.

Julian Steward, doğal çevrenin kültürler üzerinde belirleyici bir etki yaptığını savundu. Steward’a göre, benzer ekolojik ortamlarda yaşayan toplumlar benzer kültürlere sahip olacaklardır. Bir kültürün çekirdeğini (Cultural Core) beslenme ve geçim ekonomisi oluşturur. 1955 yılında yayınlanan “Theory of Culture Change: Multilinear Evolution Methodology” kitabında kültürel evrimin kültürlerin çeşitliliğinden dolayı bir ağaç gibi şekillendiğini gösterir. Steward bu görüşleriyle Marvin Harris, Eric Wolf, Marshall Sahlins ve Elman Service adlı Amerikalı antropologları ve Avustralyalı arkeolog Gordon Childe’ı oldukça etkilemiştir. Ancak Steward, ekoloji ve doğal çevreye çok fazla ağırlık vererek, yine kültürleri tek-nedensellikle açıklamaya çalışmış, böylece indirgemeci olmaktan kaçamamıştır.

1960’larda her ne kadar Morgan’ın çizgisel evrim düşüncesi şekil değiştirmiş olsa da, toplumların kaçınılmaz olarak teknolojik ilerleme gösterecekleri ve bugünün karmaşık toplumlarının kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağı düşüncesi halen ağır basmaktadır. Sözgelimi, Elman Service’in sosyal evrim modeli çizgisel bir bakış açısıyla tüm toplumların geçireceği aşamaları şöyle sıralamaktaydı: Oba, Kabile, Beylik ve Devlet. (Band, Tribe, Chiefdom and State).

Sonuç olarak, 1950-1960’lardaki kültürel evrim anlayışı insan davranışlarının evrensel olarak belli formların dışına çıkmadığı varsayımına dayanarak, insanlık tarihinin akışını belli şablonlar içinde açıklama amacıyla hareket etmiştir. İnsan kültürünün etkisi altında kaldığı ana etmenler olarak ekoloji yada teknoloji fazlasıyla ön plana çıkarılmış; buna karşın, kültürü değiştirmekte bireylerin yada toplumsal yaşamın pasif bir rol oynadığı önerilmiştir. Bu nedenlerle, dönemin kuramları kültürel değişimi indirgemeci olmaktan kaçamayan yaklaşımlarla değerlendirilmiştir.   

Son olarak, 1980’lerden itibaren, post-modern düşünce akımının etkisiyle yorumlayıcı arkeoloji/antropoloji ortaya çıkar. Olgusalcılığa (pozitivizm) kesin olarak karşı çıkan bu akımda bilim insanları özdüşünümsel (self-reflexive) olmalı ve öznelliklerinin farkına varmalıdırlar. Kültürler nesnel olarak bilinemezler, her kültürü okuyabiliriz, her okuma bir yorumdur, bilim bu okumalardan sadece bir tanesidir ve diğer okumalardan daha üstün değildir. Post-modernist düşünce bilimdeki güç ve hiyerarşi ilişkilerini ortaya çıkararak, bilim insanlarının daha özeleştirel ve eleştirel olmasını sağlamış olsa da, her kültürü kendi içinde değerlendirdiği ve nesnel olduğunu iddia eden okumalara inanmadığı için insanlık tarihinin geneli üzerine değerlendirmeler yapmaktan kaçınmıştır. Dolayısıyla kültürel evrim düşüncesi ile hep sorunlu bir ilişkisi olmuştur. 2000’li yıllarla birlikte post-modern düşünce yoğun ve baskıcı etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başlamış, Dawkins’in mem kavramı, genetik araştırmaların yoğun etkisi ve kültürel değişim üzerine Richerson ve Boyd’un yürüttüğü yeni çalışmalar sayesinde, son yıllarda ise kültürel evrim düşüncesi ‘biyo-kültürel evrim’ kavramı altında yeniden arkeolojiye geri dönmeye başlamıştır.

Biyo-kültürel Evrim düşüncesine göre insanın tarihsel ve toplumsal gelişiminin anlaşılmasında ne biyoloji ne de kültür tek başına her şeyi açıklamaya yeterlidir. İnsan, hem biyolojik kapasite ve özelliklerinin hem de yarattığı kültürün etkisiyle evrilen bir canlıdır. Biyolojik ve kültürel evrim birbirlerini pozitif olarak besleyerek gelişirler. İnsan davranışlarını, kültürünü, yaşayışını sadece biyolojiye ya da kültüre indirgemek yanlış bir yaklaşımdır. Richerson and Boyd kültürün biyolojik evrim üzerine yaptığı somut, gözlemlenebilir etkilerden yola çıkarak biyo-kültürel evrim anlayışını ortaya sürmüşlerdir. Richerson ve Boyd’a göre, tek başına genlerin nesilden nesile aktarımı insanın evrimini anlamak ve açıklamak için yeterli olamazlar. Kültürler, belli insan gruplarının edindiği düşünme, davranış biçimleri ile ahlaki değerleri kendinde toplar ve dolayısıyla bazı kilit insan davranışlarını ve psikolojisini etkileyerek biyolojik evrime de yön verirler.

Örnek vermek gerekirse, bugün dünyadaki insanların büyük bir çoğunluğunun süt ve süt ürünlerini tüketemediğini biliyoruz. Esasında bir memeli olan insan, yalnızca 2 yaşına kadar sütü sindirmesini sağlayan laktaz enzimini salgılar, daha sonraki dönemlerde bu enzim vücutta salgılanmaz ve yetişkinler bu nedenden dolayı süt içindeki laktozu sindiremezler, bu da insan vücudunda çeşitli rahatsızlıklara neden olur. Sözgelimi, dünyada halen yaşamakta olan avcı-toplayıcı toplumların hiç biri sütü sindiremez. Benzer olarak, Güneydoğu Asya ve Afrika toplumlarında da süt sindirimi oldukça düşük düzeylerdedir. Buna karşın, Avrupa kökenli toplumlarda süt ve süt ürünleri yetişkinler tarafından rahatlıkla tüketilir. Bunun nedeni ne olabilir? Bu durumun kültürel ve tarihsel bir açıklaması var. Süt sindirimini sağlayan laktaz enzimi genetik bir mutasyon olarak insan toplumlarında yer alır, ancak populasyon içinde yayılması için başka bir etmene gerek vardır. Ancak evcil sığır, koyun ve keçiye sahip hayvancılıkla uğraşan toplumlarda, sütü sindiren bireyler daha sağlıklı olacakları ve nesillerini daha iyi devam ettirebilecekleri için bu genin toplum içinde yayılma şansı artar.
Dünyada laktoz intoleransı olan toplumları gösteren harita. Avrupa'da bu sayı çok düşükken, Afrika, G. Amerika ve Çin'de çok yüksek. Yani Çin'de çok az yetişkin süt içebilir!


Bilindiği gibi, sığır, keçi ve koyun Neolitik Dönem’in erken aşamalarında (MÖ 9000-7500) Güneybatı Asya’da (büyük olasılıkla Güneydoğu Anadolu’da) ilk olarak evcilleştirilmiş önemli besi hayvanlarıdır. Bu hayvanların evcilleştirilmesi demek, hayvanların genetik, morfolojik ve davranışsal olarak farklılaşması ve insana bağımlı hale gelmesi anlamına gelmektedir. İnsanlar, sözkonusu hayvanları artık avlamayı bırakarak, onları yerleşmelerinde tutmaya başlamışlar, hayvanların çiftleşmelerini kontrol altına almışlardır. Böylelikle, zaman içinde yabani atalarından oldukça farklı olan evcil sığır, koyun ve keçiler ortaya çıkmıştır. İnsanların bu hayvanların yalnızca etinden faydalanmadıkları ortadadır, zaman içinde, hayvanların ikincil ürünleri de toplumda yoğun olarak tüketilmeye ve kullanılmaya başlar. Bu ikincil ürünler içinde en öne çıkanlardan biri süttür. İnsanın kendine önemli bir kalsiyum girdisi sağlamasına yol açan hayvansal sütün ve yan ürünlerinin (tereyağı, yoğurt, peynir gibi) üretilmesiyle insan toplumlarının daha sağlıklı bir şekilde neslini devam ettirdiği görülür. Sütü sindiremeyen bireylerin sayısı toplum içinde gittikçe azalacaktır. Dolayısıyla bugün Avrupa ve Akdeniz toplumlarında süt ve süt ürünlerinin kolaylıkla tüketilmesinin arkasında Neolitik Dönem’de sığırın evcilleştirilmesi yatmaktadır. Kültürün biyolojik evrimi nasıl etkilediğini göstermesi açısından çarpıcı bir örnektir bu. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. İnsanın kafatasının büyümesi, 20’lik yaş dişlerinin işlevini yitirmesi, doğum oranlarının Avrupa’da azalması, obezitenin Batı toplumlarında artışı gibi biyolojik ve kültürel gelişmeler birbirlerini sürekli beslemektedir. Dolayısıyla, insanın biyolojik evrimini kültürel evrimi dışarıda bırakacak şekilde anlamaya çalışmanın yanlış olacağı görülecektir.

Sonuç olarak, kültürel evrim düşüncesinin Avrupa’da 18. yüzyıl ile birlikte ortaya çıktığını görmekteyiz. Bugüne kadar olan süreçte, bu düşünce de kendi içinde bir evrim geçirmiştir. Bugün gelinen noktada biyo-kültürel evrim düşüncesi tek başına biyolojik ve kültürel evrim düşüncesinin önüne geçmektedir.